Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın A Haber'e Verdiği Mülakat, 27 Mart 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TRT Haber’e Verdiği Mülakat, 3 Mart 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın CNN Türk'e Verdiği Mülakat, 9 Şubat 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın Al Jazeera English'e Verdiği Mülakat, 29 Ocak 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın NTV'ye Verdiği Mülakat, 23 Ocak 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TRT Haber’e Verdiği Mülakat, 9 Ocak 2026 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TRT World’e Verdiği Mülakat, 18 Aralık 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın TVNET'e Verdiği Mülakat, 13 Aralık 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Al Jazeera Arabic’e Verdiği Mülakat, 11 Aralık 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın A Haber'e Verdiği Mülakat, 15 Kasım 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın Ülke TV'ye Verdiği Mülakat, 18 Ekim 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın TRT Haber'e Verdiği Mülakat, 4 Ekim 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın MBC Masr'a Verdiği Mülakat, 18 Eylül 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın TGRT Haber’e Verdiği Mülakat, 28 Ağustos 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın NTV’ye Verdiği Mülakat, 25 Temmuz 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın A Haber'e Verdiği Mülakat, 27 Haziran 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TRT Haber'e Verdiği Mülakat, 3 Haziran 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın 24 TV'ye Verdiği Mülakat, 9 Mayıs 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın CNN Türk'e Verdiği Mülakat, 9 Nisan 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın UTV'ye Verdiği Mülakat, 7 Nisan 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Reuters’a Verdiği Mülakat, 4 Nisan 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TV100'e Verdiği Mülakat, 14 Mart 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Al Jazeera Arabic’e Verdiği Mülakat, 26 Şubat 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Bloomberg TV’ye Verdiği Mülakat, 21 Şubat 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın TRT World’e Verdiği Mülakat, 16 Şubat 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Palestine TV'ye Verdiği Mülakat, 8 Şubat 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Anadolu Ajansı Editör Masası'na Verdiği Mülakat, 5 Şubat 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Al Şark TV’ye Verdiği Mülakat, 27 Ocak 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın CNN Türk'e Verdiği Mülakat, 7 Ocak 2025 Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın France 24 English'e Verdiği Mülakat, 20 Aralık 2024
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan'ın A Haber'e Verdiği Mülakat, 27 Mart 2026

SUNUCU- İyi akşamlar.

SUNUCU- A Haber ekranlarından mutlu akşamlar, özel bir röportajla çok değerli bir ismi stüdyomuzda ağırlıyoruz. Dünyanın çok sıcak bir gündemi konuştuğu bu dönemde mesajları çok kıymetli olacak. Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan bizlerle birlikte.

Efendim, hoş geldiniz yayınımıza.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Teşekkür ediyorum.

SUNUCU- Meslektaşım Banu El benimle birlikte bu yayını gerçekleştirecek. Dilersen Banu, ilk soru için sözü hemen sana bırakayım, sonra sorularımızı paylaşalım Sayın Bakanla.

Şimdi bugün 28. günü Efendim savaşın, Amerika Birleşik Devletleri/İsrail-İran savaşını takip ediyoruz. Son bir hafta, on gündür de diplomasi seçeneğinin daha çok konuşulduğu, taraflardan daha fazla açıklamanın duyduğu bir gündemi takip ediyoruz. Önce bir genel değerlendirme yapsanız, nedir son durum? Savaşın gidişatını nasıl okuyorsunuz? Ardından diplomasi seçeneğinin devreye alınabilmesi noktasında Türkiye’nin attığı adımlar ve gelinen noktayı da elbette soracağız size. Buyurun efendim.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii ki. Maalesef bu savaş bütün dünyanın gözü önünde cereyan etmekte; hem bölgemize, hem küresel politikaya çok ciddi yıkıcı etkileri olmakta. Maalesef Amerika'nın ve İsrail'in hukuksuz, uluslararası hukuka aykırı olarak başlattığı bu savaş giderek daha da bölgesel yayılma tehlikesiyle baş başa. Bizim tabii Türkiye olarak başından beri kendimize koyduğumuz birkaç tane ana hedef vardı. Birincisi, mümkünse savaşın çıkmaması, ama çıktı, savaşı durdurmak. İkincisi, savaşın daha genişlemesini, yayılmasını önlemek. Üçüncüsü, Türkiye'yi bu savaşın dışında tutmak. Cumhurbaşkanımız bu konularda çok net vizyon ortaya koydular. Tabii biz de günlük politikaları uygularken, temaslarımızı yaparken, inisiyatiflerimizi geliştirirken bu çerçeve içerisinde hareket ediyoruz.

Esas itibariyle savaştan çok önce Türkiye'nin bölgesel vizyonu, bölgede iş birliğini, çatışmaların çözümünü ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yaklaşımı tam da bu türden tehditleri öngördüğü için kıymetliydi, o yolda ciddi adımlar atılmaktaydı. Ama bu mazisi çok önceki yıllara dayanan özellikle nükleer mesele ve diğer konulardan dolayı olan bu artık birikmiş enerji, bir savaş halinde ortaya çıktı. Tabii bizim dediğimiz gibi savaş çıkar çıkmaz, 12 Gün Savaşı’nda da aslında bu oldu, o zaman da öncesinde ve sonrasında ve esnasında çok çalışmamız olmuştu geçen sene, bu senede çok çalışmamız var, bir numaralı hedefimiz savaşın durması. Bunu yaparken de savaşın daha büyük yaygınlık göstermemesi önemli bizim için. Burada diğer ülkelere sıçramaması, bölgede kalıcı düşmanlıkların ve istikrarsızlıkların oluşmaması önemli. Çünkü bu savaş, İnşallah öyle veya böyle bir noktada biter, ama bölgesel istikrarsızlık, nükleer bomba atılmış gibi, 30 sene 40 sene bir yerde bitki bitmiyor nükleer bombadan sonra, bazı yerlerde savaş olunca toplumlar arasında, kültürler arasında, ülkeler arasında çok ciddi husumetler yıllarca devam ediyor; orada artık iş birliğini, kalkınmayı, refahı esas alacak bir ortam kuramıyorsunuz. Biz bunun olmasını istemiyoruz yani bütün çabamız aslında bunu önlemeye yönelik.

Savaşın aslında ortaya koyduğu tehdidi diğer aktörler de görmüş durumda. Şimdi müzakerelerde bir aşamaya gelindi gibi; en azından müzakereler başladı, Pakistan üzerinden mesaj aktarımı var. Bunu Amerikalılar bizimle de koordine ediyorlar, konuşuyoruz, İranlıları da bu konuda bilgilendiriyoruz. Bugün yine hem diğer tarafla hem İranlılarla uzun görüşmelerimiz oldu. Tarafların nerede durduğunu, hangi türden beklentiler içerisinde olduğunu daha rahat anlamaya çalışıp, uygun mesajları vermeye çalışıyoruz ama şunu söyleyebilirim tabii detaylara girmeden; iki tarafın da şu anki müzakere pozisyonları savaş öncesi müzakere pozisyonlarından farklı ister istemez, hele İranlılarınki çok daha farklı olacak. Çünkü İran savaştan önce müzakereye girerken tam da “bu olmasın” diye giriyordu. Şimdi aslında savaş epey bir noktaya geldi, belli bir yıkımı oldu İran üzerinde de artık müzakereden talep edilenler tabii ki daha farklı olacak. Bu da aradaki arabulucuların biraz daha işini zorlaştıran bir durum ama İnşallah umudumuzu kaybetmeden çalışmaya devam.

SUNUCU- Efendim, ilk gününden bu yana biz haber deyimi olarak bir mekik diplomasisi gördük Türkiye'den. Son olarak Pakistan Dışişleri Bakanı da bu ifadeyi kullanmıştı. Hem Mısır'ın hem Türkiye'nin devrede olduğu, Pakistan'la ilgili süreçte konuşulmuştu. Bu noktada, siz de az önce dile getirdiniz, tarafların öncelikle çok maksimalist talepleri vardı, Amerika'nın “15 Madde”, İran'ın “5 Madde” gibi açıklamaları vardı. Geldiğimiz son noktada tarafların talepleri ne yönde gerçekleşip karşılanabilir, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yoksa bu gerilimi tırmandıracak bir süreç mi? Zaman zaman İran tarafından “bir zaman kazanma olarak” da değerlendiriliyor Amerika'nın talepleri. Siz sürekli görüşüyorsunuz elbette taraflarla, talepler noktasında o değişimden söz etmiştiniz. Hangi noktada o değişim gerçekleşiyor, var mı paylaşabileceğiniz bilgiler?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi, müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır, burada haliyle ilk pozisyonlar biraz yukarıdan tutulur ki daha sonra müzakeresi yapılsın diye. Bence bazı taleplerin yukarıdan tutulması aslında burada alışılmadık bir durum değil, yani bu yönetilebilir bir alan. İran'ın buna vereceği cevapta da, o da yukarıdan tutacak. Benim iki tarafa da ifadem; “Bu açılış pozisyonlarını çok fazla ciddiye almayın, ama gerçekte bir niyet varsa iki tarafta da, onlar muhakkak bir yerde buluşturulabilir.”

Burada önemli olan, müzakerenin devam etmesi, tarafların müzakereden çekilmemesi, sahici olması ve birbirlerine güvenmeleri. Tabii, İran haklı olarak inanılmaz bir güven kaybı içerisinde Amerika'ya karşı. Daha önce müzakereler olurken iki defa bir savaş durumu oldu, şimdi üçüncüsünde ne olabilir durumu var. Biz diyoruz zaten, korkulan savaştı o var ama şu anda bunu durdurmak önemli, Amerikalılar da bu noktada isteklilik gösteriyorlar. Ama öngörülemez problemler çıkabilir mi? Tarafların niyetlerinden bağımsız olabilir, o konuda da bizim bazı düşündüklerimiz… ama belki şu anda onu çok fazla ifade etmeye gerek yok. Burada hem Cumhurbaşkanımızın hem bizim taraflarla yoğun temasımız da var. İnşallah ifade ettiğim gibi, bunun bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz. Tabii, Pakistan sağ olsun merkezi bir rol oynuyor; Mısırlı arkadaşımla günde herhalde dört defa, beş defa konuşuyoruz, sürekli konuşuyoruz, onlarla da görüş alışverişinde… Bölgedeki diğer ülkelerle çok fazla konuşuyoruz, Avrupalılar çok fazla arıyorlar. Güzel olan şu, tıpkı Gazze Savaşı’nda olduğu gibi, bütün dünyanın aslında beklentisi, bu haksız savaşın bir an önce durması ve olumsuz etkisinin artık son bulması. Onu bizim, birkaç tane kilit ülkenin, bir pratiğe dönüştürmesi gerekiyor.

SUNUCU- Şimdi siz bir Körfez turu da yaptınız Efendim malum, füzelerin gölgesi altında gerçekleşti bu tur. Hatta Riyad'da mevkidaşınızla toplantı halindeyken Patriot’ların havalandığı, patlamaların yaşandığı dakikalara da sahne oldu Riyad. Nasıl bir ortam vardı bölgede? Elbette, mevkidaşlarınız dışında insanlarla da hasbihal etme imkanınız olmuştur, nasıl bir ruh hali var, nasıl bir atmosfer var?

