SUNUCU- Anadolu Ajansı Editör Masası'nın konuğu, Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan. Sayın Bakanım, hoş geldiniz.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Teşekkür ediyorum.
SUNUCU- Alışık olmadığımız bir saatte bir ‘Editör Masası’ yapıyoruz.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet.
SUNUCU- Çünkü gerçekten de çok özel bir gündemimiz var. Ayağınızın tozuyla geldiniz. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bir anlaşmaya imza attılar. Mekke Savunma Anlaşması, Mekke Anlaşması. Öncelikle bununla başlamak istiyoruz. Türkiye'nin bu anlaşmadaki hedefleri nedir? Türkiye böyle bir anlaşmaya ihtiyaç duyuyor muydu? Bunu da konuşalım isterim. Bu anlaşmayı bize biraz anlatır mısınız?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii, memnuniyetle. Dün, ifade ettiğiniz gibi, gerçekten tarihi bir gündü. Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürüttüğümüz dış politikamızın uzun yıllardır hedeflediğimiz bazı köşe taşları var. Onlardan birinin gerçekleşmesiyle alakalı bir olaya tanıklık ettik. Şimdi, bölgemizde uzun yıllardır devam eden bir istikrarsızlık var, biliyorsunuz. Savaşlar, işgaller, sürgünler, yerinden edilmiş insanlar… Bunlar uzun zamandır bizim kendi yakın doğumuz, kendi yakın güney doğumuzda, dünyada genel olarak Orta Doğu ismiyle kabul görmüş olan coğrafyada devam eden olaylar. Tabii bu sistemsizlik uzun yıllardır iktidarda bulunan biz AK Parti Hükümetlerinin çok yakından takip ettiği, analiz ettiği ve “Bu sorunlara kalıcı nasıl bir düzenleme getiririz?” diye sürekli üstünde kafa yorduğu bir husustu. Açıkçası son birkaç yıldır bu konudaki görüşlerimizi daha olgunlaştırarak “pratikte ne türden adımlar atabiliriz”, ilk önce tespitlerimiz, daha sonra bunların ilgili taraflarla paylaşılması derken somutlaştırılması aşamasına nihayetinde çok şükür geldik.
Bizim amacımız, her zaman söylüyoruz, bölgesel sahiplenmemizin arttırılması önemli. Çünkü dışarıdan gelen hegemonlar bölgedeki sorunları çözmüyorlar, daha da akut hale getiriyorlar, maliyeti çok yüksek oluyor. Bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini, kendi ekonomik istikrarlarını, kendi kalkınmalarını, kendi refahlarını kendilerinin, aslında, garanti altına alıcı daha kurumsal noktalara gitmeleri gerekiyor. Bizim bölge ülkelerinin hemen hemen hepsiyle çok iyi ilişkilerimiz var. Ama bunlar gerçekten konjonktüre dayalı, siyasi algılara, anlayışlara dayalı, her an değişebilen yapıda olan ilişkiler idi. Ama Türkiye'nin dış politikası uzun zamandır, Cumhurbaşkanımızın liderliğinde aynı… Biz bunu daha kalıcı hale getirmenin daha faydalı olduğunu hep düşündük. Aradaki kardeşlik ilişkisi dediğimiz veya ilişki dediğimiz konuların daha yapısal, daha profesyonel, daha kendi kendine gidebilen bir noktada olması gerekiyor bütün bölgenin istikrarı için. O açıdan, özellikle zaman zaman da bu bana hep sorulurdu, “Bölgesel vizyonunuz Türkiye olarak nedir?” diye. Biz hep şunu söyledik: Bu bölgede aslında savunma ittifakına ihtiyaç var. Ülkeler birbirlerinin güvenliğinden emin olmadan üstüne ekonomik yapılar bina edemiyorlar; bu, tarihin de gösterdiği bir husus. Biz bunu Avrupa Birliği'nde de gördük. Amerikan güvenlik şemsiyesinin sağladığı atmosfer içerisinde Avrupa ekonomik toplumunun hayata geçtiğini, daha sonra bunun evrildiğini gördük. Burada da bölgedeki istikrarsızlıkların giderilmesi, en azından durdurulması ve daha büyük ekonomik ve sosyal entegrasyonun sağlanarak bölge halkının refahının ilerletilmesi konusunda büyük bir irade var. Bu kolay bir iş değil. Çok başındayız. Bunun bilincindeyiz. Bunun bütün zihinsel, kavramsal hazırlıkları, planları var. Bunları kurumsal olarak nasıl hayata geçireceğiz, ona ilişkin çalışmalarımız var. Ve bunları yaparken ne türden sorunlarla karşılaşacağız, onları biliyoruz. Bunları tam 2 yıl 8 aydır ben ortaklarımızla, imza attığımız ortaklar ve diğer bölge ülkeleriyle kesintisiz konuşuyorum. Cumhurbaşkanımız lider seviyesinde yaptığı görüşmelerde tabii hep gündeme getiriyor. Bu bizim üzerinde çok çalıştığımız…
SUNUCU- Yani 2 yıldır bu anlaşma hazırlanıyor muydu?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii. Bunun fikir düzeyinden kavrama, kavramdan anlaşma noktasına geçmesi…
SUNUCU- Şimdi Sayın Bakanım, Anlaşmanın detaylarına yavaş yavaş editör arkadaşlarımla birlikte girmek istiyorum: Öncelikle, şu NATO'nun 5. maddesine benzediği ifade edilen “Üç ülkeden birisine herhangi bir saldırı durumunda bu bütün pakta yapılmış bir saldırı addedilecektir” ilkesi; bu, NATO'nun 5. maddesi ile aynı mı? Burada yaklaşımımız nedir?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Teknik olarak aynı. Zaten onun için bir güvenlik paktı kuruyorsunuz; onun için nihai derecede bir ittifaka katılma kararı alıyor diğer ülkeler, birbirinin koruyucu desteğinden faydalanmak için. Burada bir sıkıntı yok.
SUNUCU- Bir yükümlülük getiriyor yani imzacı ülkelere.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii, tabii.
SUNUCU- Peki hemen aktive olacak bir durum mu? Bunu biraz detaylandırır mısınız?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii. Onu şöyle detaylandırayım, çok fazla detaya girip izleyicilerimizi de sıkmadan. Esas itibariyle bu türden anlaşmalar... Bakın biz 1952'den itibaren NATO'dayız, çok uzun yıllardır. NATO toplantılarına gidiyoruz, katılıyoruz. İşte en son NATO Zirvesi'ni biz yaptık. Kavram kağıtlarını hazırladık. Stratejilere, planlara, programlara katkıda bulunuyoruz. NATO bütün tarihinde bir veya iki defa, iki defaydı herhalde en son kontrol ettiğimde, ortak müdahale kararı alıp bir operasyona girmişti. Bir, Afganistan'daki bir hususu destekledi; bir de Kosova'da destekledi.
Onun dışında NATO'nun hazırlıkları… NATO'nun en büyük caydırıcılığı defansif pozisyonda bir caydırıcılık yeteneği geliştirmek, yani “sen bana saldırırsan ben hazırlığını yapmış, bu kadar büyük bir topluluğa sahip askeri gücüm, benim gücümü test etme”. Dolayısıyla ben saldırıya uğramıyorum, benim bulunduğum coğrafya da siyasi, ekonomik ne kadar sorun varsa hallederek kalkınıyor ve daha normal bir yolda gidiyor. Şimdi bu önemli. Çünkü bütün gelişmelerin önünü tıkayan şey şiddettir, savaştır, gözyaşıdır. Caydırıcılık gücünüzü artırıyorsunuz.
İkinci bir husus da; bu türden ittifaklara girmenin yolu, dışarıya bir mesaj vermekten ziyade, bu ittifaka imza atan ülkeler birbirlerinin güvenliğine tehdit olmayacaklarını, aslında birbirlerinin güvenliğine, tersine, garanti olacaklarını ortaya koyuyorlar, taahhüt ediyorlar. Başlangıç noktası bu. Bir güvenlik ittifakına girdiğiniz zaman, dışarıdaki bir aktöre karşı değil, “içeride biz birbirimizle artık bundan sonra dayanışma halindeyiz, birimizden diğerine zarar gelmez” meselesi. Bu önemli bir başlangıç noktası.
Daha sonra mevcut tehditlere göre çalışmak gerekiyor. Şimdi NATO'da, onu söylüyordum, yapılan hazırlık çalışmaları vardır, ortak çalışabilirlik vardır. Burada da belki daha ileride sorarsanız işleyişi nasıl olacak diye, birkaç tane husus var.
SUNUCU- Yani en çok merak edilen konu, saldırı durumunda hemen bir yükümlülük doğuyor mu ve bu yükümlülük nasıl işlevsel hale gelecek?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi anlaşma metnine baktığınız zaman, orada tabii genel taahhütler var. Bu genel taahhütlerin hangi pratikte, ne şekilde hayata geçeceği her zaman için, ifade ettiğim gibi, bir tartışmaya ve ilgili kurumların karar almasına bağlı. Bir defa, bir ülkenin bu konuda çağrıda bulunuyor olması lazım. Yani “Ben şu konuda sıkıntıdayım, bana bu konuda yardımcı olun”, birincisi. Yardımın keyfiyetini de ülke tanımlar. Der ki “Benim istihbarata ihtiyacım var, lojistiğe ihtiyacım var, mühimmata ihtiyacım var; olmadı, daha ileri safhada askeri ünitelere ihtiyacım var”. Bunlar çok aşamalı, tehdidin boyutuna göre değişen hususlar. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda bizim ortaya koyduğumuz perspektif şu: Şimdi yapısal olarak bir Bakanlar Komitesi olacak. Aynı NATO'da olduğu gibi, Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarının olduğu Siyasi ve Askeri Komite var. Siyasi ve Askeri Komite, liderlerin ortaya koyduğu vizyonu bu İttifak içerisinde karara bağlayan, çalışmaları yapan Komite. Bunun ortaya koyduğu vizyonu hayata geçirecek bir Genel Sekreterlik olacak, bir Teşkilat olacak. Bu da önemli bir yapısal adım. Yani “Biz burada imza attık, ayrıldık” yok. Bu Genel Sekreterlik daha sonra üç ülke arasındaki bu savunma ittifakıyla ilgili konuları yakından takip edecek, alınan kararların uygulanmasını. Burada şu anda çalışmaya başlamadık, daha imzalar yeni atıldı. İlk Komite toplantısından sonra muhtemelen Bakanlar olarak liderlerin onayına sunacağımız hususlar; Sekretarya'nın kurulması, yapısı, işleyişi ve verilecek ilk ödevler olur. Burada tabii çok fazla husus var. Askeri konular, yani ortak çalışabilirlik dediğimiz, NATO'da “interoperability” diye kavramsallaştırılan çok önemli bir husus var: Farklı ordu yapıları olan ülkelerin beraber, bir arada iş görebilmesi, çalışabilmesi, karşılıklı eğitim, destek hususları, lojistik mevzuları, tehdit analizleri, istihbarat paylaşımı ve en önemlisi savunma sanayii alanlarında iş birliği. Dün liderler arasında en çok konuşulan konu, savunma sanayii alanındaki iş birliği ve buradaki teknolojilerden, ülkelerin birbirinden istifade etmesi. İfade ettiğim gibi, bu ciddi ve süreklilik gerektiren kurumsal bir iş. Bunun da kendi içinde artık otomatiğe bağlanmış bir çalışması olacak. Ülkeler sıkıştıkça, “Biz ne yapacaktık beraber?” deme durumunda olmayacaklar. Farkındaysanız bizim her zaman için vurguladığımız husus, dış politikada veya herhangi bir konuda, başarıyı rastgeleliğe bırakmamak gerekiyor, kurumsallaştırmak gerekiyor, devamlı hale getirmek gerekiyor. “Bugün iyisiniz, yarın kötüsünüz”den ziyade belli menfaatler etrafında ülkelerin bir ittifaka üye olmaları gerekiyor. Bir diğer konu da bu üç ülke, çekirdek ülke.
SUNUCU- Sayın Bakanım, teknik olarak aslında 5. maddeyle aynı dediniz. Anlaşmanın ayrıca hiçbir ülkeyi hedefi almadığı da ilan edildi. Ancak tabii ki şu anda devam eden bir İran Savaşı, Husi tehdidi, İsrail'in bölgede saldırganlığı durumu söz konusu. Bu anlaşmanın caydırıcılık anlamındaki hedefi nedir? Başlıca tehditleri ne olarak tanımlıyor?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle, şu anda, dediğim gibi, herhangi bir yazıya çiziye bağlanmış, üstüne, altına imza attığımız ortak tehdit diye bir husus yok. “Biz artık birbirimizin güvenliğiyle yakından ilgileneceğiz” taahhüdünde bulunuyoruz, bu bir başlangıç noktası. Ama ben size olayın ruhunu anlatayım. Ruhu nasıl geliştiyse, tartışmalar nasıl yapıldıysa, pratikte de hem yazıya geçişte, “legalite”de, hem de ünitelerin ve eylemlerin oluşturulmasında o ruh doğrultusunda harekete geçildiğini görürsünüz olaylarda. Bizim tartışmalarımız şu andaki savaş zemininin öncesinde başladı. Yani İran-Amerika savaşı, İran-İsrail savaşı o dönem yoktu. Ama bölgedeki, gerek Amerika'nın yeniden güvenlik endişelerini değiştireceğini; işte bir takım başka olaylar vardı, onların da olacağını; Türkiye'nin kendi terörle mücadelesi var, bunların gündeme geleceğini hep biliyorduk. Şimdi ülkeler açıkçası bu ittifaka girerken, şunun altını da çizmek gerekiyor: Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye, dış politika tavırlarına baktığınız zaman, yayılmacı politikaları olan ülkeler değil, kendi sınırları içerisinde, kendi dertleriyle, kalkınmalarıyla meşgul, mümkünse iyi ilişkiler ve komşuluklar yoluyla da bulundukları ortama pozitif katkı sağlamak isteyen ülkeler. Farklı tarzları var, farklı kapasiteleri var ama yani şey bu. Şimdi biz bu ülkelerle bir araya geldiğimiz zaman, tabiatıyla savunmaya yönelik bir örgüt oluyoruz. Yani ofansif, “Gidelim şurada da hep beraber şunu yapalım, şunu edelim” tarzında bir yaklaşım değil. Dolayısıyla bölgede, ister bölge içinden, ister bölge dışından saldırıya uğramadığı sürece, bu ittifakın herhangi bir ülkeyle alıp veremediği olamaz. Ama bölgesel istikrara katkıda bulunmak için tabii ki ortaya koyduğumuz bu güç kompozisyonunun yapıcı katkısı olacaktır, onu da söylemek gerekiyor. Zaten bunu da bu maksatla kuruyoruz. Bunu ileri taşımamızın sebebi de bu. Ama altını çiziyorum, İran bu örgütün şeyi değildir...
SUNUCU- Hedefinde değildir.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yok, yok.
SUNUCU- İsrail, İran… çünkü bölgede çatışma unsuru olarak bu iki ülke öne çıkıyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Biz bu ikiliyle de böyle yapıyoruz, bize saldırmayan hiçbir ülke bizim hedefimizde değil.
SUNUCU- Biz derken üç ülkeyi mi kastediyoruz? Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii.
SUNUCU- Peki Sayın Bakanım, Türkiye aynı zamanda bir NATO ülkesi. Burada NATO'daki Müttefiklerinizle bu konu konuşuldu mu? Oradaki yükümlülükler, Türkiye'nin yükümlülükleri ve bu yeni Savunma Paktı'ndaki Türkiye'nin yükümlülükleri arasında bir geçişkenlik olacak mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle, bu teknik olarak üzerinde çok öncesinden düşündüğümüz bir konuydu. Bu hem hukuki açıdan hem de stratejik açıdan çok mercek altına aldığımız bir husus. Kısa cevabı, hayır. Yani burada bir çatışma yok, burada bir sıkıntı yok. Bunu ilk yapan biz de değiliz zaten. Görüyorsunuz, mesela Amerika'nın NATO dışı birçok ülkeyle buna benzer anlaşmaları var: İsrail'le var, “Quad” dediğimiz sistem var, Asya-Pasifik'te Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya'yla yaptığı anlaşmalar var. Suudi Arabistan'la yaptı bu anlaşmayı, Katar'la yaptı bu anlaşmayı yeni. Biliyorsunuz, hemen sonrasında, geçtiğimiz yıl içerisinde onlar da yaptılar bu anlaşmayı. Burada bu ülkelerin… Fransa'nın NATO üyesi olmayan Kıbrıs Rum Kesimi'yle ileri askeri konuları var. Hatta Macron geçen Kıbrıs Rum Kesimi'ndeyken dedi, “Size bir şey olursa biz buradayız” tarzında. Bu aslında NATO içerisinde yeni bir fenomen değil, bu türden ittifaklar mevcut. Türkiye de tabii ki sorumluluk bilincinin farkında olan bir ülke ve biz hiçbir şekilde bu farklı coğrafyaları, farklı öncelikleri birbiriyle çatışır halde tutacak durumda değiliz. Yönetilmesi gereken bir alan mı? Yönetilmesi gereken bir alan ama yaptığımız geniş yorumlarda… Hatta bugün Alman Dışişleri Bakanı meslektaşımla konuşurken de gündeme getirdik, aslında ben o zaman anlatırken de söyledim: Şimdi bizim burada yapmaya çalıştığımız, bölgesel sahiplenmeye dayalı bölgesel güvenlik mimarisini -ki bizim üç-dört stratejik lokasyonda, biliyorsunuz, ağırlığımız var- Avrupa'da da yapmamız gerekiyor. Avrupa'yla da ilgili, biliyorsunuz, “güvenlik mimarisinde neler yapabiliriz” konusunda bizim çok ciddi konuşmalarımız var, tartışmalarımız var.
Türkiye’nin coğrafyası itibariyle, Kafkaslar, Orta Doğu, Karadeniz, Akdeniz ve Balkanlar üzerinden daha geniş Avrupa coğrafyasına yönelik bir stratejik oryantasyonu var. Burada her bir stratejik havza için sizin bir perspektif geliştirip bu perspektifle, gerilim alanları oluşsa da uyumlaştırmanız gerekiyor. Biz bunu gördük NATO'da. Avrupa Güvenlik Mimarisine dahil olduk, sorunların hepsini Orta Doğu'dan gelende yaşadık. Çünkü bizim dışımızda hiçbir NATO ülkesinin Orta Doğu'ya sınırı yoktu. Bunun dersini çıkardık, analizini yaptık. O zaman aynı şekilde Kafkaslar meselesi… Türkiye'nin “unique” pozisyonunda olan başka ülke yoktu NATO ülkelerinin içerisinde. Onlar zaten transatlantik ilişki, Avrupa ile Atlantik yani Amerika arasındaki coğrafyadaki askeri dayanışma. Şimdi, bizim aynı şekilde kendi stratejik havzamız bir tane olmadığı için -her stratejik havza da birbirinden farklı pozisyonlar ve şartlar içeriyor- bunlara ilişkin güvenlik mimarisi geliştirmemiz gerekiyor, ekonomik mimari geliştirmemiz gerekiyor ve biz hegemon bir anlayışla gitmediğimiz için bunu bölge ülkeleriyle beraber yapmamız lazım. Kafkaslar'daki anlaşma sonrası inşallah… Şu anda ateşkes var, güzel işleyen bir ateşkes; Ermenistan, Azerbaycan kalıcı barış anlaşmasına doğru ilerliyorlar ve biz bunu destekliyoruz. Bunu desteklerken kafamızda bir güvenlik ve ekonomik mimari perspektifi var. Orta Doğu'yla da ilgili aynı, Avrupa'yla da ilgili aynı.