Şimdi siz az önce de dediniz ya, “Başka ülkelerin de savaşın içine çekilmesini önlemeye gayret eden bir Türkiye görüyoruz.” Tabiri caizse, direkten dönen ülkeler olmuştur Türkiye'nin katkılarıyla. Belki bu noktada da bazı bilgileri paylaşırsınız bizimle.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii bizim üzüldüğümüz nokta, maalesef bölge adım adım İsrail'in senaryosunu yazdığı bir oyunun içine çekilmekte. Özellikle hatırlayacak olursak, 7 Ekim'den hemen sonra biliyorsunuz İsrail'in ilk zamanlarda dillendirdiği, sonra vazgeçtiği bir politikası vardı; özellikle Lübnan'ı, Suriye'yi, arkasından İran'ı ve Irak'ı hedef alan eylemler yapacağını Gazze meselesini hallettikten sonra, bunu bir müddet deklare etmişti, sonra orada sessizliğe gitti ve birebir bunları uygulamaya başladı. Şimdi geldiğimiz noktada, aslında İran'a savaş açılırken İsrail yayılmacılığı üzerinden bölgede çok kalıcı, bölgedeki Müslümanların artık bir daha bir araya gelmesini neredeyse çok zor hale getirecek bir fitne tohumunun da maalesef atıldığını görüyoruz. Bizim Türkiye olarak bir numaralı hedefimiz, bir defa bu fitnenin ortaya çıkmasını önlemek. Onun için en başta İran'a bizim telkinimiz de olmuştu, 12 Gün Savaşı’nda saldırıya uğradığında, Körfez ülkelerine ve etraftaki ülkelere bir şey yapmamıştı, burada da hedefi orasıydı.

Şimdi, ben bölgeye gittiğim zaman gördüğüm şu oldu; bölge ülkeleri, biz çok farkında değiliz, bizim şu anda tabii ağırlıklı noktamız Amerika ve İsrail'in İran'a yaptığı saldırı ve askeri tesislerindeki, kritik tesislerindeki yıkım, zaman zaman sivil hedeflerin vurulduğunu da görüyoruz okulda olduğu gibi. Ama Körfez'deki o 6-7 ülke, açıkçası bunlar kendi yıkımlarıyla baş başalar. Yani şu ana kadar bana dedikleri, hepsini topladığımız zaman; Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, BAE, 8 bin civarında füze ve SİHA atılmış durumda o ülkelere, hem de Ramazan ayında. Tıpkı nasıl Amerikalılar ve İsrailliler İran'a atıyorsa, onların tepesine de bu füzeler yağıyor. Tabii oradaki temel hava, çok olumlu bir hava değil. Biz Türkiye olarak nasıl İran'a bir tavsiyede bulunuyorsak, onlara da tavsiyemiz toplantı esnasında, “Aman sabredin, bir reaksiyon göstermeyin. Bu reaksiyon daha sonra uzun süreli kalıcı unsurlar bırakır. Bu da tam İsrail'in istediği bir senaryo, İslam ülkelerinin bölgede birbiriyle uzun süreli bir kavgaya girmesi, aman diyeyim bunu yapmayın”. Hem İran'a tavsiyemiz hem diğer ülkelere tavsiyemiz, İsrail'in bu oyununa gelmemeleri yönünde, biz bütün perspektifi buradan kurduk. Onun için de zaten İsrail'in hedefi oluyoruz sürekli, bu oyunu görüp bozmaya çalıştığımız için.

Oradaki psikoloji “Biz saldırı altındayız, bu saldırıya cevap vermemiz gerekiyor” ve giderek daha şahinleşen… İran'a çok yardım yapmış ülkeler bile açıkçası bu noktaya gelmiş durumdalar. Biz orada bunun böyle olmaması gerektiğini, resmin büyük tarafına bakılması gerektiğini, başlangıç sebeplerinin olduğunu hep hatırlattık. Bizim dışımızda onu hatırlatan da pek olmuyor, Pakistan'la biz orada açıkçası… Ama ülkeler haklı olarak kendi yedikleri füzeleri ve bombaları gördükleri için ve halklarına yönelik bir hesap vermeye de zorlanıyorlar, çünkü sürekli bir alarm var, sürekli bir sığınaklarda olma durumu var halk arasında. Biz onu mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışır bir izlenim içerisindeydik.

Riyad'daki toplantı zaten tek gündemle toplandı, biz davet edilirken de, kendilerine yapılan saldırıyla alakalıydı. Bizim yaptığımız orada, esas itibariyle bu kendilerine yönelik saldırının aslında bir boşluk içerisinde olmadığı, Amerikan ve İsrail saldırganlığıyla başlayan daha büyük bir resmin yansıması olarak bunun olduğu, her ne kadar biz bunu haksız bulsak da, Türkiye olarak bizim pozisyonumuz, hiçbir şekilde provoke etmeyen bu ülkelere saldırılmamasıydı. Hem İran'ın stratejisine hizmet etmiyor hem de bölgede uzun vadeli İsrail'in daha fazla işine gelen bir ortam hazırlıyor yani bunun olmaması gerekiyor ama oradaki psikoloji açıkçası bu şekildeydi.

Daha sonra biliyorsunuz Suudi Arabistan'dan sonra, hatta biz oradayken füzeler atıldı Riyad'da. Halkın nasıl paniklediğini görüyorsunuz, insanların gündelik hayatını nasıl etkilediğini görüyorsunuz, onların kendi anılarını dinliyorsunuz. O aslında böyle bir askeri enstalasyona atılan bir füze vesaire gibi olmuyor, bir defa bir ülkeye bir füze attığınız zaman bütün ülkede alarm veriliyor, bütün bölgede alarm veriliyor ve hava savunma sistemleri en yakın neredeyse oradaki çalışıyor ve şehrin üzerine bunlar düşüyor. Tabii halkta o savaş psikolojisi hep oluyor; yani bunun bir gün, iki gün, üç gün değil sürekli olduğunu ve yüzlerce füzenin bu şekilde bir ülkenin üstüne düştüğünü gördüğünüz zaman tabii başka oluyor. Biz her zaman için onları sağduyuya, sabırlı olmaya telkin ettik. Yani onlar tabii bizim sözlerimizi dinliyorlar, şu ana kadar da sabrettiler sağ olsun ama bazıları daha farklı davranabiliyorlar, bazıları farklı yorumlar getiriyorlar, bize ne kadar düştüğü değil, “Size 50 tane gelse ne yapacaksınız, 60 tane ne yapacaksınız?” gibi şeye giriyorlar. Dolayısıyla böyle aslında daha kompleks bir durum var.

Daha sonra Katar'a gittik, Katar'da da tam ben basın toplantısındayken yine alarm çaldı, yine füze meselesi. Ondan sonra Birleşik Arap Emirlikleri’ne gittik; orada da görüşleri aldık, dinledik, Cumhurbaşkanımızın mesajlarını ilettik. İran’la zaten her gün temas halindeyiz, olanı biteni görüyoruz, alıyoruz. Yani bizim bölgeye yönelik kapsayıcı bir çözümü getirme vizyonumuz var ama bunu pratiğe geçirmede daha fazla iş birliğine ihtiyacımız var ve şartlar giderek daha da aslında karmaşık hale gelmiş durumda. Ama çok şükür, en azından biz öncelik, sonralık sırasını burada görüyoruz, ama dediğim gibi İnşallah bölgesel yayılmayı burada görmeyiz, o savaşı biraz daha sıkıntılı hale getirir. Şu anda müzakereler bir zemine oturursa İnşallah iyi bir haber alırız, bütün gayretimiz bu yönde.

SUNUCU- Efendim, siz hem ülke olarak hem şahsınızda bu süreçleri yönetmiş, takip etmiş bir kişi olarak bir zamanlama öngörüyor musunuz? Örneğin, barışa ulaşılabilmek için Amerikan Başkanı’nın bir 6 Nisan açıklaması vardı, oraya kadar özellikle elektrikle ilgili bir süreçlerle bir saldırı gerçekleştirilmeyeceğini söyledi. Bu süreç içerisinde bir barış mı öngörülür, yoksa daha uzun bir savaş mı devam edebilir? “Yayılma riski” dediniz, özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’nin çeşitli açıklamaları geliyor, Amerika tarafında, İsrail tarafında bir sürece katılabilmek, yayılmadan bahsediyoruz. Bunlara dair öngörüleriniz ne yönde, tecrübeleriniz ne söylüyor Efendim? Ne zaman ve nasıl bitebilir, barış nasıl gelebilir?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN Barışın, ifade ettiğim gibi, gelmesi konusunda her tarafın niyetini okuyabiliyoruz, bu konularda aslında hiçbir tarafta problem yok bence niyet konusunda şu aşama itibariyle. Bir aktör hariç, İsrail. İsrail'in Amerikan siyaseti üzerindeki yapısal etkisini kullanmaya devam etmesi ve bu konuda bölgenin geleceğine ilişkin farklı bir hesap ve arayış içerisinde olması, mevcut savaşın gidişatından çıkardığı dersler ve yaptığı analizlerle eğer daha fazla suistimal edilebilecek yerler, kanatılabilecek noktalar bulduğunu düşünürse buradan bu yola devam eder. Yani barışın önündeki şu andaki en büyük engel, İsrail'in durduğu yer. Burada Amerika, biliyorsunuz seçime gidecek, büyük bir tepki altında bu konuda, ilk başta söylediği askeri hedefler yerine getirildikten sonra savaşın devam ettirilmesine ilişkin gerekçeyi de kimse anlayabilmiş değil, bir gerekçe değiştirmesi lazım. Onun için şu anda barış arayışları da bir noktada aslında devam ediyor. Başta biliyorsunuz, “Geçen seneki savaşın ilan edilmiş hedefleri nükleer kapasitenin yok edilmesiydi, bu yapıldı 12 Gün Savaşı’nda” diye bir deklarasyonda bulundu. Bu sefer de başlanırken füze ve askeri sanayii altyapılarının yok edilmesiyle ilgili bir hedef deklare edildi kamuoyuna. Bunun da yerine getirildiğine ilişkin büyük ölçüde bir izahla karşı karşıyayız. Dolayısıyla, onların kamuoyu ve dünya kamuoyu da soruyor: “Madem böyle bir şey var, bütün dünyaya negatif çok ciddi ekonomik geri dönüşü olan bu savaşı niye devam ettiriyorsunuz?” Oradaki o baskı var. Fakat sorun, Gazze meselesinde olduğu gibi ve diğer konularda olduğu gibi, dünyanın İsrail üzerinde bir baskı mekanizması uygulayamaması. Burada tabii Amerika'nın eğer İran'la bir anlaşmaya, müzakereye varacaksa İsrail üzerinde çok ciddi bir etki kullanmayı da göze alması gerekiyor. Burada kim kimin bileğini bükecek, onu göreceğiz, ben bu yapısal sorunu tabii ki ifade etmek zorundayım. Bakalım.

SUNUCU- Evet şimdi siz de işaret ediyorsunuz, Cumhurbaşkanımız daha dün ifade ettiler: “Gözünü nefret ve kin bürümüş soykırım şebekesi güya dini argümanların arkasına sığınarak coğrafyamızı büyük bir felakete doğru sürüklüyor.” dedi Sayın Cumhurbaşkanı ve ekledi, “Kardeş halklar arasında husumeti büyütecek, Siyonizm’in bölgemizi hedef alan Böl-Parçala-Yönet planlarına lojistik destek verecek her türlü eylemi reddediyoruz.” ifadesi de şüphesiz ki son derece önemliydi, siz de zaten İsrail'e dikkat çekiyorsunuz.