SUNUCU- Benzer bir mikro savunma paktı Kafkas bölgesinde, Orta Asya bölgesinde de inşa edilebilir mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bunlar gerektiği zaman inşa edilebilir. Zaman zaman ekonomiye daha fazla ihtiyaç olabilir. Ama Orta Doğu'nun şu anda en büyük problemi, biliyorsunuz, karşılıklı savaşlar, güvensizlikler ve çatışmalar olduğu için güvenlik mimarisiyle başlamak gerekiyor. Avrupa'da da bir güvenlik mimarisi arayışı var. Avrupa'yla Orta Doğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede, hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün. Bunun zihinsel ve düşünsel hazırlıkları aslında oturmuş durumda. Yani biz bu konuda senaryoları çalıştığımız zaman… Çünkü Avrupa'da da çok fazla yayılmacı bir anlayış yok; onlarda da, çoğunluğu “Bulunduğumuz yerde bize kimse saldırmasın, ekonomimiz, kalkınmamız iyi olsun, rekabet edebilir durumda olalım” algısında olan bir devlet anlayışı var.
Biz açıkçası bu stratejik konumlandırmaların uyumlaştırılabileceğini düşünüyoruz. Ama dediğim gibi, her iki tarafla da, hem Orta Doğu'daki hem Avrupa'daki ortaklarımızla çok uzun süredir tartıştığımız konular ağır ağır oluşmaya başlıyor. Bunlar genel manada kabul gören hususlar ama pratikte hayata geçmesi zaman alıyor. Avrupa'daki dönüşüm daha uzun zamanlı bir dönüşüm olacak.
SUNUCU- Efendim, şimdi belki de bu anlaşmanın kapsamına girebilecek önemli bir konu var. Malum-u aliniz, Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'de seyrüsefer güvenliğiyle ilgili ciddi bir tartışma var. Husilerin saldırıları oluyor, Suudi Arabistan gemilerine özellikle. Suudi Arabistan'ın burada bir “çok uluslu güç” kurma arayışı var. Geçtiğimiz günlerde de yaklaşık 40 ülke, Genelkurmay Başkanları düzeyinde toplandılar. Türkiye bu uluslararası güce katılır mı, bu anlaşmayı da göz önüne alırsak? Katılırsa bunun katkısının çerçevesi ne olur, merak ediyorum.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi, Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz'deki durumu ortaya koyuş şekline baktığınız zaman aslında, ona dikkat etmek gerekiyor. Dünya ticaret güvenliği açısından, Babülmendep'in emniyeti açısından olayı gündeme getirdi. Yani Husilerle kendi ikili problemini, “gelin, bana yardım edin” durumuna getirmedi bu konuyu, diğer coğrafyalara çağrıda bulunurken. Aslında şimdi burada biraz daha ticari verilere ve teknik detaylara girmek gerekiyor. Biz daha önce de söylemiştik, şu anda İran Körfezi'nde olan savaş ve mücadelede Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının enerji tedariki açısından bize direkt, çok fazla etki eden bir durumu yok. Çünkü biz bunu boru hatlarıyla uzun yıllar içerisinde bir şekilde garanti altına almış durumdayız. Bundan çok daha farklı etkilenen, yani parası olsa da enerji alamayan ülkeler var. Bizi ekonomik olarak etkiliyor ama Kızıldeniz ticaret havzasının kapatılması tabii ki bizim menfaatimizle doğrudan alakalı bir konu. Diğeri de öyle ama bu daha da doğrudan alakalı.
Dolayısıyla, bizim buna askeri ilgi göstermemiz, yani uluslararası camia orada toplanmışken, “Burada nasıl bir tedbir alacağız?” diye durmuşken, gayet normaldir. Cumhurbaşkanımız da bu konuda gerekli onayları verdiler; Genelkurmay Başkanlığımız gidiyor, toplantılara katılıyor. Türkiye'nin de büyük bir perspektifinin olması lazım. Kızıldeniz'in hemen yukarıda, kuzeyde, Süveyş kanalı üzerinden açıldığı nokta Akdeniz. Akdeniz'in en önemli ülkesi kim? Biziz. Büyük limanların olduğu, ticari hareketlerin olduğu, Akdeniz'deki bütün kargo gemilerinin bir yerden bir yere yük taşırken muhakkak durduğu liman yine biziz. Dolayısıyla, bizim oradaki bir oluşum üzerinde tabii ki söz sahibi olmak için var olmamız gerekiyor. Ondan daha normal bir şey yok.
SUNUCU- Sayın Bakanım, burada en kritik sorulardan bir tanesi şu bence: Türkiye bu bölgesel krizlerde hep yatıştırıcı, bazen arabulucu rol oynadı. Bu konuda bir liderlik gösterdi. Fakat, Suudi Arabistan-İran geriliminde sıcak çatışmanın da zaman zaman yaşandığı aşikar. Bu paktın, bu oluşan Savunma Anlaşması'nın Türkiye'nin bu noktadaki rolünü etkileyebileceği dile getiriliyor. Bunu nasıl yönetmeyi planlıyor Türkiye?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle düşünün: Rusya'nın NATO'ya karşı bir alerjisi var, Ukrayna'yla da savaşıyor; Türkiye de bir NATO üyesi ülke. NATO'nun birçok ülkesi Ukrayna'yı destekliyor ama arabuluculuk yapmada bir şeyi yok. Bu, ülke olarak biraz sizin nerede durduğunuz ve nasıl iş yaptığınızla alakalı. Burada siyasal liderliğiniz, ki bu noktada Cumhurbaşkanımıza herkesin güveni son derece tam… Ben açıkçası burada bir sıkıntı olacağını görmüyorum. Yani taraflar bu noktada bir arabulucuya ihtiyaç duydukları zaman, uygun arabulucunun Türkiye olduğuna inandıklarında, Türkiye'nin bu işin üstesinden gelmemesi için hiçbir sebep yok. Burada ben bir sıkıntı görmüyorum. Zaman zaman şunu soruyorlar: “Suudi Arabistan-İran geriliminden siz nasıl etkileneceksiniz?”. Bu biraz siyah-beyaz, grisi olmayan bir alan gibi direkt soruluyor ama şimdi biz Suudi Arabistan'la da konuştuğumuz zaman, yani onların da kendilerinin en büyük deklarasyonu, İran'la ilgili “Biz İran'la savaşalım, İran'ı yok edelim, İran'da şunu yapalım, İran'da bunu yapalım” gibi bir stratejileri ve niyetleri yok. Bu konuda daha farklı düşünceleri var. Özellikle Hürmüz Boğazı'nda devam eden şiddetin bir an önce durmasını… Amerikalılara yaptığı en büyük telkin, ki birkaç gün önce biz Mekke'deyken de Sayın Muhammed bin Salman anlattı bunu, Sayın Trump'la yaptığı görüşmede de… Bu savaşın bir an önce durması, İran'a yönelik askeri müdahalenin hiçbir şekilde çözüm olmadığı, konuşma yoluyla, anlaşma yoluyla bu meselenin halledilmesi konusunda bir duruşları var.
Suudi Arabistan da şunu görüyor: Bölgedeki herhangi bir savaş, ne kadar ittifak sahibi olursanız olun, sizi zarar görmekten alıkoymuyor. Tabii ki saldırı görmeyecek kadar caydırıcı olmanız gerekiyor ama sorunların farklı türden yönetilmesi gerekiyor. Şimdi Suudi Arabistan meselesi, aslında Suudi Arabistan ile İran problemli olduğu için aralar açılmış değil. Bunların, Amerika ve İsrail'le arası problemli olduğu için bir noktada sorun ortaya çıktı. İkinci bir konu da tabii ki, Hürmüz Boğazı'ndan en fazla etkilenenler meselesi var. Burada tabii ki Suudi Arabistan, şu anda aldığı tedbirler ve coğrafi konumu gereği, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından bir Irak, bir Katar, bir Kuveyt kadar etkilenmiyor. Onlar yüzde yüz etkilenen ülkeler arasında. Birleşik Arap Emirlikleri'yle Suudi Arabistan ise, yüzde kırk beşle altmış arasında değişen ürünleri ve kargoya göre etkileşimleri var. Ama bu gri bir alan.
SUNUCU- İranlı muhataplarınızla bunları konuştunuz mu? Bu Savunma Anlaşması'na ilişkin kendilerine bilgi verildi mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İranlılarla biz, ben ifade ettim, iki yıldan fazladır bölgede bunu konuşuyoruz. İranlılarla da bunları konuştuğumuz dönemler oldu. İran bölgede kendi sorunlarını çözdüğü zaman; bölgenin yapıcı politikalarına katkıda bulunmaya, o kolektif alana girilmesi gerektiği zaman onların da bu rolüne ihtiyaç var. Biz onu her zaman söylüyoruz, yani İranlılar bu konunun yabancısı değiller.
SUNUCU- Sayın Bakanım, Ortak Savunma Anlaşması kurumsal bir yapı öngörüyor mu? Anlaşma çerçevesinde daimi bir Ortak Askeri Komuta Merkezi, Koordinasyon Konseyi veya Sekretarya gibi yapısal kurumların oluşturulması bekleniyor mu? NATO'yu mu modelleyeceğiz ya da bir başka ifadeyle?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- NATO'daki tecrübelerimizden tabii ki ders alacağız. Ondaki en iyi uygulama örnekleri dediğimiz, “best practice” dediğimiz, ki NATO dışında şu anda kalıcı büyük savunma organizasyonu pek yok, bu da muazzam bir tecrübe ortaya koyuyor. Buradaki örnekler tabii ki ortaya konacak. Şimdi, dediğim gibi, siyasi ve askeri düzeyde stratejik kararların alınması için Bakanlar Komitesi var. NATO'da da Dışişleri Bakanları Komitesi var, Savunma Bakanları Komitesi var. Biz burada bu komiteyi birleştirdik; bir tane stratejik, politik ve askeri komite kuruldu. Burada Dışişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı var ülkelerin. Bu komitenin alacağı kararlar tabii ki liderlerin vizyonu çerçevesinde olacak. Senede belli defalar toplanmaları gerekiyor. Bir Sekretarya var; yine kurumsal bir durum. Bir Sekretarya, Genel Sekreterlik kurulacak. Bunun kuruluşu, yapısı, işleyişine ilişkin detayları ilk toplantımızda muhataplarımızla görüşeceğiz.
SUNUCU- Merkezi neresi olacak gibi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Sekretaryanın merkezi Suudi Arabistan'da olacak. Onu o şekilde kararlaştırdık. Daha sonra kurulacak diğer üniteler, askeri, sivil üniteler nasıl olur, buna kendi aramızda karar vereceğiz.