Şimdi, İsrail en başından bu yana savaşın esas sorumlusu. Sadece Türkiye'de değil, Amerika Birleşik Devletleri'nde de bunun bir din savaşı olduğunu ifade eden pek çok isim gördük, aralarında Senatörler de var. Zaten İsrail'in eli kanlı Başbakanı da bunun bir din savaşı olduğunu saklama ihtiyacı bile duymuyor. Şimdi, Amerika Birleşik Devletleri eğer İsrail tarafından ikna edilmiş ya da mecbur bırakılmış ise ve bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri'nin diplomasi sürecini işletmeye başlayacak bir inisiyatif içerisine girdiğini de değerlendirecek olursak, İsrail'in karşı olduğu bir barış Amerika Birleşik Devletleri tarafından tesis edilebilir mi, ne dersiniz bu hususta?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Güzel bir soru. Bu Amerika'nın kendi siyasal sisteminde yapısal bir sorun, yani kim kimi ne kadar yönetiyor ne kadar etki edecek onu göreceğiz. Burada tabii her şey uluslararası kamuoyunun önünde cereyan ediyor. Bir de Gazze'den bu yana şöyle bir fark var; İsrail'in aslında siyaset üzerindeki etkisi, aslında ortaya koyduğu manipülasyon giderek daha fazla ifşa edilmiş, deşifre edilmiş durumda. Yani Amerikan sağı da bunu artık kendi içinde çok ciddi bir şekilde tartışıyor. Bu artık halk arasında dillendirilen bir komplo teorisi olmaktan çıkmış, entelektüellerin gerekçeleriyle beraber ortaya koyduğu ciddi bir husus haline gelmiş durumda. Dolayısıyla, İsrail burada bu kadar deşifre edilmişken, İsrail'i destekleyen özellikle Evanjelist tabanın giderek daha fazla ses çıkarmaya başladığını da göreceğiz ki nitekim de onu görüyoruz.

Bu, Amerikan sisteminde bizim aslında gözetlemeye devam edeceğimiz bir iç siyasi mücadele olacak. Amerika burada böyle bir vesayetten kurtulabilecek mi, kurtulamayacak mı? Yani böyle bir sorunu var. Amerikan siyaseti büyük bir vesayet altında esas itibarıyla. Bundan kurtulacak mı, kurtulmayacak mı, onun mücadelesi var. Bazı siyasetçiler vesayet altında olduklarını kabul etmiyorlar, bazıları İsrail'in vesayetinde olduğuna ilişkin çok ciddi izah getirenler var, açıklama getirenler var, bunu göreceğiz. Bu mücadele devam eden bir mücadele sistem içerisinde. Tabii bunun yansıması olarak sadece İran'daki müzakere değil, aslında Gazze, Suriye, Filistin Devleti’nin geleceği vesaire, bu konular da aslında şekillenecek kendi içinde.

SUNUCU- Bugün aslında bu yayına katılmadan önce, hatta biz bu yayını anonsladığımızda izleyicilerimize son dakika bilgileri de gelmeye başladı. Sizin yoğun bir diplomasi trafiğinde bulunduğunuz, özellikle telefon görüşmesi gerçekleştirildiği kamuoyuyla da paylaşıldı. O telefon görüşmelerinden nasıl bir sonuç çıktı? Pakistan'la ilgili, İslamabad'la ilgili bir özellikle Amerikan basınında hafta sonu barış masasının kurulabileceğine yönelik çeşitli iddialar vardı. G7 Zirvesi kapsamında Amerikan Dışişleri Bakanı'nın da Avrupa'ya geldiğini biliyoruz. Kamuoyuyla, bizlerle, izleyicilerimizle paylaşabileceğiniz noktalar var mı? Bugünkü görüşmelerinizde nasıl bir intiba oluştu sizde? Barışa mı ya da ateşkese mi yakınız? Sizin öngörüleriniz ne yönde olur Efendim? Paylaşabilecek noktalar neler?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İfade ettiğim gibi, şu anda mesaj trafiği devam ediyor. Tarafların bana emanet ettiği konuları burada söylemem uygun düşmez, ama zor işleyen, sancılı işleyen, sıkıntıları çok olan bir süreç var. Sebeplerini izah etmeye çalıştım. Ama birilerinin bu mücadeleye sürekli devam etmesi gerekiyor, bu diplomatik yoğunlaşmayı yapması gerekiyor, biz bunu bütün seviyelerde yapmaya çalışıyoruz. Bizim aslında planlı bir toplantımız vardı. Bunu ilk başta Türkiye'de yapmayı düşünüyorduk: Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan toplantısını. Fakat Pakistanlı kardeşimiz ülkesinde kalmak zorunda kaldığı için onu Pakistan'a kaydırdık. Belki hafta sonu orada bir araya geleceğiz. Özellikle, yürüyen bu savaştaki müzakere meselesi nereye gidiyor, bu dört ülke konuları nasıl değerlendiriyor, neler yapabilir?

SUNUCU- Dışişleri Bakanları düzeyinde mi olacak?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet, Dışişleri Bakanları.

SUNUCU- Bu dört ülkenin Dışişleri Bakanları hafta sonu Pakistan'da buluşabilir. Böyle bir niyet beyanı mı?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet, bugün o konuda bir şeyimiz oldu.

SUNUCU- Sürpriz bir sayı artışı beklemeli miyiz? Yani dört ülkenin yanı sıra başka temsilciler de katılacak mı?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yok.

SUNUCU- Bir noktaya ek olarak sormak isterim, özellikle bu sürecin öncesinde, savaşın öncesinde, Umman'da yürütülen süreçle ilgili, Türkiye de ismi geçen ülkelerden biriydi ve Türkiye'de yapılmış olsaydı -uzmanların yine analizleri bunlar- “savaş çıkmayabilirdi” noktasında açıklamalar var hem Türkiye'nin tecrübesi hem de taraflarla ilişkisi... Siz bu noktada geriye dönüp baktığımızda, böyle olsaydı -elbette sormak ya da konuşmak çok zor ama- ne dersiniz, Türkiye'de gerçekleşmesi ya da bundan sonra arabuluculuk ya da ateşkesle ilgili süreçlerin Türkiye'de olması daha önemli bir adım olarak değerlendirilebilir mi? Ne dersiniz yorumlarınızda?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ben orada şunu ifade edeyim: Bizim aslında getirdiğimiz teklifin can alıcı kısmı nerede yapılacağından ziyade, kurduğumuz mekanizmanın nasıl olacağıydı. Biliyorsunuz, kıymetli meslektaşım Abbas Arakçi beni ziyarete geldiğinde Amerika ile müzakereler kilitlenmiş durumdaydı, çünkü Amerikalılar dört tane konuyu aynı anda tartışmak istiyorlardı; İranlılar “Ancak ikisini tartışırız, diğer ikisine girmeyiz” diyorlardı. Onun üzerine de Amerikalılar askeri harekat hazırlığına başlamışlardı. Cumhurbaşkanımızın müdahalesi, aradaki arabuluculuklar vesaire, biz Ocak ayının sonuna doğru olması mümkün harekatı bir nebze durdurduk. Hatta o günlerde dedik “Biz önümüzdeki günlerde çok acil bir şey beklemiyoruz” diye. Daha sonra olayın müzakere zeminine dönmesi için biz bir şey getirdik. Dedik ki Abbas Arakçi geldiğinde “Biz Gazze'de bir yöntem geliştirdik, sekiz ülke bir araya geldik, Amerika’yla masaya oturduk, böyle bir sorun var, bu sorunu beraber çözelim hem sizin lehinize hem bizim lehimize” ve oradan bir mesafe almaya doğru gitmeye çabalıyoruz. Aynı yöntemi burada da kullanabiliriz. “Zaten iki konuyu sen Amerikalılarla konuş; biz onu Amerikalılarla konuşuruz. Geri kalan iki konuyu da sen bölge ülkeleriyle konuş; zaten bölgenin sorunu ağırlıklı olarak bunlar”. Biz bölge ülkeleri olarak bu konuyu kendi içimizde hallettiğimiz zaman, Amerikalıların da bu konuda çok fazla bir şey söyleyecek hali kalmaz. Artı sekiz ülke, bölge ülkeleri konunun içindeyken Amerika'nın askeri harekata girişmesi daha zor olur. Ama Umman örneğini daha önce gördük, çok saygın ve aziz bir millet, gerçekten çok değerli insanlar, ama onların hukukunun çiğnenmesinde çok fazla kimse bir zarar görmedi. O yaşanmış bir örnek. Ondan da hareketle biz bunu söyledik. Bizim getirdiğimiz bu teklif hayata geçseydi, Allah-u alem, ben netice alınabilir diye açıkçası düşünüyordum, çünkü aslında karşı taraf da buna şey yapmıştı ama o dönem İran'ın da kendi içinde çok ciddi şeyler var, karar alma mekanizmalarında farklı yöntemler var. Bir de bu türden aslında temel fikirlerin kabulü sistem içerisinde hemen mümkün olmayabiliyor. Benim o dönem sadece bir şey olmuştu İranlı kardeşlerimize, ben yıllardır müzakerelerin içerisinde bulunduğum için hep, 20 yıla yakındır İran konularıyla sürekli uğraşıyorum, aktörlerin hepsini tanıyorum, yıllardır beraberiz, sistemin işleyişini de biliyorum. Amerikalıların da mevcut durumdaki şeyini biliyorum. Orada, mesela biraz belli kararlar çabuk alınsa belli konulara daha seri vaziyet etme imkanı olabilir. Ama bu dediğim gibi, kendi iç mekanizmalarıyla alakalı bir konu. Bize düşen dost olarak sadece en iyi tavsiyeyi vermek, en iyi yolu göstermek. Biz bütün samimiyetimizle hep bunu yaptık. Olabilir miydi? Olabilirdi ama olanda hayır vardır diyelim.

SUNUCU- Bu noktada tavsiyelerinizi Pakistanlı mevkidaşınıza olası bir Pakistan buluşması için ilettiniz mi? Siz “Yer önemli değil, yöntem önemli” demiştiniz. Bu yeni süreçte bu yöntem ele alınabilir mi? Pakistanlı mevkidaşınızla eminim görüşüyorsunuz; siz de söylediniz. Ne dersiniz, bu yöntem önümüzdeki süreçte uygulanabilir mi?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Belli oranda aslında uygulanabilir de bir ülke değil, iki ülkenin de yandan destek verdiğinin deklare edilmesi, herkesin kolektif çaba göstermesi… Ama bu tabii konular; şimdi 15 madde, karşı taraf başka konular; oradaki, tartışma konusundaki, yapısal mevzular, onlar başka bir mevzu. Ben şu aşamada arabulucuların içeriklere çok fazla müdahale ettiğini düşünmüyorum, çünkü çok erken bir dönem, tartışma aşamasına geçilmedi, sadece bir tarafın talebi diğer tarafa iletilmiş durumda, diğer taraf da kendi cevabını buna iletecek ve pozisyonlar görüldükten sonra arabulucular, bu pozisyonlara ilişkin eğer uyuşmuyorlarsa, kendileri daha yaratıcı fikirleri, çözümleri varsa, orada devreye girme imkanları açıkçası oluyor. Biz ilk başta hep şeye uğraştık: “Bu işi nasıl harekete geçiririz?” diye açıkçası. Şimdi harekete geçirdik. O zaman birtakım şeylerimiz vardı; çok yoğun trafik vardı. Savaşın ilk gününden itibaren çok yoğun trafik oldu ki bir an önce müzakereler başlasın, bir noktaya gidelim, en azından bir mesaj trafiği başlasın; bu bir niyet beyanı olsun. O noktada dediğim gibi, uluslararası kamuoyunda çok ciddi bir beklenti var, istek var, ama bu isteğin bir pratiğe dönüşmesi gerekiyor. Biz de o noktada elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.

SUNUCU- Tam da bu noktada bu konuyu biraz açmakta fayda var diye düşünüyorum. Şimdi Türkiye krizlerin çözümü noktasında, arabuluculuk noktasında karnesi ortada olan bir ülke, kuşkusuz en başarılılardan biri. Bu kriz, Hürmüz’ün de kapatılmasıyla birlikte, bu savaş dünyanın pek çok noktasındaki ülkelerin ve toplumların hayatını bile etkileyebilecek bir noktaya geldi. Yani, bazı ülkelerde yedi günlük benzin kaldı deniyor, çok sıcaklarla boğuşan ülkelerde klimalar çalıştırılmıyor, Avrupa’da bazı ülkelerde kota koymuşlar, istediğiniz kadar benzin alamaz vaziyete gelmişsiniz. Acaba Türkiye’nin kriz çözümü noktasındaki karnesinden de hareketle Doğu Asya’dan ya da Avrupa’dan muhataplarınız sizi arayıp bir şeyler soruyorlar mı, danışıyorlar mı, sizi cesaretlendiriyorlar mı ya da umut etmek adına bu krizin çözümü noktasında sizden bir şeyler duymaya çalışıyorlar mı? Ben çok merak ediyorum açıkçası.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi Avrupa'daki bütün meslektaşlarımız tekrar tekrar aradılar. NATO üyesi Avrupa'da olmayan ülkelerin Dışişleri Bakanları tekrar tekrar aradı. Rusya, Çin ve diğer Asya'daki arkadaşlarımız sürekli arıyorlar. İki tane husus: Birincisi, “Ne oluyor, Türkiye olayı nasıl görüyor?” Yani olanı anlamaya çalışıyorlar ve olanı anlamada ve izah etmede de en objektif aktörlerden Türkiye'yi görüyorlar ve onun için bizim olayla ilgili görüşümüze başvuruyorlar. İkincisi, “Nasıl durdurabilirsiniz, ne yapıyorsunuz, umutlanmalı mıyız, umutlanmamalı mıyız?” Yani, ifade ettiğiniz gibi, herkesin kendi ekonomisine, iç politikasına ciddi maliyetler getiren, yükler getiren bir noktada. Herkes kendi ayağını yorganına göre uzatacak, o yorganın ebadı ne olacak? Şimdi onu hesaplamaya çalışıyor herkes. Hiç kimse panik havası vermek istemiyor, kendi toplumuna bunu yansıtmıyor, ama Avrupa'da, Asya'da birçok ülkenin esas itibarıyla ifade ettiğiniz gibi özellikle enerji krizinden kaynaklı sanayi maliyetlerine yansıyan, tüketici fiyatlarına yansıyan çok ciddi ekonomik problem alanlarının olduğunu görüyoruz. Şu anda basınç noktaları oluşuyor. Yani tam bir ayını yeni tamamlayacak olduğu için savaş belki uzun vadeli bir kriz satın alımına gitmek de istemiyor piyasalar, devletler bunu biraz baskılıyorlar, reel piyasalarda biraz daha gerçekçi bir yaklaşım var. Bankalar biraz daha farklı davranıyorlar, sessiz sedasız. Ama esas itibarıyla ülkeler bu görüntüyü vermek istemiyorlar. Dolayısıyla gerçek resim nerede, onu bizden duymak istiyorlar; görüşlerini paylaşıyorlar. Birçoğu sağ olsun, Avrupa'daki büyük ülkeler, Çin, Rusya “Beraber bir şey yapabilir miyiz?” bu konuda teklifleri oluyor: “Bir arabuluculuk veya çözüme katkı noktasında beraber neler yapabiliriz?” O noktada yoğun öneriler, teklifler geliyor. Hepsiyle görüşüyoruz, onların görüşlerini biz de alıyoruz. Bu türden bir niyet birliğinin, görüş birliğinin olduğunu görmek de esas itibarıyla bizim tabii sırtımıza daha fazla yük bindiriyor; omuzlarımızda daha fazla mesuliyet hissediyoruz. Genel manada bu noktada çok yoğun bir diplomatik trafiğimiz var, inanılmaz.

SUNUCU- Bu noktada Hürmüz ile ilgili gelişmeyi sormak isterim, bağlantılı olduğu için. En önemli başlıklardan biri, Efendim, Hürmüz olarak görünüyor; Hürmüz Boğazı'nda bir geçişle ilgili. Bugün de yine Devrim Muhafızlarının bir açıklaması vardı; “kapandı, kapanmadı.” Türkiye'ye yönelik de açıklamaları oluyor. Bazı gemilerin geçebildiğine yönelik İran tarafından açıklamalar var. Ama “Hürmüz Koalisyonu” adında da bazı ülkelerin bundan sonraki sürece dahil olabileceklerine yönelik açıklamalarını da gördük geçtiğimiz günlerde. Türkiye burada hangi noktada Hürmüz’le ilgili gelişmelerde? Bundan sonra Hürmüz'ün statüsünün bile tartışıldığı bir süreç var tarafların taleplerine baktığımızda. Türkiye nerede duruyor, nasıl bakıyor sürece? Hürmüz’le ilgili böyle bir adım olursa Türkiye nasıl bakar? Yorumlarınız kıymetli olacak, çünkü çok ciddi bir ekonomik -az önce söylediniz onu- maliyeti var özellikle Hürmüz’ün tüm dünyaya. Banu da değindi az önce uzak Asya ülkelerindeki problemlerle ilgili. Ne dersiniz Efendim?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Hürmüz Boğazı’yla ilgili de aslında şu anda iki alanda var olan pratik birkaç sorunun çözümüyle ilgili bazı gemilerle alakalı sorunlar var, onlara ilişkin çalışmalarımız var. Bir de kalıcı çözüm nasıl olur? Zaten bu da ateşkesin ve barış anlaşmasının bir parçası olacak. Hürmüz Boğazı'nda bir de Avrupa'da Amerika'nın başlattığı başka bir tartışma var: “Buradaki sorunu aşmak için de eğer barış olmazsa ve bir askeri imkan gerekecekse, bunu nasıl mobilize edeceğiz, nasıl bir ittifak oluşturacağız?” Ülkelere yönelik bir çağrısı var.

Şimdi Avrupa'da şöyle bir yaklaşım görüyoruz: Birçok ülke tabii buradaki krizden etkilendikleri için İsrail-İran-Amerika savaşını Hürmüz Boğazı'ndaki krizden ayrı tutup, çünkü ülkeler kamuoylarından gelen tepkilerden dolayı Amerika'nın ve İsrail'in yanında yer almak istemiyorlar bu savaşta İran'a karşı. Ama diğer taraftan Hürmüz’le ilgili sorunu ayrıştırma eğilimi başladı, yani “Buradaki trafiğin açılması gerekiyor” yönünde. Orada bazı ülkelerin söylemde de olsa bir destek verebileceğine ilişkin bazı yeni söylemler geliştirdiğini görüyoruz.

Bir de Amerika'nın tabii görüşmeler esnasında, ufak miktarlarda da olsa belli bayrak taşıyan ülkelerin buradan gemilerinin geçmesine izin verilmesinin bir iyi niyet göstergesi olacağını da ifade ettikleri konular oldu. O noktada İran'ın aslında pozitif cevabı oldu, açıkça ifade etmek gerekirse. Türk gemileri de bu konuda belli noktada istifade edebilir dendi. Ben burada daha fazla açıkçası detaya girmek istemiyorum, şimdi bugünlerde de bir paket üzerinde çalışıyoruz taraflarla beraber. Ama önemi ortada, getirdiği etki ortada ve inşallah bunun çözümü de sulh yoluyla, diyalog yoluyla, diplomasi yoluyla olur, güç kullanımına gerek kalmaz. Bu şimdi ülkelerin geri kalanı eğer sorun uzun sürerse, ağır ağır İran karşıtı çok daha geniş başka ülkelerin de katıldığı bir koalisyona doğru gidecek Hürmüz'de.

SUNUCU- Somutlaştıralım diye soruyorum, çok detaya girmeyeceksiniz anladığım kadarıyla, Hürmüz'de hala Türk gemileri var ve bunların Körfez’den çıkarılması için Türkiye'nin girişimleri de devam ediyor.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet.

SUNUCU- Doğrudur, tamam.

Statüsüyle ilgili Efendim, tartışmalar da var. Özellikle İran'ın oradan geçen gemilerden para alınması ya da Süveyş Kanalı benzeri bir yapıda olması, Amerika'nın tersi bir çalışması var. Bu noktada Türkiye'nin görüşü eski statüsünün devamı mı Hürmüz Boğazı için?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi şöyle: Bakın, dünya enerjisinin yüzde 20'sinin geçtiği bir yerden bahsediyoruz. Hürmüz Boğazı uzun bir boğaz, yani geçit kısmında İran var, ama diğer tarafında Umman var; bir kısmında, hemen arkasında Birleşik Arap Emirlikleri var, sağında-solunda diğer Körfez ülkeleri var. Şimdi bütün ülkelerin aslında bir oydaşmasına, ortak anlayışına ihtiyaç duyulan bir durum, tabii tek bir ülkenin ortaya koyduğu görüşle oluşması mümkün değil. Bir de uluslararası ticareti tamamıyla etkileyen bir noktada. Burada uluslararası ticaretin baktığı nokta ve aktörlerin baktığı nokta, oradaki geçişin engelsiz olması. Teorik konuşuyorum; şarta, ücrete bağlanma ayrı, ama “engelsizlik” kavramı önemli, yani bir engel olmaması, fiziki engel olmaması, orada enerji akışının, gemi akışının öngörülebilir şekilde gitmesi. Sadece petrol ve gaz değil, aynı zamanda çok fazla petrol yan ürününün, amonyağın, gübrenin oradan geçtiğini görüyoruz. Aynı zamanda, Körfez ülkelerine gıda maddelerinin ve diğer tüketici maddelerinin de gemilerle dünya pazarlarından oradan getirilip verildiğini görüyoruz.

SUNUCU- Tersine bir akış da aslında.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii. Şimdi gittiğim ülkelerde gördüm Körfez'e geçen hafta, özellikle bana Büyükelçilikteki diplomat arkadaşlarımın yaptığı brifinglerde verdiği hususlardan biri de, çok deklare edilmemekle beraber gıda fiyatlarında giderek bir artışın olduğu, çünkü ithal edilen gıdalar artık başka yollardan geliyor. Özellikle şimdi Türkiye bu noktada önemli bir rol oynamaya başladı. Deniz yolu tıkandığı için Türkiye üzerinden geçen, Avrupa’dan gelen bütün gıdalar buradan veya Türkiye’den alınanlar Suriye, Suriye üzerinden Suudi Arabistan, derken Körfez’e gidiyor, yeni bir şey ortaya çıktı. Aslında bu vesileyle de burada bir parantez açmak istiyorum. Cumhurbaşkanımızın baştan beri ortaya koyduğu bu bağlantısallık meselesi, Kalkınma Yolu, Orta Koridor ve diğer bütün bağlantısallık konularının aslında ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Biz Kalkınma Yolu projesine bakın, bundan dört sene önce Cumhurbaşkanımız iradi onayını vermiş şifahi olarak, sonra biz çalışmaya başladık, tabii Irak'ta çok zaman kaybedildi. Projenin belli bir etabını tamamlasaydık, o projede boru hattı da vardı Basra'dan bizim sınırımıza kadar.