SUNUCU- Ortak askeri tatbikatlar da olacak mı Sayın Bakanım?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tatbikatlar olacak, eğitimler olacak. Bunlar zaten ortak askeri ittifakların doğasında olan hususlar. Bunları yapmadan ortak çalışabilirliği, ortak hareket edebilirliği ortaya koyamazsınız. Çünkü bir müddet sonra şunu göreceksiniz. Ortak bir, Allah korusun, muharebe senaryosunda kendinizi bulduğunuz zaman sizin silah sistemleriniz, haberleşme sistemleriniz, birbiriyle nasıl konuşacak, nasıl uyumlaşacak? Bunlar önemli konular. Ama dediğim gibi bu Sekretarya kurulduktan sonra yapacağı işler bunlar. Oradaki Sivil ve Askeri Komitenin bunları yapması gerekiyor. Buna ilişkin standartlar geliştirmesi gerekiyor; analizler, tahliller, o ayrı bir konu. Ama yapacak çok işleri var. NATO'da, biliyorsunuz, büyük bir NATO Genel Sekreterliği var, Brüksel'de. Mons'ta da büyük bir askeri karargah var, o askeri karargahın alt karargahları var. Bu tabii çok büyük bir yapı. NATO şu anda 32 ülkenin üyesi olduğu devasa bir askeri ittifak. Biz burada üç ülkeyle şu anda başlamış durumdayız. Çok mütevazi adımları ama somut adımları atmamız gerekiyor.
SUNUCU- Sayın Bakan, bu mekanizmanın başka ülkeleri kapsayacak şekilde genişlemesi gündemde mi? Katılmak isteyen başka ülkeler var mı? İleride nasıl bir mekanizma göreceğiz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi adını vermek istemiyorum, başka ülkeler var buna katılmak isteyen. Hatta biz bu anlaşmayı oluştururken ve imzalarken üzerinde karar vermede biraz zorlandığımız bir husus oldu. Diğer ortaklarımızın ağırlıklı tercihi, bu anlaşmadaki ilgili maddeyle de ifade edildiği gibi: üç ülke kurucu çekirdek ülke olsun; prensiplerini, standartlarını ve bu yapının bekasını belirlemede aktif rol oynasınlar, ama bu çekirdek ülkelerin onayıyla da diğer ülkeler buraya katılsınlar. Cumhurbaşkanımızın vizyonunda zaten bizim üç ülkeyle sınırlı kalmamamız, daha da büyümemiz, mümkünse bölgedeki bütün ülkelerin bir gün bu çatının altında toplanması var. Bu, bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adım. Bakın, bu bölge son yüz yıldır, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesinden beri istikrarsızlıkla anılan bir bölge, o veya bu şekilde. Ama artık bölge ülkelerinin kendileri bir araya gelerek, kendi sorumluluklarını üstlenerek önemli bir adım atıyorlar. Şu ana kadar ikili adımlarla bir şeyler yapılmaya çalışıldı ama şu anda daha büyük bir adım atılıyor. Bir şeyin daha altını çizmek isterim: Pakistan'ın da coğrafi konumuna baktığınız zaman aslında klasik bir Orta Doğu tanımının da ötesine gidiyoruz. Yani biz bu olaya daha geniş bir bölgeden bakıyoruz, bu da önemli bir husus bizim açımızdan.
SUNUCU- Efendim, şimdi, “Bölgesel Dörtlü” diye bir mekanizma var, “Regional 4”, adı da kondu. Bununla nasıl bir konuşma, bu ittifakla nasıl bir konuşması… Aslında ittifakın önemli bir kısmı o bölgesel dörtlünün de içerisinde. Anlaşma var ama bu ittifakın adı da kondu mu, adı da var mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İsminin ne olacağı meselesi; genel şu anda söylenen, yani, Mekke İttifakı olarak konuşuluyor. Ama buna Mekke Savunma İttifakı diyenler de var. O belki zamanla oturacak. Biraz da ortakların karar vermesiyle alakalı bir konu. Ama biz kısalttığımız zaman biraz daha, Mekke İttifakı diyoruz. Mekke hepimiz için çok önemli bir yer. Mısır ve Bölgesel Dörtlü… Bölgesel Dörtlü çok önemli bir siyasal platform; “informal”, gayri resmi bir siyasal platform, çok da büyük esneklik sağlıyor. Bu var olmaya devam edecek, var olmak zorunda zaten. Burada Mısır da zaten bizim doğal bir ortağımız bütün meselelerde. Ben bir sonraki aşamada Mısır'ın da bizim aramızda ittifak olarak bulunacağına inanıyorum. Zaten şu anda ittifak üyesiymiş gibi davranıyoruz birbirimize. Bütün ülkelerle ilişkiler öyle. Orada birkaç tane teknik husus var; bunlar hayata geçirildiği zaman Mısır'ın da olmaması için hiçbir sebep yok. Ama Bölgesel Dörtlü önemini koruyor. Mısır önemli bir ülke. Bu konuda ne Pakistan'ın ne Suudi Arabistan'ın bir şeyi yok, görüş ayrılığı yok, buna hep beraber devam edeceğiz.
SUNUCU- Teşekkür ediyorum. Anlaşmayla alakalı sorularımızı bitirdiysek ABD-İran Savaşı'na geri dönelim. Tabii belki bu savunma paktı da bu savaşın bir çıktısıydı. Çünkü bazı düşünceler, fikirler vardı ama savaş sayesinde hızlandı, bunu anlıyoruz. Siz şu an ABD-İran arasındaki krizin hangi aşamada olduğunu değerlendiriyorsunuz? Hürmüz Boğazı ile alakalı bir anlaşmaya yakınız deniyor. Ama her gün tabii değişiyor. Her hafta başka yaklaşımlar sergileniyor. Sizce şu an durum nedir ABD-İran krizinde?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şu anda en önemli öncelik herkesin üzerinde çalıştığı, geçici süre de olsa, ki 60 gün olarak nitelendiriliyor, Boğaz'ın açılmasını sağlayacak uzlaşmanın sağlanması. Bu konudaki teklifler olgunlaştı, yazımlar bir noktaya geldi ve şu anda Umman'la İran arasındaki, biri kuzeyinde, biri güneyinde bulunuyor Boğaz'ın, onların kendi arasındaki bir rejim, bir prosedür üzerinde tamamıyla mutabık kalması neticesinde bir şey ortaya çıkacak. Buna da yakın olduğumuzu düşünüyorum açıkçası. İran'ın içerisinde zaman zaman hani karar alma süreçlerinin uzayabildiğini de görüyoruz, anlaşılabilir nedenlerden dolayı. Liderliğin içerisinde bulunduğu durum, güvenlik tehdidi vesaire… Ulaşılabilirlik de önem taşıyor. Ama şu anda bölge ülkeleri, Amerika, Batı, Avrupa, Asya, herkes açıkçası bu Boğaz'ın bir an önce açılmasını talep ediyor. Bu konuda büyük bir baskı var.
SUNUCU- Türkiye olarak bizim üstlendiğimiz bir rol var mı bu diplomatik süreçte?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Biz Türkiye olarak şu anda taraflarla konuşuyoruz. Olayda tıkandığını düşündüğümüz yer varsa açılmasına çalışıyoruz. Burada aslında şu anda tarafların belli konularda bir tercih şeyi var. Haberleşmeyle ilgili bir sıkıntıları yok. Kendileri de direkt görüşüyorlar. Hiçbir sıkıntıları yok o konuda. Artık o süratliliğe erişmiş durumdalar. Hepimizin ortaya koyduğu arabuluculuk aslında öyle bir noktaya geldi ki, tarafların direkt birbirleriyle haberdar olabilir noktaya… Şu anda dediğim gibi, prosedürel bir durum var. Yani mevcut şekilde geçişin nasıl düzenleneceği meselesi. Bunu kendi aralarında konuşuyorlar. Burada belki bir iki tane, Boğaz'da sınırı olan ülkeler, onlardan bir iki katkı gelebilir ilave.
SUNUCU- Bir diğer büyük mesele tabii Gazze'de Barış Planı. Burada da ikinci aşamaya geçildi Sayın Bakanım. Bu hususta, Hamas'ın özellikle bu aşamanın gerekliliklerini yerine getirdiğini, getirmeye yönelik olarak iradesini ortaya koyduğunu görüyoruz. Ancak, İsrail bu hususlarda şu anda geri adım atıyor. Ne tip yaptırımlar uygulanabilir askeri olarak, İsrail'in bu duruma ilişkin, katılmaması anlamında, ne tarz baskı mekanizmaları devreye sokulabilir; bunu sizden duymak istiyorum.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İfade ettiğiniz gibi, barış görüşmelerinde ikinci aşamaya geçilmesi için en büyük madde olarak görülen “belli şartlar karşılığında Hamas'ın silahları bırakması” meselesi vardı. Bu konuda bir uzlaşma sağlandı ve hemen akabinde ikinci aşamaya geçilmesi gerekiyordu. Yani Filistinlilerden müteşekkil bir komitenin Filistin'in yönetimini ele alması için içeriye girmesi, istikrar gücünün konuşlanması gerekiyordu. Şimdi buna İsrail başlamakta tereddüt etti. Biz İsrail'in stratejilerini çok iyi biliyoruz. İsrail, belli konuların asla Hamas'ın ve Filistinlilerin diplomatik olarak çözebilecekleri kabiliyetinde olduğunu hiçbir zaman için düşünmedi. Dolayısıyla, bu konularda böyle bir tavır içerisinde oldu. Çözüldüğü zaman hep bir sonraki noktaya erteledi. Biliyorsunuz, Hamas'ın teklifi kabul etmesinden yaklaşık 4-5 saat sonra 18 kişinin şehadetiyle sonuçlanan bir saldırıya imza attı İsrail. Bu, İsrail'in hep yaptığı bir şey ama artık hiç kimsenin bu konuda İsrail'i destekleyecek bir cümlesi bile yok. En fazla İsrail'i destekleyen Siyonist odaklar bile söz konusu bu şey olduğu zaman destekleyemiyorlar.