SUNUCU- Liman bitmek üzereydi galiba değil mi Efendim? Geriye tren yolu, karayolu ve boru hattı.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tren ve tren yolunun yanına boru hattı ve fiber vesaire eklenecekti, onlar zaten daha kolay. Boru hattının olduğunu düşünün, bu şey bu kadar etkili olmayacaktı. Yani, Hürmüz Boğazı'nın kapanması, özellikle Irak petrolünün taşınmasında. Ve belli bir noktada biz şu anda Suudi Arabistan'la da konuşuyoruz. Göreceksiniz, artık savaştan sonra Türkiye üzerinden geçecek, Suriye üzerinden geçecek, Irak üzerinden geçecek, Körfez'den gelecek en az 2-3 tane boru hattının ister Irak'tan ister Suriye'den gelsin, sonuçta Türkiye'ye gelip Türkiye'den Avrupa'ya veya Türk marketlerine veya Türk denizinden Ceyhan'dan uluslararası piyasalara akmaya başladığına şahit olacağız, bu da bir alternatif ileride plan olarak karşımıza geliyor.

SUNUCU- Bu konudan çıkmadan müsaadenizle şunu da sorayım: Şimdi Türkiye'nin enerji arz güvenliği noktasında bir sıkıntısı yok. Enerji Bakanımız bunu böyle ifade etti. Petrolde yüzde 10 civarında bir bağımlılığımız var, ama Türkiye kaynaklarını çeşitlendirdiği için ciddi bir problem yaşamayacak; bu problemi yaşayacak ülkeler var, özellikle Avrupa'da. Şimdi Türkiye'de mevcut boru hatları var, bunlar işler durumda ve farklı kaynaklardan ülkemiz üzerinden doğalgaz ve petrolü limanlara ya da Avrupa'ya taşıyorlar. Şimdi daha önce bizim kaynaklarımızdan faydalanmayan ülkeler Türkiye'ye başvurmaya başlamış olabilirler. Ben bunu da merak ediyorum açıkçası, çünkü Adana'nın önünde, limanların önünde ciddi bir tanker yoğunluğu görmeye başlayabiliriz gibi geliyor bana, bilmem ne dersiniz?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Her şey mümkün, çünkü Allah yokluk göstermesin derler, bu enerji krizi ciddi bir kriz. Sağ olsun Enerji Bakanımız ve ekibi gerçekten çok yoğun çalışıyorlar, iyi çalışıyorlar, kabineyi de sürekli bilgilendiriyorlar, bizler de sürekli koordine halindeyiz, zaten belli Bakanlıklar ve kurumlar sürekli her gün koordinasyon içerisindeyiz. Aslında burada şu ortaya çıkıyor: Türkiye'nin uzun zamandır Azerbaycan, Kafkaslardaki Hazar üzerinden Orta Asya enerji kaynaklarını, Irak üzerinden Irak, İran üzerinden İran, aslında bütün bu enerji kaynaklarını kendi üzerinden bir “hub” olarak ve bir de tabii Rusya kuzeyden gelen enerji kaynaklarını, bir “hub” olarak alıp hem kendi kullanımına hem de dünyanın hizmetine verme konusundaki vizyonunun ne kadar haklı olduğunu da aslında bu ortaya çıkardı. Bu konuda çok şükür o kadar Cumhurbaşkanımızda bir vizyon netliği, bir irade var ki çoğu zaman olmayışlar bizim muhataplarımızın aslında ya yetersizliklerinden ya karar alamayışlarından ya başka imkansızlıklardan oluyor, ya da gecikmeler. Şu anda Kuzey'den gelen, Rusya'dan gelen hatlar, Azerbaycan'dan gelen hatlar, İran'dan gelen hat, Irak'tan aslında taşıdığımız karayoluyla petroller, mesela orada biz tam bir boru hattıyla enerji hattı kuracaktık ama kendi iç anlaşmazlıklarından dolayı bir türlü olmuyor. Irak doğalgazını ve petrolünü özellikle bir türlü, doğalgazını özellikle bir türlü, ne Türk marketine ne uluslararası markete alamıyoruz.

Şimdi Hazar Denizi'ndeki boru hattı meselesini biz yıllardır konuşuyoruz.

SUNUCU- Türkmen gazını bu tarafa taşıyacak.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet, Azerbaycan ile Türkmenistan arasında bir anlayış birlikleri oluşturup, o kısa yere bir boru koyup Türkmen gazının Azerbaycan üzerinden Türkiye’ye getirilmesi, bunlar inşallah olacak. Aslında bağlantısallığın ne kadar önemli olduğunu bu savaş bir kez daha gösterdi. Dünya enerji piyasalarına, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine de çok etkisi olacağını düşünüyorum. İnsanlar Körfez’deki bu krizden ders çıkartıp, özellikle ucuz enerji peşinde koşan ülkeler, Kore, Çin, Hindistan, Japonya gibi birçok ülkenin farklı enerji arayışlarına gireceğini düşünüyorum, nükleere daha fazla kayış olacağını açıkçası önümüzdeki yıllarda da öngörmek mümkün.

SUNUCU- Efendim, az evvel Hürmüz ile ilgili başlığı değerlendirirken Amerika'nın bölgeye yönelik Hürmüz'ün kontrolü ya da o bölgedeki noktalarla ilgili bir mobilizasyonunun olduğunu söylediniz. Beraberinde de olası bir Amerika'nın kara harekatı konuşuluyor, bununla da ilgili çeşitli haberler kamuoyunda yer alıyor. Bu noktada gözler o bölgede terör örgütünün İran kolu PJAK ve beraberindeki çeşitli grupların yaptığı açıklamalara da çevrilmiş durumdaydı. Bu süreci Türkiye nasıl takip ediyor? Böyle bir olası kara harekatında bu grupların kullanılma ihtimali ya da ABD'nin kendi unsurlarıyla mı bir hareket etme hazırlığı olabilir, sizin öngörüleriniz ne yönde olur? İkinci başlık da böyle bir şey gerçekleşirse, Türkiye elbette böyle bir şeyin gerçekleşmesini istemez ama İran'da bir iç karışıklık ihtimali söz konusu olabilir mi? Çünkü yorumlarda İran'ın içindeki çeşitli gruplardan söz ediliyor, şimdi ismini zikretmiyorum. Buna dair Türkiye nerede duruyor, böyle bir adıma yönelik mesajları var mı? Ne yönde bir değerlendirmede bulunursunuz bu başlığa dair?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bu bizim çok yakından takip ettiğimiz bir konu esas itibariyle, yani bölgedeki Kürt kardeşlerimizin belli bir noktada suistimal edilmesi ve bu oyuna alet edilmesi meselesi. Bizim tabii ki görmek istemediğimiz bir husus. Belli örgütlere bu noktada MOSSAD tarafından temas edildiğini de biz biliyoruz. Milli İstihbarat Teşkilatı bunu çok hassas bir şekilde devamlı takip ediyor, bizlere de zamanlıca bildiriyorlar, sürekli raporları görüyoruz, İbrahim Bey'le de herhalde günde en az iki defa konuşuyoruz. Bu bizim çok yakından takip ettiğimiz bir konu, bu konuda her zaman bizim hem Suriye'deki hem Irak'taki hem İran'daki Kürt kardeşlerimizin durumuyla ilgili perspektifimiz belli, Cumhurbaşkanımızın durduğu yer belli, bizim durduğumuz yer... Ne oradaki insanların ezilmesine müsaade ederiz ne de başka ülkelerin suistimal etmesine kendi işlerine karşı. Çünkü daha güçlü siyasal entiteler, devlet aktörlerinin belli Kürt gruplarını suistimal edip kendi amaçları etrafında kullanmaları, daha sonra daha büyük sıkıntılara yol açmaları, tabii ki bölgesel istikrarsızlığa hizmet eden bir husus. Bu yakından takip ettiğimiz bir husus olduğu için mümkün olduğunca kontrol altında tutuyoruz. Ama diğer taraftan İsrail'in bu konudaki arayışı bitmiyor, bu konudaki temas ve açıklanan teklifleri de saklamadan devam ediyor. Buna yönelik de bizim karşı duruşumuz devam edecek.

SUNUCU- Olası bir Amerika'nın kara operasyonuna dair görüşleriniz…?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ada işgaliyle ilgili senaryoların olduğuna ilişkin raporlar var, onu görüyoruz. O da şöyle: Eğer savaş uzarsa tabii ki savaşan taraflar kendi ellerinde daha fazla manivelayı nasıl tutarlar? Şimdi savaşta İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak bir stratejik avantaj elde etti savaşta. Şimdi Amerika da eğer gider İran'ın petrolünün yüzde 70-80'inin ihraç edildiği Ada’yı ele geçirirse o da başka bir stratejik avantaj elde edecek. Bu savaşın doğasında olan bir şey, hem karşı tarafa daha fazla baskı uygulamak için hem de savaşta elinizi güçlü tutmak için bunu yapıyorsunuz. İşte bunun için biz kendimiz hep zamana karşı yarışıyor hissediyoruz daha fazla bu türden kalıcı operasyonların, kalıcı etki bırakacak operasyonlar olmadan bir an önce “Biz barış anlaşmasında, ateşkes müzakerelerinde bir yere varalım” diye. Öbür türlü bu türden hareketler yapıldı mı bunların daha sonra geri dönüşümü de zor, bir de masaya olan etkisi de çok fazla, yani taraflar başka bir dille konuşmaya başlıyorlar. Artık kim o anda daha büyük kartı elinde tutuyorsa kullandığı dil, ortaya koyduğu şartta değişiyor.

SUNUCU- Türkiye'yi biraz daha yakından ilgilendiren bir meselenin altını çizmek istiyorum. Şimdi Türkiye üzerinde birkaç İran füzesi engellendi malum, ama bu bir süredir tekrarlanmış değil. Arka planda, yani bu füzeler Türkiye'ye doğru Türkiye hava sahasını işgal edecek şekilde havalandırıldıktan, fırlatıldıktan sonra nasıl bir diplomasi, nasıl bir süreç işledi ki böyle bir şey tekrarlanmadı en azından şu ana kadar?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Cevap vermek zorunda mıyım?

SUNUCU- Değilsiniz. Peki, o zaman ek olarak şunu sorayım: Biz haberleri paylaşırken zaman zaman bir haritayı ekranlara getiriyoruz. O haritada şöyle bir görüntü var, Türkiye'nin etrafı ateş çemberi, hep bu ifadeleri kullanıyoruz, sağında, solunda, kuzeyinde… Kuzeyinde bir savaş Karadeniz'de devam ediyor, zaman zaman etkilerini de görüyoruz. Güneyinde, güneydoğusunda yeni gelişmeler var. Türkiye bu krizlerden nasıl uzak kalıyor? Arka kapıda neler yaşanıyor buna dair yorumlarınız ne yönde olur, bununla ilgili Türkiye nasıl bir aktif politika izliyor? Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın elbette sıklıkla paylaştığı, özellikle vurguladığı bu barışa yönelik inisiyatif alma noktasında nasıl bir değerlendirmeniz olabilir? Etrafımız ateş çemberi ama o ateş çemberinin dışında bir Türkiye, hatta arabuluculuk için herkesin dönüp baktığı, siz de cümlenizin başında belirtmiştiniz, Körfezin de dönüp baktığı, Avrupa'nın da her zaman dönüp baktığı bir ülke. Siz de bu çabaların en önemli isimlerinden birisiniz. Belki biraz detay vermek istersiniz bu soruya ne dersiniz? Buyurun.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Cumhurbaşkanımız, Başbakan olduğu günden itibaren aslında devlet içerisinde sorunları çözmeye yönelik problem çözme tekniği açısından çok farklı yaratıcı yaklaşımlar geliştirdi ve ağırlıklı olarak sonuç odaklı hep konulara baktı. Bu sadece uluslararası ilişkilerde çatışmaların çözümünde değil, ben bakıyorum diğer konularda da hep böyle. Meselenin hallolması esas itibariyle, usullerin kutsanmasından ziyade esas itibariyle sonuçta bir şey alabiliyor muyuz o önemli.