Burada, Hamas'ın özellikle Filistin halkını önceleyen, onların varoluşunu kendi varoluşunun önüne alan yaklaşımı takdire şayan bir yaklaşım. Filistin halkı muhakkak bunu ödüllendirecektir, değerlendirecektir. Bu noktadaki çalışmaların bu haliyle devam etmesi gerekiyor. Ama İsrail'in temel hedefi Gazze'yi Filistinsizleştirmek olduğu sürece bu türden oyunlara başvurması devam edecek. Peki bunun önüne nasıl geçilecek? Burada uluslararası siyasal mobilizasyonun hiç inkıtaya uğramadan, kesintisiz devam ettirilmesi; yaratıcı fikirlerle sürekli meselenin gündemde tutulup hareket edilmesi gerekiyor. İsrail'in en çok korktuğu şey uluslararası izolasyon. Bugüne kadar elindeki çok geniş imkanlarla, ki bu başka ülkelerde bulunan imkanlar, onları kullanarak bir illüzyon oluşturdu dünyada. Bu illüzyonun üzerine inşa ettiği bir siyasal pratik var sürekli İsrail lehine çalışan, şartlar ne olursa olsun. Yani soykırım yapıyor, onda bile bir şey olmayabiliyor.
Ama bütün dünya kendi vicdanı ile oluşturulan illüzyon arasındaki şeytani farkı artık görüyor. Bunun sıradan bir yanılsama veya bir hatadan dönme olmadığını ve giderek aslında bir bağımsızlık mücadelesine dönüşmesi gereken bir husus olduğunu; dünyanın aslında bir ahtapotun kolları gibi böyle bir bilgi ve enformasyon ve illüzyon hareketiyle insanların zihninin birçok noktada şekillendirildiğini, bunun çok katmanlı, çok sistematik bir hareket olduğunu dünya, biz, biliyoruz aslında. Yani siyasal şuurlu, farkındalığı yüksek olan, bu coğrafyada yaşayan insanlara haber değil bu. Biz bunun hep farkındayız. Çocukluktan beri hep bu vardı. Biz sadece büyüdükçe şunu gördük, “dünyadaki olaylarla etkileşime gittikçe bu gerçekten şu, şu şekilde oluyor” diye mekaniğini gördük. Ama dünyanın geri kalanına, özellikle batıya bu çok büyük bir haber, birçok kitlelere, geniş kitlelere. İsrail de zaten bu kitlelerin yıllarca farkında olmadığı bir mesele olduğu için istifade etti bu meseleden. Şu anda farkındalık arttıkça artık izolasyonun da daha fazla olacağını görüyor. Burada yeni bir hikaye çıkartılır, yeni bir provokasyon çıkartılır, yeni bir anlatı çıkartılır; bunlara karşı da hazırlıklı olmak gerekiyor ama işleri artık eskisi gibi kolay değil. Ben hep söylemiştim o zaman da… İçim acıyarak söylemiştim ama, başka olaylar da gördüğümüz için… Bu hep böyle, işleyişte de böyle bir şey var Sünnetullah'ta. Yani Filistinli o kadar masum şehidin kanı orada aktığı zaman, Gazze'de, o orada hemen bir zafere dönüşmeyebiliyor ama başka birçok yerdeki hayrın kapısını açıyor ve bu hayrın ne olduğunu çoğu zaman bilemeyebiliyoruz, çok yakından bakmadığımız sürece. Bir zihinsel örgütleşme, farkındalık yükselmesi, insanların daha farklı bir dünyaya uyanması, ezen, ezilen, sömüren, sömürülen konusundaki bir yeni ruh, yeni şuur. Yani İsrail'in aslında kendi ortaklarının bile farkına varmadan onların imkanlarını suistimal ettiği bir dünyanın gizlice nasıl inşa edildiği. Bu kurtuluş, çok büyük bir kurtuluş.
SUNUCU- Yani her şey İsrail'in aleyhine ilerliyor bir bakış açısıyla, diyorsunuz. Zaten çocukları öldürerek, soykırım yaparak bugüne kadar dünya tarihinde de kazanılmış bir zafer söz konusu değil.
Efendim, Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren bir başka kriz noktası Ukrayna-Rusya. Orada sıra dışı bir sıkışma var. Yani savaş derinleşiyor. Rusya toprakları da artık savaşın bir parçası haline geldi, Ukrayna'nın saldırılarıyla. Ama asıl önemlisi, Karadeniz'de Türk gemileri özellikle hedef alınıyor. Burada iki tane sorun var: Bir, Karadeniz bağlamında. Ankara tabii uyarıyor hem Kiev'i hem Moskova'yı ama burada bu saldırıların, Türk gemilerine özellikle Karadeniz'deki saldırıların durması için bir mekanizma devreye girebilir mi? Burada bir plan var mı? İkincisi, siz Moskova'ya da gittiniz geçtiğimiz ay. Çok kritik bir ziyaretti o. Sonra Kiev'e gittiniz. Barışacakları çok konuşuluyordu ama bir anda iş bambaşka bir noktaya gitti. Rusya-Ukrayna arasındaki anlaşmanın önündeki en önemli engel şu anda nedir? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Sorunuzun ilk kısmından başlayacak olursak, uyarılarımız maalesef çıkıyor. İşte savaşın yaygınlaştığı alanlardan biri de Karadeniz'in tamamı oldu. İlk önce askeri tarafları, limanları vuruyorlardı. Askeri gemileri vuruyorlardı. Şimdi ticari bütün gemileri vuruyorlar, ayrım yapmadan. Maalesef burada Türk gemileri, yani Türk sahipli veya Türk bayraklı gemiler de nasibini alıyor. Yani yabancı bayraklı oluyor ama Türk sahipli olabiliyor. Bazen yabancı bayraklı, yabancı sahipli ama Türk tayfaların çalıştığı gemiler olabiliyor. Üç kategoride gemi var. Bunların hepsini yakından takip ediyoruz. Şu anda diğer hedef alınan gemilere nazaran Türk gemilerinin sayısı biraz daha az, orantıladığımız zaman. Ama yine de bizi çok fazla endişeye sevk eden bir husus. Bu konuda Cumhurbaşkanımıza da arz ettiğimiz birkaç tane tedbirimiz var, onları hayata geçiriyoruz. Ama kamuoyuna söyleyebileceğim husus şu: İki tarafa da biz bu konuda, bir moratoryum ilan edilmesiyle ilgili bir mekanizma kurulması konusunda çağrımızı ilettik. Ukraynalıların bu konuda bir talebi de vardı zaten. Biz bunu Rus mevkidaşlarımıza da ilettik. Bu konudaki şeyi bekliyoruz. Ama şimdi savaşın seyrine baktığınız zaman her iki tarafın da birbirleri için önemli olan lojistik tesislerini hedef aldığını görüyoruz. Bu çok tehlikeli bir...
SUNUCU- Sivil tarafa savaş sıçradı.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Sıçradı, bunu görüyorduk. Maalesef beşinci yılında bu savaş buraya geldi. Şimdi arabulucular neden hızlıca harekete geçmiyorlar? Bunlardan birincisi aslında arabulucu taraflar devreye girdiği zaman, başta Amerikalılar, şunu görüyorlar, yani savaşan tarafların ellerinde birbirlerine karşı hala kullanabileceklerini düşündükleri askeri imkanlar olduğu sürece hiç kimse kolay kolay biraz taviz verici adım atmıyor açıkçası. Bu da arabulucunun işini kolaylaştırmaz. Arabulucunun işini her zaman için kolaylaştıracak olan şey, iki tarafın da taviz vererek ortada buluşması meselesidir. Ama kimsenin taviz vermediği bir yerde savaş kendi taviz alanını kendi oluşturana kadar şiddeti artarak devam eder.
Şimdi maalesef şahit olduğumuz da bu. Benim geçen sene aslında Amerikalı meslektaşlarımıza da söylediğim buydu. Onlarda bir moral düşüklüğü gördüğüm zaman da dedim ki, bunlar artık şeyi bırakacaklar, gidecekler. Şimdi şu olacak: İki taraf da artık birbirini tamamıyla yıprattığı zaman, artık bir masa etrafına gelelim ve barışalım zihni oluşacak diye bekliyorlar. Şimdi bu önceden yine vardı. Bu ne zaman vardı? Hatırlıyorsanız, müzakerelerin çok zirvede olduğu bir noktada işte şöyle bir husus vardı, yıpratma savaşı dediğimiz bir savaşa dönüşmüştü savaş. Cephedeki yıpratma savaşıydı. Yani ne oluyordu? Cephedeki askerler karşılıklı yerlerinde duruyorlar, Birinci Dünya Savaşı'nda, İkinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi siperlerinde. Çünkü ilerleyemiyorlar. Dronlarla ve toplarla öldürüyorlar. Kimse yerinden kıpırdayamıyor ve sürekli orada binlerce asker her ay ölüyor. Ülkeler de buraya para ve insan aktarıyorlar. Bunu o zaman yıpratma savaşı diye tanımlamıştık. Bu yıpratma savaşının tam, aslında, optimum yerinde arabuluculuk olarak devreye girdiğimizde bir şey zemini çıkmıştı.
SUNUCU- Bir uzlaşı.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Uzlaşı zemini çıkmıştı. Orada Donetsk bölgesindeki Rusların alamadığı, geçen sene %24-25 dedikleri, bu sene %15 dedikleri ölçekteki bir toprak alınamadığı için taraflar anlaşmaya bir türlü varamadılar. Savaş da burada tıkanmıştı. Bu da sonuç vermeyince, bu sefer yıpratma savaşı sivil hedefleri de içine alacak şekilde bir yok etme savaşına dönüştü.
SUNUCU- Nereye kadar gider, Sayın Bakanım?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İşte sıkıntı orada. Bu yok etme, cephedeki yıpratma, cephe gerisindeki yıpratmaya dönüştüğü zaman, konu bir savaşı kaybedip kaybetmeme meselesi değil, bir cephedeki bir muharebeyi kaybedip kaybetmeme değil, millet olarak var olup olmamayla alakalı bir konuya gelir. Sizin elinizdeki en son imkan neyse, bu sefer onu kullanırsınız.