Şimdi bizim durduğumuz yerde siyasal çizgimiz belli, Türkiye'nin tarihi yolculuğu belli, bu coğrafyadaki kültürlerle, milletlerle, halklarla kurduğu ilişki belli ve dünyadaki modern olaylardan çıkardığımız dersler ortada. Dünyanın başka yerinde olan, kalkınma, refah, mutluluk, istikrar, huzur bizim yaşadığımız bölgelerde niye olmasın? Şimdi bizim tabii Türkiye olarak, hep böyle klişe bir hale geldi ama inanılmaz derece istisnai bir durumumuz var, birkaç ülkede herhalde bu var, coğrafi lokasyonumuzdan dolayı farklı kültür ve siyasal havzalara, coğrafi havzalara da eklemlenmiş durumdayız. Biriyle kendimizi tanımlamamız mümkün değil, hepsiyle etkileşim halindeyiz ve hepsine ilişkin bir bölgesel analiz, bölgesel duruş ve bölgesel eylem geliştirmemiz lazım. Şimdi Kafkaslara bakın, yani kuzeyinizde, kuzey doğunuzda, Kafkaslarda bir havza var, bir politika var ve burada bir tedbir almanız, buradaki krizlere yönelik bir duruşunuz gerekiyor. Doğunuzda İran var, İran Hazar'ın altından Asya'ya açılıyor, Afganistan var, Pakistan var. Güneyinizde Irak, Suriye üzerinden bir Ortadoğu coğrafyasına açılış var. Kuzeyinizde ve ötesindeki havza. Hemen batınızda bir Ege Havzası var. Kuzeybatıda Yunanistan ve Bulgaristan'ın olduğu, arkasında Romanya'ya açılan başka bir hat var, Balkanlar var. Yani buralardaki bütün hatları bizim, Akdeniz'i unuttuk güneydeki, orada Kıbrıs ve ötesinde muazzam bir havza var bizi bekleyen. Bunların hepsini kendine has imkanları, fırsatları ve krizleri ve sıkıntıları var. Şimdi bunlardan kendimizi boşayamayız, ayrılamayız. Bir defa Cumhurbaşkanımızın liderliğinde yapılan, biz kurumlarımızı bu konuda ıslah ettikten sonra, üç tane şeye ihtiyaç var, sağlam irade, nitelikli bilgi ve analiz ve etkili eylem, bu konuları yapmak için. Cumhurbaşkanımızın tekrar tekrar halk seçimine dayalı liderliğinin ortaya çıkması ve sağlam irade devamlılığının Türkiye'de olması esas itibariyle Türkiye'nin bölgedeki siyasal niyetinin de test edilmesine yol açıyor. Şimdi bölgeye çok lider ve hükümet gelebilir, biz bunu Avrupa'da çok görüyoruz. İnsanların siyasal ömrü kendi niyetlerini ispatlamaya yetmiyor, bir insan psikolojisinde bir süre var bunu kanıksamak için, bazen 7-8 sene, bazen 10 sene. Birkaç yıl, 3-4 yıl kalıp giden iktidarların bir etkisi olmuyor. Ama uzun erimli bir iktidarın, Cumhurbaşkanımızın liderliğinin ve istikrarlı şekilde ortaya konan ilkelerin birdenbire çeşitli olaylarla da desteklenmesiyle siz burada artık bir güvenilir, emin ortak sıfatı taşımaya başlıyorsunuz. Uzun erimli politikalar, sağlam irade, düzgün siyasi çizgi ve krizleri yönetmeden çıkardığınız bütün derslerin en iyi ortalamasını almak.

Şimdi bakın, bizim siyasal kültürümüzde biz dominasyona gitmiyoruz, iş birliğine gidiyoruz, her yerde iş birliğine.

SUNUCU- “Win-win.”

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- “Win-win.” Bizim bakın iş birliği ve barış çağrısı politikalarımızın kıymet kazanmasındaki en önemli sebep şu: Güçlü bir ülkesiniz, bu türden olayları başka araçlar kullanarak yapma imkanınız da var diğer ülkelerin olduğu gibi, kaba güç ve daha hilekar yollar, daha örtülü faaliyetlerle. Ama biz bunu istemiyoruz, daha açık, daha şeffaf, herkesin faydasına olacak, herkesin gönüllü katılımıyla, çünkü bölgemizdeki ülkelerin açıkçası baktığınız zaman hepsi kendi menfaatlerini dolayısıyla düşünmek zorundalar. Uzun yıllardır bu istikrarın esas itibariyle… Bir de aktörleri tanıyoruz, bu da önemli bir şey. Özellikle bizim doğumuzda ve güneyimizde bulunan aktörler, orada da uzun erimli iktidarlar var rejimlerin tabiatı gereği, Cumhurbaşkanımız da uzun yıllardır seçilince ve aynı kadrolarla çalışınca, şimdi ben ifade ettim, 2007'de TİKA'dan Başbakanlığa gittikten itibaren herhalde bu konuların kesintisiz içindeyim, o zaman da Özel Temsilcilik, o zaman da bütün konuların içindeydik, 19-20 senedir aynı aktörler, aynı insanlar, ben farklı işlerde çalışarak, başka böyle arkadaşlarımız da var. Esas itibariyle bu devamlılık, bölge liderlerinin Cumhurbaşkanımızı yıllardır tanıyor oluşu, yani orada oluşan güven, istikrar artık bu gerçekten uluslararası ilişkilere çok fazla etki eden bir faktör. İnsanların gelip sözünü dinlediği, güven duyduğu, tırnak içinde “racon kesmesini” istediği veya “Reis sen bize söyle” dediği, ben bunları yüzlerce kez duydum, “Siz ne derseniz biz onu yapacağız” diye çok gelindiği, ülkelerin tabii ki adını vermek doğru olmaz. Bu Afrika'dan olur, başka bir yerden olur, oradan olur… Cumhurbaşkanımız da gerçekten büyük bir mütevazilikle, bu sorunlara vukufiyetle eğilerek çözme iradesi her zaman göstermiştir ve bu da Türkiye'yi bölgede güvenilir ve istikrarlı bir aktör yapmıştır. Eğer görseler ki biz belli olayları kendi lehimize eğip büküyoruz, buradan ucuz çıkarlar peşindeyiz veya sürekli suistimaller peşindeyiz, halkları birbirine kırdırma peşindeyiz, mezhep savaşı çıkartma peşindeyiz, etnik savaş çıkartma peşindeyiz veya birini diğerine tercih edip öbürünü ezme peşindeyiz, bu politikaların hiçbiri başarılı olmazdı. Yani sözümüz neyse amelimiz de yıllardır o. İnşallah özetleyebilmişimdir, bu sorduğunuz soruya verilecek cevap aslında bir tezlik, bunun üzerine tezler yazılıyor biliyorsunuz.

SUNUCU- Çok net oldu, teşekkür ediyoruz Efendim.

Tam yeri geldi şunu da sorayım mı: Şimdi bu ateş çemberinin içerisinde Türkiye bir güven adası. Siz de az önce zaten bunun nasıl olduğunu, nasıl kurumsallaştığını anlattınız. Savaş başladı, hakikaten önümüzü göremediğimiz günleri yaşıyoruz. Siz Dışişleri’nin başındaki isim olarak Meclisi de bilgilendirdiniz. Bu kadar sıkıntılı bir süreçte bir güven adası halinde pırıl pırıl parlayan Türkiye'nin Dışişleri Bakanı olarak, Mecliste en azından sandalyesi bulunan partilerden yeterli desteği gördüğünüzü düşünüyor musunuz? Ana muhalefet partisinin zaman zaman açıklamalarına tepki de gösteriyorsunuz. Nasıl bir değerlendirme yaparsınız Türk siyasetine ilişkin, bu kriz zamanlarındaki Türk siyasetine ilişkin?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Benim Meclisteki tecrübem şu: Zaman zaman büyük memnuniyetle davet ediliyoruz, bilgilendiriyoruz gerek açık oturumlar, gerek kapalı oturumlar. Sevindirici olan şey şu: Mesela Filistin meselesi, Gazze sorunu, Türkiye'de her konuda bir görüş ayrılığı, ihtilaf olabilir, ama gerçekten insanın gurur duyduğu bir manzara, bütün renklerden siyasi partilerin hepsi bu konuda tek bir ses oluyorlar. Ama tabii siyasetin kendi içinde kuralı var, ses, tek seslilik, ama eleştiri vesaire, yapılanı takdir edip etmeme, o siyasetin başka kurallarıyla işliyor. Burada da ben İran meselesinde de, bölge konuları meselesinde de aslında aklıselim bir yaklaşımın genel itibariyle olduğunu görüyorum ama, tabii iktidar eleştirisinde, bizim eleştirimizde zaman zaman farklı birtakım yaklaşımların olduğunu da görüyorum. Tabii ki insanın tabiatı gereği eleştiriler kimsenin hoşuna gitmez, demokraside eleştiri yapılması gerekiyor. Ben kendime şey yapıyorum, benim söylediğim sözlerin tamamını alıp dinleyip tamamı üzerinden yapılan eleştirileri çok dikkate alıyorum. Ama konu tabii gündelik siyasette biraz vurma meselesi, yıpratma meselesi, biraz puan alma meselesi, biraz söz şehvetiyle kalabalıkları galeyana getirme meselesi, işte orada eğip bükmelerin olduğu bir yerde biraz olay propagandaya dönüyor, o bir başka bir tatsız alana doğru gidiyor, yani o da artık siyasetin kendi içinde yapılacak bir şey.

Bir de biz iktidarda olduğumuz için elimizde yapacak çok konu var, muhalefetin aslında eleştiri dışında bir silahı olmayabiliyor haklı olarak. Onun da nitelikli yapıldığı zaman başımızın üstünde yeri var. Ama benim söylediğim bir cümlenin yarısını alıp, yarısını kesip diğerine bakmadan muhalefet yapanların ve onun üzerine, bu başka bir konu, bu oluyor dediğim gibi. Ama genel itibariyle ben hem Filistin meselesinde hem bölgesel diğer konularda ortak duruş olduğunu görüyorum. Bu bize daha fazla mesuliyet veriyor. Ben bunu tabii ki uluslararası arenada daha fazla açıkçası şey yapıyorum. Mesela Riyad'daki toplantıda ben bunu çok ciddi şekilde dile getirdim. Hatta Pakistanlı kardeşlerimizle beraber orada ben dedim ki, “Ben sizin duruşunuzu anlıyorum, her gün füze yiyorsunuz. Fakat diğer taraftan burada şöyle bir durum var: Bizim milletimiz İsrail'in ortaya çıkardığı fitnenin büyüklüğü karşısında çok ciddi bir duruş içerisinde, aynı zamanda Pakistanlılar da. Buradaki siz eğer bir duruşa geçecekseniz bunu Müslüman kamuoyuna çok ciddi anlatmanız lazım, ikna etmeniz lazım, kazanmanız lazım, bunun olmadığı bir yerde olmaz”.

Ben şimdi Parlamentoya gittiğim zaman oradaki partilerin duruşunu görüyorsunuz, başka yere gittiğiniz zaman. Amerika'nın, İsrail'in ortaya koyduğu bu pozisyonun size verdiği zararın İran üzerinden olduğunu inanıyorsunuz, ama bunun belli bir şekilde halka iletişiminin yapılması lazım, dolayısıyla bunu dikkate almanız lazım. Biz bunu dikkate alıyoruz ifadesini hep kullandık. Orada yoğun şeylerimiz oldu tabii. Tabii bizim bu uyarlarımız neticesinde orada İsrail'le ilgili cümle bildiriye girdi. Ben sadece örnek vermek için söylüyorum buradaki siyasal duruşun uluslararası ilişkilerde bizim hareketlerimizi nasıl etkilediğine yönelik, bizim zaten durduğumuz yer de orası. Umarım Türkiye hayati birçok konuda bu birlikteliği yakalar. Güzel olan şey, fikir birlikteliğimiz var, biraz da eylem birlikteliğine, anlayış birlikteliğine gidersek daha fazla etki üreteceğiz diye düşünüyorum.

SUNUCU- Fikir birlikteliği noktasının altını çizerken Gazze'yi örnek gösterdiniz. Şimdi savaşın o sıcaklığı içerisinde Gazze, biraz gündemin alt sıralarına düşmüş durumda. Ama merak ediyoruz, Gazze'de süreç nasıl işliyor? Bunu da yine cümleleriniz arasında paylaşmıştınız, “Bu savaşın en önemli sorumlusunun İsrail olduğu”… Gazze'de de katliamın sorumlusu İsrail, bölgedeki bu krizlerin de sebebi olarak görünüyor elbette. Gazze'deki durum ne yönde ilerliyor? Biraz gündemden düştü, o yüzden de hatırlatmakta fayda görüyoruz. Hangi adımlar atılıyor? Siz elbette çok daha yakından takip ediyorsunuz, bu konuyla ilgili izleyicilerimizi bilgilendirirseniz seviniriz.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bugün daha öğleden sonra Zoom'la Gazze konulu bir toplantıya katıldık. Bu Gazze Komitesi’nin, bu Barış Kurulu'nun Gazze Komitesi var biliyorsunuz, onun üyelerinin katıldığı bir toplantı. Birinci aşamadan ikinci aşamaya nasıl geçeceğiz? Birinci aşamada tamamlanmamış hususlar, ikinci aşamada neler yapılması gerekiyor, ona yönelik çalışmalar. Şimdi burada tabi İsrail'in oyunbozanlığı her konuda olduğu gibi burada da var. Tarafların birtakım beklentileri var. Burada birinci aşamada tamamlanmamış özellikle insani yardımlar, barınma, gündelik hasta mobilizasyonu, Refah Sınır Kapısı’nın açılması, belli miktarda kamyonun girmesi-çıkması, bunlara ilişkin bazı şekil, şartlarının ve pratikteki gerekli hususların hayata geçmesi gerekiyor; bu bir. İkincisi, yarın ve diğer günler de bazı toplantılarımız olacak, özellikle Hamas'la ilgili bazı konular var, onlar şu anda Hamas'la birkaç gündür konuştuğumuz konular, onun neticesinde de ortaya ileriye yönelik atılacak bazı adımlar çıkacak. Konuyu ilerletmeye çalışıyoruz, hiçbir zaman için gündemimizden düşmüş değil. O konuya “dedike” sürekli Bakan arkadaşlarımız var, biz de o konuyu ciddi çalışıyoruz. Bu konuda hatta bugün Cumhurbaşkanımızı da bilgilendirdik Dolmabahçe'de, yürüyen konularda neredeyiz, sorun alanları neler, kim nasıl davranıyor, hangi aktör, o konuda da geniş bilgi verme imkanımız da oldu açıkçası. Gazze gündemimizden düşmüş değil, düşemez de, hiçbir savaşın orayı unutturmasına izin vermeyeceğiz. Bizim için Gazze'deki bir numaralı tehlike, Gazze'nin insansızlaştırılması, Filistinsizleştirilmesi. Bunun önüne geçmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız.

SUNUCU- Şimdi Gazze'nin insansızlaştırılması tehlikesine dikkat çektiniz, otomatik olarak aklıma Lübnan geldi. Lübnan'da bir bölge, Litani Nehri'ne kadar insansızlaştırıldı, orada çok daha somutlaşmış bir tabloyu görüyoruz. 1 milyon 300 bin kişi en azından Lübnan'da Afet Yönetimi Başkanlığına başvurmuş, “Ben artık şehrimi, bölgemi, kasabamı, köyümü terk etmek zorunda kaldım, bana yardımcı ol” diye Lübnan Hükümeti’nin ilgili kurumuna. Çok tehlikeli bir tablo var. Oranın önce işgal, sonra ilhak edilmesi gerektiğini savunan profilleri de görüyoruz, bunu gizleme ihtiyacı dahi duymuyorlar. Belki şimdi Gazze'nin akabinde bir Lübnan değerlendirmesini almamızın vakti geldi sizden.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi konuşmamın başında ifade etmiştim bu İran üzerinde yürütülen savaşın asıl çıkış noktası neresidir diye. Çıkış noktası, İsrail'in bölgedeki yayılmacı politikalarının çıktığı yer. İsrail tırnak içinde kendi düşmanlarına karşı savaş açıyor maskesi altında aslında bölgesel bir yayılma içerisinde. “Hamas'la savaşıyorum” adı altında Gazze'yi insansızlaştırmaya ve yok etmeye yönelik bir politika takip etti ve bunda epey mesafe kat etti. En azından yok etmeyle insansızlaştırma, ona karşı durduk hep beraber.

“Hizbullah'la savaşıyorum” diye aynı politikayı Lübnan'da hayata geçiriyor açıkçası. Lübnan’da şu anda Litani Nehri'ne kadar gelmesi ve o alandaki insanlara tahliye emri vermesi ve daha başka insanları da oradan tahliye ediyor olması, uluslararası kamuoyunun çok ciddi şekilde yoğunlaşması gereken bir nokta. Biz şimdi bu konuya yönelik diğer ülkelerle beraber bir çaba içerisindeyiz. Ama şöyle bir sıkıntı var: Bu konulara yakından ilgi gösteren, bizim Gazze'de de beraber çalıştığımız ülkeler maalesef kendileri ateşin içindeler, yani Suudi Arabistan, Katar, Uman, Ürdün, bunlar gerçekten. Mısır da çok yakından çalıştığımız bir ülke, Mısır şu anda İran konusunda bizimle beraber çok yoğun bir mesai içerisinde. Tam bu ülkelere bu konularda ihtiyacımız, Gazze ve Lübnan meselesinde beraber çalışacağımız bir dönemde bunlar başka bir ateşin içinde kendilerini buldular. Biraz da onun için ben hem İran tarafına hem Körfez'dekilere sürekli söylüyorum, “Aman ne olur İsrail'in oyununa gelmeyelim, bölgede bizim dikkatimizi bekleyen gerçekten çok ciddi olaylar var”. “İsrail'in daha fazla işini kolaylaştıracak, kendi aramızda bir çatışmanın fitilini oluşturacak konulara girmeyelim, buradan çıkalım” konusunu hep işliyoruz biz Türkiye olarak. Bu ülkeler tabii şu anda ağırlıklarını buraya veremiyorlar.

Burada şu anda Suriye de biraz bir miktar baskı altına girmiş durumda, çünkü sınırlarına yönelik bir mülteci akımı var. Daha önce Suriye'den gitmiş olan mültecilerin tekrar Suriye'ye geri dönmüş olduğunu görüyoruz. Hatta geçenlerde Lübnan, Dürzi lider, Büyükelçimizle temasa geçerek Suriye'ye geri dönen Dürzilere Türkiye'nin konteyner göndererek yardım etmesi konusunda talebi oldu. Buna ilişkin bizim şu anda çalışmalarımız var, Suriye Hükümeti’yle de koordine içerisinde olacağız. Bizim de direkt müdahalemizi gerektiren insani yardım alanları var. Ama bu insansızlaştırma, yerinden etme konuları, en son bunu Stalin yapıyordu. Artık bu primitif yöntemden insanlığın kurtulması lazım, aksi takdirde daha büyük felaket manzaralarıyla karşı karşıya kalacağız. Dolayısıyla bu savaşın bir an önce bitmesi lazım ki biz bölgedeki diğer krizlere yönelik uluslararası mobilizasyonu da daha hızlı yapabilelim. Yani benim de biraz acelem İran'a yönelik savaşın bitmesine yönelik… İnşallah onun için çok uğraşıyoruz. Bölgede İsrail'in bu savaşı da bahane göstererek unutturduğu diğer kriz alanları var. Oradaki zemin kaymaları kalıcı olabilir. O olmadan bizim ciddi tedbirler almamız gerekiyor.

SUNUCU- Bu noktada Gazze dünyanın vicdanı haline gelmişti. Dünyada birçok ülkede Gazze ile ilgili büyük eylemleri görüyorduk. Türkiye'yi söylememe gerek yok zaten. Geldiğimiz nokta itibariyle bu süreçle ilgili o vicdan noktasını henüz o tepkiler, halkların tepkileri noktasında çok görmüyoruz dünyadan tepki olarak. Avrupa Birliği ve Avrupa ile ilişkiler noktasında Avrupa bu savaşın yayılması ve kendisine yönelik bir tehdidin oluşmasından mı endişe ediyor? Siz Avrupalı mevkidaşlarınızla görüştüğünüzde bu konuya dair nasıl yorumlar alıyorsunuz? Bir de, bu konuyla ilgili süreç başladığında, yanılmıyorsam Cumartesi sabah başlamıştı, Avrupalı en önemli isimlerden biri de Pazartesi günü bir toplantı yapabiliriz demişti, çok da eleştirilmişti. Çok ciddiye almadılar mı bu süreci, şimdi bir büyük endişe mi duyuyorlar? Hem bu Gazze ve dünyanın vicdanı noktasında, hem de Avrupalı mevkidaşlarınız ve Avrupa Birliği ile ilişkiler noktasında nasıl bir değerlendirmeniz olur?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi bakın, Avrupalılar şunu çok yakından görüyorlar: İsrail'in Gazze'den itibaren başlayarak bölgede yürüttüğü politikaların sadece kendisini ilgilendirmediği, aslında küresel krizlere yol açtığını çok yakından tecrübe ediyorlar. Yani Gazze'deki soykırımın Avrupa başkentlerinde nasıl bir sosyal kırılmaya yol açtığını, fay hatlarını harekete geçirdiğini, siyaset üzerinde etki oluşturduğunu gördüler. İran'da devam eden operasyonların, savaşın, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının nasıl bir enerji maliyetine dönüştüğünü gördüler.