SUNUCU- Rusya'nın elindeki en son imkanın ne olduğunu biliyoruz. Ona doğru mu gider bu iş, analiz olarak?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii, tabii. Yok etme… O boyuta doğru giderse maalesef, yani şu ana kadar analizlerimiz maalesef hep haklı çıktı. Bunu Rusya'da da ziyaretim esnasında muhataplarımızla görüştüğümüzde, o konu gündeme gelir gibi oldu. Çünkü “halk artık böyle bir şey talep ediyor” diye. Bunu Batılılara da söyledik. Batılılar da biliyorlar. Bu tehlikeli bir durum açıkçası. Burada bizim ne yapıp edip, araya girip uluslararası toplum olarak bu savaşı durdurmamız gerekiyor çünkü burada olmaz denilen her şey oluyor. Savaşın yaygınlaşması… Coğrafya olarak da yaygınlaşıyor, hedef olarak da yaygınlaşıyor, metot olarak da yaygınlaşıyor ve daha üst seviyeye çıkabilir. Bundan kaçınmamız gerekiyor. Bu kadar yeter olması lazım. Bu kadar yıpratma ve yok etme yetmeli. Avrupalıların Avrupa güvenliği ve stratejisi açısından algıları, Rusların algıları, Amerikalıların farkları, Ukrayna'nın savaşın önemli bir tarafı olarak durduğu yer biraz farklılık arz ediyor. Çok derin konuşmalara girdiğiniz zaman, her iki taraf liderlikleriyle de gittik bir ay içerisinde, konuştuk uzun uzun. Sonra Avrupalılarla konuştuk, sonra Amerikalılarla konuştuk. Aslında, stratejik değerlendirmeler şu anda “çok ileri ve ağır çabalar gönderelim de…”, yani “savaşın sona ermesi her türlü maslahatın üstündedir” anlayışı şu anda oluşmuş değil. Çünkü şöyle düşünülüyor, detayına girmeyeyim, belli taraflarda: “Savaşı bu haliyle bırakırsam benim savaşın devam etmesinden olacak kaybımdan daha fazla kaybım olacak. Onun için ben bu savaşı böyle bırakmayayım”. Problem şu, matematik olarak: Her iki taraf da kaybının aynı şekilde olacağını düşünüyor. Bu ender rastlanan durumlardan biri.
SUNUCU- Peki her iki tarafın da aynı oranda mı kaybı olur sizce?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yok, yok. Ama orada “sübjektivite” var, işin içinde hissiyat var ve tabii, detaya girmek istemiyorum, burada bazı konular var.
SUNUCU- İç politikayla da ilgili, ama dış politikaya etki eden boyutları da elbette vardır. Sayın Bakanımızdan dinleyeceğiz. Sayın Bakanım, terörsüz Türkiye sürecinde malum çok önemli bir adım atıldı. Çerçeve yasa teklifi Meclis'e sunuldu. Sizin bu sürece ilişkin değerlendirmeniz nedir?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Çerçeve yasa taslağına baktığımız zaman gerçekten önemli hususlar var orada. Bu devam eden sürecin inşallah başarıyla nihayete ermesi için önemli aşamalardan biri, bu çerçeve yasanın kabulü. Burada zaman zaman kamuoyu nezdinde oluşan birtakım endişeleri de hani ben dinliyorum; onlar tabii, hani eksik bilgilendirmeyle belki kendilerince endişe etmekte haklıdırlar. Ama şunu söylemek gerekiyor: Bu çerçeve yasanın çok iyi yazılmış, garanti altına alıcı hükümleri var. O açıdan güzel bir dili var, mekanizması var. O da nedir? Örgüt kendi silahlarını bırakmadan, imkan ve kabiliyetlerinden vazgeçmeden, bu yasanın sağladığı hususlardan yararlanamayacak. Zaten orada tanımlandığı şekliyle; örgütün imkan ve kabiliyetlerini -silahlı olarak- bırakıp normal demokratik ve sivil hayata evrilmesi, bizim açımızdan stratejik hedef olan terörün bitmesi ve halkın bir milli bütünlük ve beraberlik içerisinde yaşamaya normal şekilde devam etmesi. Normalde aslında en son demokratik reformların yapıldığı günden itibaren bunun hayata geçmesi gerekiyordu. 2013'te biliyorsunuz, büyük reformlar yapılmıştı: Dil ile eğitim, okullar, seçmeli dil, Kürtçe yayın yapan televizyonlar. Kimlikle ilgili sorunların hepsinin ortadan kalktığı dönemden itibaren aslında örgütün bu barışçıl yola evrilmesi gerekiyordu. Fakat o zaman, tabii zaman zaman da konuştuk, birtakım bölgesel ve uluslararası değişimlerin ve dengelerin kendi lehlerine çalışacağını düşündüler. Bazıları da farklı şeyler söylediler. Sonuçta ondan istifade etmediler. 13 yıl sonra gelinen bu aşamada artık bölgesel konjonktürün de küresel konjonktürün de çok fazla lehlerine olmadıklarını görüyorlar. Türkiye'deki bu demokratik ortamın, herkesin lehine çalışan bu ortamın aslında bir parçası olması gerekiyor. Yani yapılan, Kürtlerin faydasına olan hususlar değil. Daha fazla ekonomik kaybın, daha fazla istikrarsızlığın, daha fazla endişenin oluşmasına katkı yapan bir eylem tarzı. İnşallah bu eli, uzatılan eli bu sefer tutarlar. Ama ifade ettiğim gibi, yasanın amir hükümleri gerçekten iyi mekanizmalar kurmuş; teyit mekanizmaları var, kurulları var. Yani o konuda müsterih olabilirler. Teşekkür ediyoruz.
SUNUCU- Sayın Bakan, tabii ki Birleşmiş Milletler son Genel Sekreteri Kıbrıs konusunu giderayak çözmek üzere bir girişimde bulundu. Yakından izliyor Türkiye. Çok net bir soru sormak istiyorum: Türkiye için Kıbrıs'ta çözüm ne demek?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bizim için çözüm şu anda esas itibarıyla iki devletli çözümün tanınmasıdır. İdeal çözüm bu. İdeal çözüm, iki devletli çözümün hayata geçmesi: Rumların da Türklerin de kendilerine ait devletlerinin olduğu bir yapı ve bu iki devletin de adada birbirleriyle barış ve huzur içerisinde yaşamaları, hem adanın refahına katkı hem de bölgesel barışa ve istikrara katkı içerisinde bulunmaları. Bizim durduğumuz yer bu. Pratikte baktığımız zaman, bizim bu idealimize ne kadar yakın bir pratik var? Oradan gittiğimiz zaman, orada biraz daha farklı bir manzara var. Oradaki, bizim ortaya koyduğumuz ideal ile pratikteki konu arasındaki o boşluğu bizim doldurmamız gerekiyor. Zaten bizim Kıbrıs müzakereleri, Kıbrıs'a yönelik çözüm arayışlarına yönelik destek vermemiz, Cumhurbaşkanımızın da o arayışları hep desteklemesi, o yönden.
Şimdi Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri gerçekten çok değerli bir şahsiyet, Sayın Guterres. Genel Sekreterliği süresince insanlık onurunu hep öncelikli ele alan bir yönetim anlayışı oldu. Gerek Filistin meselesinde gerek başka konularda her zaman için doğrunun yanında durmaya çalıştı. Burada da Cumhurbaşkanımız onun şahsiyetine güvenir. Ortaya konan inisiyatiflerde biz adil olunması gerektiğini düşünüyoruz. Şimdi 1960 Anlaşması'yla ortaya çıkan Kıbrıs, Avrupa Birliği'nin 2004'te üye kabul ettiği Kıbrıs değil. Biz 1960'taki Kıbrıs'ı tanıdık, Garantör devlettik. İki toplumun eşit yönetimine dayanan bir Kıbrıs vardı. Daha sonra Rumlar dediler ki, “Biz Türklerin yönetimde olmasını istemiyoruz”. İlk önce Türkleri yönetimden atmakla işe başladılar. En sonunda 1974'e gelince Kıbrıs, Yunanistan'daki askeri cunta… Biliyorsunuz, 74 yazında da Kıbrıs'ta bir cunta yaptı ve adayı Yunanistan'a bağlama hususu çıktı. Bırakın 60'taki Kıbrıs'ın ortadan kalkıyor olmasını, Kıbrıs tamamıyla ortadan kalkıyordu. Bunun için uluslararası toplum uyurken Türkiye hem Kıbrıs'taki Türklerin haklarını korumak hem de Kıbrıs'ın Kıbrıs olarak kalmasını, bakın bu da önemli bir noktadır, sağlamak için harekete geçti. Şimdi geldiğimiz noktada Rum kesimi bütün Kıbrıs'ı temsil eden bir devlet olarak tanınıyor. Ama kuzeyde yaşayan Türkler bu noktada göz ardı ile ihmal ediliyor. Bunların hem ekonomik olarak hem güvenlik olarak teminatını veren kimdir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir. Bizim kardeşlerimizdir. Hiçbir sıkıntımız yok. Biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni egemen ve bağımsız devlet olarak kabul etmişizdir. Tamam, tek kabul eden biziz. Ama bu bizim durduğumuz yeri değiştirecek de bir husus değil. Bununla birlikte, 2004'ten itibaren gerek Annan Planı, daha sonra gerek Crans-Montana süreçlerinde iki toplumun da eşit olabileceği bir yapı ortaya çıkabilir mi diye yapılan görüşmelere Türkiye, o zaman Cumhurbaşkanımız, onay vermişti. 1960 Devleti iki toplumlu bir devletti. Şimdi gelen hem Annan Planı hem diğer planlar hem iki toplumlu hem iki “zone”lu, iki bölgeli. Artık Kıbrıslılarla Rumların yaşadığı yerler belli, ayrı yerler. Şimdi bunlar kendi aralarında bir çözüme gidebilir mi? Burada Türkiye'nin menfaatleri, bölgenin menfaatleri, Kıbrıs Türkü'nün egemen, eşit, bağımsız duruşu meselesi, bunlar önemli.
Biz hep şunu gördük: Rum kesimi hiçbir zaman için Türklerle eşit güç paylaşımına, otorite paylaşımına, refah paylaşımına, devlet paylaşımına gitmeyecekler. Bu “iki iki daha dört” kesinliğinde bir konu. Adamın elinde şimdi bir devlet var, Avrupa Birliği'ne üye olmuş, BM'de temsil ediliyor. Bütün menfaatlerden o yararlanıyor. Şimdi bunu gidip bir başkasıyla paylaşacak. Bunun yalan olduğunu kendileri de biliyor. Biz uluslararası topluma sorabiliriz o zaman, onlar da biliyor. Böyle bir yalanı devam ettirmek rasyonel bir şey değil. Bu esnada kuzeyde yaşayan Türklerin haklarının uluslararası toplum tarafından gözetilmesi lazım. Çok şükür, biz güçlü bir ülkeyiz. Yani bizim imkan ve kabiliyetimiz ona yetiyor, onda bir sıkıntı yok. Onlar da kendi kendilerine çok çalışkan bir ülke. Kendi içlerinde dinamik bir demokrasileri var. Görüyorsunuz muhalefet, iktidar, partiler çok, cayır cayır işleyen bir süreç. Ekonomileri var. Ama kendi başlarına bırakılmıyorlar. Rum kesimi kendi devlet olmaktan kaynaklı haklarını Kıbrıs Türklerinin uluslararası toplum tarafından gelebilecek bütün menfaatlerini engellemede kullanıyor. Ticarette, ulaşımda bütün bunları engelliyor.
Şimdi, çok uzun bir konu... Sadece iki şekilde nerede yoğunlaşıyoruz: Birincisi, bize bu türden çözüm teklifleri geldiği zaman biz kimden geldiğine bakıyoruz. Birleşmiş Milletler'den geliyorsa, Sayın Guterres'ten bir şey geliyorsa, biz bunu dinliyoruz. Yani Cumhurbaşkanımız, uluslararası toplum olarak BM… Çünkü 1960 BM kararlarıyla kurmuş bir devlet vardı, gitti o. Uluslararası toplumun onu anlaması lazım. İkincisi, Kıbrıs Türklerini içine alan her türlü diyalog ortamını biz destekliyoruz çünkü Kıbrıs Türklerinin durduğu yerin iyi anlaşılması lazım. 20 sene önceki jenerasyon Avrupa'da veya başka yerlerdeki siyasi jenerasyon bunu anlamış olabilir ama bunun sürekli anlatılması lazım. Şimdi yeni bir jenerasyon var ve Kıbrıs Türklerinin niye devlet kurduğunu, niye devlet kurma dışında başka bir çarelerinin olmadığını ama bu kurulan devletin uğradığı izolasyonun ne kadar haksız bir izolasyon olduğunu tekrar tekrar anlatmaları gerekiyor. Biz bu diyalog ortamını destekliyoruz.
İkincisi, şöyle bir yöntem geliştirdi Cumhurbaşkanımız, onu ben arazide teklif ediyorum taraflara. Belli menfaatlere ulaşmak için kalıcı çözümleri beklememize gerek yok. Adanın kuzeyinin de güneyinin de suya, enerjiye, elektriğe ihtiyacı var; turiste ihtiyacı var. Bunlar için ortak projeler, ortak çalışmalar yapılabilir. Biz bunu Sayın Genel Sekreter'e de ifade ettik. Bu, iki taraf arasında güven artırıcı önlemler konusunda değerlendirilebilir. Çünkü Rum tarafı bulunduğu yerden memnun, Türk tarafı bulunduğu yerden memnun. Yani burada tarafların coğrafi olarak bulundukları yerlerde bir şeyleri kalmadı. Çünkü 1974'ten beri, son 50 küsur yıldır taraflar aynı yerdeler. Oralarda artık yeni jenerasyonlar oluşmuş, hayata gelmiş ve sürüp devam eden bir hayat var. Fakat Türklerin sahibi olduğu imkan diğerlerine nazaran daha kısıtlı. Bunun aşılması gerekiyor. Onun için, ama biz ne yapıyoruz buna mukabil? Biz de Rum kesimini devlet olarak tanımıyoruz. Yani sen Kıbrıs'ın, Türk'ün hakkını tanımazsan ben de senin devlet varlığını tanımam. Çünkü sen 1960'taki kurulan devlet değilsin. Bunu herkes biliyor. Dolayısıyla bizim tanımamamız da son derece meşru. O da beraberinde Rum kesimine birtakım dezavantajlar getiriyor. Aslında uzun vadeye bu konuları bırakıp, her iki tarafın da legal pozisyonlarını değiştirmeden ortak bir güven inşa edecek menfaat adımları atması mümkün. Bunu da, dediğim gibi, biz çok cesurca, yaratıcı fikirlerle karşı tarafa söyledik. Enerji iş birliği yapılabilir, su iş birliği yapılabilir, ticari iş birliği yapılabilir. Herkes para kazanabilir, Herkes iyi yaşayabilir. Türk birliklerinin orada olması, bakın, statükoyu hiç değiştirmedi; 50 yıldır statüko aynı. Bu şu demek, yani orada adadaki istikrar, barış tek bir sebepten dolayı oluyor: Türk askerinin adada var olmasından dolayı.
SUNUCU- Bu adanın olmazsa olmazı mıdır?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bu şartlar altında. Yani iki tarafın da kalıcı bir anlaşmaya rıza göstermediği şartlarda. Çünkü Rumlarda şunun önüne geçemezsiniz. Öyle bir şey var ki, yani “adanın tamamı bana ait” diyor. Şimdi sen elindeki bu ezici imkanları Türklere karşı kullanırsan kim Türk'ün yardımına gelecek? Yine biz gideceğiz.
Dolayısıyla bunun kalıcı bir çözüme bağlanmadığı bir yerde, şartların aynı şekilde durduğu bir yerde bunun da değişmesini denklemde bekleyemezsin; değişmez de. Ama dediğim gibi Annan Planı hayata geçseydi, Crans-Montana'da bir yere varılsaydı, belki daha farklı adımlar atılabilirdi. Ama şu andaki mevcut statüko, birtakım dengelerin değişmesine asla izin vermez.
SUNUCU- Sayın Bakanım, geçen ay Manila'da Türkiye, ASEAN'ın Diyalog Ortağı statüsünü elde etti. Bu statü doğrultusunda Türkiye'ye ne gibi fırsatlar sunulacak? Bunu takiben savunma sanayi, ticaret hacminin artırılması, bölgesel güvenlik mekanizmasına katılım doğrultusunda ne gibi somut adımlar göreceğiz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- ASEAN'da gördüğümüz gibi, biraz önceki açılışta da tartıştığımız güvenlik paktında gördüğümüz gibi, dış politikada sürekli birtakım şeyleri kurumsal ve yapısal götürmeye çalışıyoruz. Sağlam yere demir atarak verimliliğin, başarının rastgele olmamasını sağlamaya çalışıyoruz. Devamlı olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Son üç yıldır üzerinde çalıştığımız konulardan biri de ASEAN ortaklığıydı. Burada 11 ASEAN ülkesiyle diyalog ortaklığı yapan 11-12 tane de dünyanın en büyük ülkeleri vardı: Çin, Amerika, Rusya. Bütün ülkelerin buluştuğu tek yer burası. Çünkü ASEAN ülkeleri 700 milyon nüfuslu ve oldukça siyasi olarak nötr durumda olan ama ekonomiye kalkınmaya ve pazara odaklanmış olan ülkeler. Orada da büyük... Şu anda Kamboçya ile sınır tartışması olan Tayland var. Yani bunların kendi aralarında bir sıkıntısı var. Onun dışında bölge rahat açıkçası. Burada büyük bir ekonomik imkan var, verimlilik var. Bu ekonomik verimlilikten biz hayatta nasıl istifade edebiliriz? Bununla ilgili ciddi arayışlarımız var, çalışmamız var açıkçası. Bunun arayışı vardı. Biz, biliyorsunuz, bu ülkelerin hepsinde Büyükelçilik açtık.
İş adamlarımızın büyük faaliyetleri var, büyük yatırımlarımız var. Ama burayla yapıcı bir diyalog içerisinde olmamız gerekiyor. Yani Rusya'nın, Amerika'nın, Çin'in, İngiltere'nin, Fransa'nın, Kanada'nın olduğu bir yerde Türkiye ekonomisinin yapısal ortak olmaması kabul edilebilir bir şey değildi. Gerçi moratoryum ilan etmişlerdi, Serdar Bey. Yani ASEAN ülkeleri “Biz zaten kendimiz azız, bir de hani diyalog ortaklarımızla yürütebileceğimiz kapasite imkanlarımız az olabilir” diye, çok da fazla dünyadan talep vardı, bunlar epey bir süre önce moratoryum ilan etmişlerdi yeni diyalog ortağı almakta. Ama bizim ısrarlı ve sistemli çalışmalarımızın neticesinde çok şükür bu da hayata geçti. Bundan sonra ASEAN bölgesiyle çok yakından çalışmaya devam edeceğiz. Genel olarak şunu söylemek lazım: Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yürüttüğümüz bu dış politikada, bizim klasik alanlarımızın çok ötesine giderek, yani ticari, ekonomik, sosyal, siyasal ilişkileri geliştirme politikamız çok sistemli gidiyor. Afrika ülkeleriyle de böyle, Latin Amerika'da böyleyiz, Asya Pasifik'te böyleyiz. İnşallah… Şuna saplanmıyoruz, eskinin hatası oydu, dış politika yapımının. Yakın bölgenizde olan ateş sizi o kadar içine alıyor ki tarihin attığı başka yerleri ister istemez pas geçiyorsunuz. Şimdi zihinsel olarak da yapısal ve kurumsal olarak da farklı krizleri aynı anda yöneten imkan ve kabiliyetlere, krizleri ve imkanları aynı anda görüp yönetecek zihne ve kurumsal yapıya sahip olmak gerekiyordu. Bizim de yaptığımız o. Orta Doğu'da uğraştığımız bir kriz, Asya Pasifik'teki bir menfaate ulaşmamızdan bizi alıkoymamalı. Zihnimiz oranın içerisinde hapsolmamalı. Tamam ağırdır, büyüktür, oraya biz lider düzeninde eğiliyoruz ama başka kurumlar, başka kurduğumuz yapılar oraya vaziyet edebilmeli. Çok şükür o kurumsal olgunluk, o zihinsel farkındalık, o diplomatik ustalık Türkiye'nin şu anda sahip olduğu bir şey. Biz bunu da sonuna kadar kullanıyoruz.
SUNUCU- Sayın Bakanım, AK Parti'nin 25’inci kuruluş yıl dönümü yaklaşıyor. Ülkemizin bu süreçte en etkin olduğu konulardan biri de hiç şüphesiz dış politika. Türkiye'nin çok sayıda coğrafyada ve çok sayıda başlıkta çok etkin, eş zamanlı bir dış politika, diplomasi yürüttüğünü görüyoruz. Bu tabloyu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Program boyunca da ifade etmeye çalıştım. Aslında hem bölgenin hem dünyanın karşılaştığı bütün hayati sorunlara karşı Türkiye'nin saygın bir aktör olarak çok büyük, yapıcı katkıları var; ön alıcı katkıları var. Şimdi bu nasıl oldu? Bu aslında bir noktada AK Parti'nin dış politikasının da bir tarihi. 25 yıl önce AK Parti kurulduğu zaman şöyle bir dünya vardı: Soğuk savaştan yeni çıkmış, soğuk savaş sonrası döneme hazırlanmaya çalışan bir zihinsel algı arayışında olan bir dünya. 2001'de 11 Eylül yaşanmış, hemen arkasından AK Parti kurulmuş. Burada ortaya çıkan yeni dünyayı iyi okuyan, iyi anlayan ve Türkiye'nin buradaki yerini iyi konumlandıran, sadece hamaset, hedef ve ideoloji olarak değil, var olan realiteyi de iyi okuyacak bir kadroya ve zihne ihtiyaç vardı. AK Parti'nin aslında geçmişin hatalarından ders çıkartarak, günümüzün de şartlarını iyi değerlendirerek ve bu milletin stratejik kültürünü, stratejik emellerini de, stratejik ruh halini de hesaba katarak oluşturduğu bir formülasyon var. Tabii Soğuk Savaş sonrası dönemde biliyorsunuz Türkiye-NATO… Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki dış politikada rahatlığını hissettiği otomatik pilot durumundan çıkmak zorunda kaldı. O dönem ittifaklar belli, düşman belli, dost belli, hareket alanınız belli. Kaptan pilotu orada otomatik pilota vermişsiniz, gidiyorsunuz dış politikayla, birçok önemli, hayati konuda. Ama dostun, düşmanın, ittifakların, her şeyin değiştiği Soğuk Savaş sonrası dönemde artık otomatik pilot değil, serbest modda, manuel modda gitmeniz lazım. Orada da kaptan önemli. Yani milletimizin en büyük buradaki aslında avantajı da Cumhurbaşkanımızın bir lider olarak ortaya çıkması. Kaptan pilot yerine oturup otomatik pilottan çıkmış olan dış politikayı manuel pilotta yapmanız lazım. Çünkü otomatik pilota bağlayacağınız bir yer kalmadı dünyada artık. O dünya, o dünya değil.
SUNUCU- Otomatik pilot Mekke İttifakı'na götürmezdi herhalde.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Mümkün değil. Yani otomatik pilot… Zaten orası kalmamış, sen zihinsel olarak yaşatmaya çalışıyorsun. Transatlantik İttifakı birçok başkalaşıma uğramış. Sen dost kategorisinden çıkıp medeniyet çatışmaları itibarıyla düşman kategorisine itilmişsin. Hele 11 Eylül'den sonra bu hepten belirginleşmiş. Sen ısrarla zihinsel olarak orada tutmaya çalışıyorsun ama bu olmuyor bir türlü. Yani AB'ye girmeye çalışıyorsun, orada başka türden problemler falan. Bütün hedeflerimizi, yani geçmişten gelen hedeflerimizi aynı anda devam ettirmek ama yeni risk ortamlarını da iyi hesaba katıp gitmek gerekiyor. Tabii bu kolay olmadı. Bakın çok zor oldu. Bunu biz Suriye'de, Irak'ta, PKK ile mücadelede başka konularda çok gördük. Türkiye AK Parti iktidara geldiği zaman zihinsel olarak da yapısal olarak da Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan belirsizlik dönemine hazır değildi. Kurumları da hazır değildi, imkan ve kabiliyetleri de hazır değildi. Bugün şimdi söyleyebiliriz. O zaman devlet çalışanı olsak söyleyemeyiz. “Biz şuna hazır değiliz, biz buna hazır değiliz” diyemezsiniz. Bu devleti yönetmenin adabına aykırı bir husustur ama yıllar geçmiş, birtakım şeylerin artık üstünden değerlendirmesini yapıyorsunuz.
Burada böyle bir imkansızlık karşısında bir liderlik çıkıyor ortaya. İçeride ekonomik ve kalkınmaya ilişkin birikmiş bir yığın sorun var. Altyapı sorunu var. Onları halletmeniz lazım. Demokrasiyle ilgili bir ton sıkıntınız var. Başta bu kimlik inkarı diye ortaya konan konular vardı o dönemde. Başka demokratikleşme sorunları vardı, düşünce özgürlüğü ile alakalı. Dış politikada bir ton sorununuz var. İç politikada sorunlar... Bütün bunların hepsinin aynı anda normal hayatın akışını inkıtaya uğratmadan -insanlar evlenecekler, çocuklar olacak, torunlar olacak, işler olacak, kazanacaklar, batacaklar, yani normal hayattan bunu kastediyorum- normal hayatı inkıtaya uğratmadan, zorlukların, iyiliklerin olduğu bir dünyayı nerede mümkün kılıyorsunuz? Herkesin ateşte olduğu yerde. Kuzeyiniz ateş, güneyiniz ateş, doğunuz ateş, batınız ateş. Her yer ateş ve siz burada, manuel pilotta, pilotun, kaptan pilotun ustalığıyla götürüyorsunuz işi. Şimdi bu AK Parti'dir. Bu AK Parti'dir.
Ben gittiğim her yerde, parti organlarında konuşurken, görevlendirildiğim zaman, oradaki delegelere, üyelere hep aynı şeyi söylüyorum. Buradaki başarı sizin başarınızdır. Çünkü siz size hizmet eden, size başarı getiren, fayda getiren iktidarı sürekli seçtiniz. Cumhurbaşkanımızı tekrar tekrar yönetme makamına getirdiniz. Bu uzun erimli liderlik bize özellikle dış politikada çok büyük stratejik avantaj getirdi. Yani birtakım ittifakları, birtakım dönüşümleri, değişimleri 5 yılda, 6 yılda, 7 yılda yapamıyorsunuz. Uzun yıllar içerisinde aynı iradenin, aynı ittifakın, aynı kadroların beraber hareket edip yani konuları belli aşamalara taşıya taşıya gitmesi gerekiyor. Özellikle bizim bulunduğumuz bölgede, kişisel ilişkilerin ve oluşmuş tecrübelerin inanılmaz etkisi var olayları yönetmede. Dediğim gibi otomatik pilotta değilsiniz.
Hegemondan bir şey beklediğiniz zaman, hegemon size kendi kurumsal kapasitesiyle gelir bir şey yapar, hep bölge öyle olmuş. Ama şimdi bölgede uzun yıllardır yöneticilik yapmış, liderlik yapmış bir şahıs, Cumhurbaşkanımız çıkıyor ve diyor ki: Ben bu ülkede, şu kadar bölgede şu kadar yıldır bir kardeşiniz olarak yöneticilik yapıyorum. Bu ülkenin lideriyim. Benim bu bölge için ve Türkiye için şöyle bir vizyonum var. Ve insanlar bunu dinlediği zaman diyorlar ki, “bu hepimizin menfaatine olan bir şey”. Yani Türkiye'de olanı örnek almak istiyor herkes. Dolayısıyla AK Parti'nin ortaya koyduğu bu vizyonun inkıtaya uğramadan devam etmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanımızın da liderliğinin devam etmesi gerekiyor.
Bu dış politika meselesinde konuşulacak çok konu var. Yani AK Parti'nin ideolojik olarak durduğu yer, tabanın beklentileri ile tabanın yönlendirmeleri ve Cumhurbaşkanımızın liderliği üçgeninde konuşulacak çok konu var. Belki onu başka bir programda yaparız. O biraz daha sosyal ve entelektüel bir konu.
SUNUCU- Sayın Bakanım, çok teşekkür ediyorum. Peki, Mekke Savunma İttifakı ile başladığımız bu programı bitirmek durumundayız artık. Bu İttifakın dostlara güven, düşmanlara da kaygı ürettiğini değerlendiriyoruz. Son bir değerlendirme alalım, yayınımızı kapatalım.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Dediğiniz doğru, dostlara güven… Çok sevinen var. Özellikle İttifakın üyesi olmayıp da buna en az kendileri girmiş kadar sevinen ülkeler var. Bir o kadar da halk toplulukları var. Gerçekten özellikle İslam dünyasından bu konuya çok destek veren var. Batı'dan da destek verenler var, işin aslını bilenler itibarıyla. Yani Orta Doğu'nun insanlık için, uluslararası toplum için sıkıntı üreten, problem üreten bir yer olmaktan çıkıp tam tersine sahip olduğu her şeyle katma değer üreten bir yer olmasının yolu, bu türden yapıcı ittifakların hayata geçmesinden geçiyor ve buna öncelik edenler de takdir ediliyorlar açıkçası. Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye burada liderlikleriyle büyük rol oynadılar. Bize düşen görev, bizim bulunduğumuz makamlarda… Üç ülkenin liderliği tarafından ortaya konulmuş bu siyasi iradenin çok büyük bir bölgesel ve küresel beklenti oluşturduğunun da farkındayız. Bunun altını çok profesyonel biçimde doldurarak adım adım ilerletip işlememiz gerekiyor ve bunu yapmaya da başladık. İnşallah devam edeceğiz.
SUNUCU- Teşekkür ediyorum. Bugün 8 Ağustos 2026. Anadolu Ajansı Editor Masası'nın konuğu Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan'dı. Yayınımız burada sona erdi. İyi akşamlar dilerim.