Bakın ben size bir analiz ifade edeyim, bunu bugün başka bir yerde de kullandım, iş adamlarına yönelik bir toplantı vardı. Biz Rusya-Ukrayna savaşında beşinci yıla girdik. Hatta bugün bu konuda arabuluculuk yapan bir arkadaşa tam bu örneği verdim, Rusya-Ukrayna konusunda arabuluculuk yapan dışarıdan bir arkadaşım vardı. Beşinci yılına girdik, bu savaşı durdurmak için bizim çok ciddi çabamız var. Ama asıl etki kullanacak, elinde manivela olan, araç olan ülkelerin devrede olması gerekiyor, Amerika, Avrupa vesaire. Avrupalılar zaten başka bir… Amerika devreye girdi. Ama Amerika da ilgisini kaybetti, Avrupa'nın da çok fazla iştahı da olmayabiliyor ateşkesle alakalı. Ama İsrail-İran-Amerika savaşı üçüncü haftasındayken bu beş yıldır devam eden savaştan daha fazla etkisi oldu, çünkü dünya enerji piyasalarının yüzde 20'si oradan hayat buluyor, oradan geçiyor, başka ticari konular da var. Şimdi birdenbire Rusya-Ukrayna savaşı bu savaşın çok gölgesinde kaldı ve insanlar şöyle bir alt psikolojiye getiriyorlar: Ya bu savaş gidebilir, yani Rusya ve Ukrayna dışına çıkmadığı sürece bu iki ülkenin birbirini yok ettiği bir şey. Bu beni o kadar derinden üzdü ki, ben bu savaşta arabulucu olan arkadaşa da söyledim, dedim ki, “Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız, Rusya-Ukrayna savaşı artık insanların daha az bakacağı bir yer olacak, çünkü başka savaşlar daha fazla sorun üretiyor”. Avrupalılar bu konuda ciddi bir reaksiyon gösteriyor. Demem o ki, nereniz acıyorsa oraya dönüp bakıyorsunuz. Bir şeyin ne kadar fazla hasar verdiğinden ziyade ne kadar acıttığı önemli. Bir başkasının hasarı olmuş orası ve Rusya-Ukrayna savaşındaki toplam maliyet sınırlandırılabilir bir maliyete dönmüş ve yönetilebilir bir alana dönmüş. Şey öyle değil, en azından şu anda başlangıç itibariyle birçok öngörülemezliği hazır, Körfez'de devam eden savaş, yayılma ihtimalleriyle beraber.

Şimdi Avrupa burada, yani kimse bunu dillendirmese de bizim gibi temel analizlerinde, aslında İsrail'in çıbanbaşı olduğunu görüyor. Lübnan'daki etkileri, İran ve daha sonraki bölgesel yayılmacılığa ilişkin ortaya koyduğu sözler, belki Suriye'de yapacağı eylemler, bütün bunların hepsinin arka arkaya getireceği konu sadece o bölgeyle sınırlı kalsa belki dünya ülkeleri çok fazla bir şey demeyecek, ama dünyanın tamamını öyle veya böyle etkilediği için artık insanlık da buradan bir harekete geçecek, geçmek zorunda. Yani bu Siyonist şebekenin bir noktada azgınlığının küresel bir birliktelikle durdurulması gerekiyor.

SUNUCU- Avrupa'nın burada bir bakış açısı değişikliği olur mu bu süreçten sonra özellikle İsrail'e, İsrail şımarıklığına?

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Burada tabii ki yıllar içerisinde oluşturulmuş bir anlayış var, kurulmuş mekanizmalar var, bilerek veya bilmeyerek Siyonizm’in amaçlarına hizmet eden, onu koruyan, çünkü Avrupa kendisini İkinci Dünya Savaşı'nda suçlu hissediyor. Biz de eleştirilerimizde diyoruz, tarihin o zaman da yanlış tarafındaydınız, bu zaman da yanlış tarafındasınız. Ve diyoruz ki, yapana değil, yapılan eyleme bakın, önemli olan doğruyu-yanlışı orası üzerinden söylemek. Şimdi yaptığımız konuşmalarda bu analiz, bu gerçeklik artık ortaya konuyor, ama ideolojik tercihte olan bazı partiler var, onları tabii dışarıda tutuyorum. Üzücü olan şu: Bunların belli bir eyleme dönüşmesi için çok daha fazla kanın akması, gözyaşının akması ve Avrupa'nın bu sıkıntıyı daha derinden hissetmesi gerekiyor. Buna gerek var mı? Gerek yok. Aslında ortadaki sorun alanı belli, insanlık daha erken harekete geçebilir, ama maalesef Gazze’de de biliyorsunuz kaç bin kadın ve çocuğun şehadetiyle sonuçlandı, yani oradaki insansızlaştırma hareketini son anda biz durdurduk.

SUNUCU- Üzerinde durulması gereken bir diğer önemli başlık bence, Cumhurbaşkanımızın yine son konuşmasında ortaya çıktı, Cumhurbaşkanımız mezhep fitnesine dikkat çekti ve aslında bütün Müslümanları uyardığı bir konuşma yaptı. Şimdi mezhepsel fay hatlarının en görünür olduğu ülke hiç şüphesiz komşumuz Irak. Şimdi Irak'taki son durumu da değerlendirmenizi rica edeceğim. İşte Haşdi Şabi daha görünür oldu, Amerika ile çatışma potansiyelleri gitgide artıyor, başka gruplar var. Irak için ne öngörüyorsunuz? Son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hangi tehlikelere dikkat çekiyorsunuz? Buyurun efendim.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Irak'ta bu savaştan çok önce devam eden bir yapısal sorun vardı, çift başlılık vardı. Tabii Haşdi Şabi’nin sistemde adeta bir paralel hükümet, bir paralel ordu gibi hareket ediyor olması, Irak'ın ciddi bir sıkıntı alanıydı ve siyasal liderlikler de bunu hep çözümlemeye çalıştılar, belli bir mesafede kat ettiler aslında kendi içlerinde. Fakat şimdi bu savaşla beraber görüldü ki, Haşdi Şabi'nin bazı unsurları İran'ın yanında tıpkı Hizbullah gibi savaşa girme konusunda tavır aldılar. Tabii savaşa girdiğiniz zaman da mukabele ediliyorsunuz, dolayısıyla İsrail ve Amerika'nın hedefi olmuş durumdalar, böyle bir karşılıklı şey var. Özellikle Irak'a komşu Arap ülkelerine atılan füzelerin çoğu buralardan, biliyorsunuz, atılıyor. Yani inşallah dediğim gibi burada bir an önce ateşkes ilan edilir de Irak'taki bu sıçrama daha fazla olmaz, çünkü o kadar her şey birbirine karışmış durumda ki.

Şimdi Cumhurbaşkanımızın durduğu yer gerçekten İslam dünyasında şu anda en fazla aranan yer. Yani mezheplerin çok üstünden, Kur'an ve sünnetten bakıp Müslümanın kendisini tanımlaması ve bunu gündelik siyasetine yansıtması ve mezhep savaşlarının artık tarihte kalması meselesi fevkalade önemli. Artık modern zamanlarda yaşıyoruz, bunlardan bizim kendimizi kurtarmamız gerekiyor. Şimdi bir Şii-Sünni denklemi çıkabiliyor.

Diğer taraftan, şöyle bir şey düşünün: Amerikalılar, İsrailliler Haşdi Şabi’yi vuruyor. Haşdi Şabi Araplara atış yapıyor, sınırında olan ülkelere, sonra gidiyor, kuzeydeki Kürtlere atış yapıyor. Daha sonra İran'dan füze geliyor Peşmergeleri vuruyor. Artık Şii, Sünni, Kürt, Arap herkes birbirine girmiş durumda. Şimdi birisi bir savaş başlatıyor bir yerden, daha sonra aynı bir bilardo topu gibi birisi bir yerden topa vuruyor, aslında vurulan top değil deliğe giren topa bakmak gerekiyor biraz analizde. Burada bütün taraflarla biz çok yoğun bir temas halinde oyunun tamamını gördüğümüz için, detaylarında da girmek istemiyorum, yani Kürt liderlerle konuşuyoruz, Arap liderlerle konuşuyoruz, Haşdi Şabi liderleriyle konuşuyoruz, Körfez'deki liderlerle konuşuyoruz, İranlılarla konuşuyoruz, İranlıların işte bütün katmanlarıyla görüşülüyor, Amerikalılarla konuşuyoruz. Buradaki savaşın katman katman giderek yayılmasını ve büyümesini önlemek bizim için fevkalade önemli. Yoksa Allah muhafaza fitne ateşini birisi yakmış, İsrailliler, buna bölgedeki fay hatları, yakın zamana dayalı düşmanlıklar, husumetler çok fazla meyyal. Yani bu meyyaletin savaş riskine dönmesini engellememiz gerekiyor, bu bilinçle hareket etmek gerekiyor. Ama Körfez ülkelerinde de gerçekten çok aklı başında liderler var, onlarla da konuştuğumuzda onlar da büyük resmi farkındalar, bir tarafından onlar da durumu anlıyorlar. Ama bölge üzerindeki bu basıncı biraz azaltmamız ve bölgede oynanan oyunu da bozmamız gerekiyor, bir numaralı işimiz bu.

SUNUCU- Efendim, son olarak hem son bir değerlendirme almak istiyorum sizden hem de savaşlar bittiğinde, bu savaş bittiğinde nasıl bir Ortadoğu hayali ya da vizyonu var Türkiye'nin ya da sizin öngörüleriniz ne yönde olur? Son mesajlarınızla birlikte dilerseniz noktalayalım.

DIŞİŞLERİ HAKAN FİDAN- Bizim savaştan önceki vizyonumuz neyse, savaştan sonraki vizyonumuz da bölge için aynı, o da şu: Bölgede artık, yıllardır söylüyoruz, Türkiye'nin istikrar ve düzene yönelik yapıcı rolünün devamıyla getirdiği birtakım terkipler var. Bölgede bir dominasyon kültürünün olmaması gerekiyor, Kürt, Türk, Arap, Fars dominasyonu değil, herkesin iş birliği içerisinde olduğu, birbiriyle kardeş olduğu bir yer. Kardeşlik derken, profesyonel manada ulus devletlerin bir dayanışma içinde olduğu iş birliği önemli.

İkincisi, bölgesel sahiplenme dediğimiz bir olay, yani bölgesel sorunları bizim kendimizin sahiplenmesi lazım, dışarıdan bir hegemonun gelip bizi kurtarmasını değil, bölge ülkeleri bir araya gelip bir yerden soruna girmemiz lazım.

Üçüncüsü, bölgede güvenlik sorunlarını çözmek için bir an önce bir güvenlik platformunun kurulmasına ihtiyaç var, bunun bir numaralı getirisi de hepimiz için bölge ülkeleri arasında bir güven ortamının oluşturulması. Bölge ülkelerinin birbirlerine güvenmesi gerekiyor ki bunun üzerine ekonomi, siyaset, teknoloji, bilim, sanat, kültür bina edilsin. Bu Avrupa'da da böyle başladı, başka yerlerde de böyle başladı, Asya'da böyle başladı. İnsanların, ülkelerin birbirine güven hissettiği bir güvenlik şemsiyesinin olduğu bir yerde üzerine ekonomik konular bina edebiliyorsunuz.

Şimdi biz İran'ın Körfez'le, Körfez'in kendi içerisinde, Türkiye'nin, Pakistan'ın, Mısır'ın da yer aldığı büyük bir coğrafyada aslında bir iş birliğinin, bir güvenlik havzasının, bir istikrar havzasının olabileceğine yürekten inanıyoruz, bunun imkanları mevcut. Bunun olması durumunda ortaya çıkacak birliktelik muazzam bir ekonomik güç üretecek, siyasi güç üretecek ve askeri yeterlilik üretecek, enerji altyapıları, market genişliği, coğrafi genişlik, çeşitlilik inanılmaz olacak, hem kendi bölgesel istikrarımızın hem de küresel istikrarın katkısına muazzam bir destek vermiş olacağız. Buna biz aslında şu anda uzak gözüküyoruz ama bir o kadar da yakınız, olmaması için hiçbir sebep yok, her şey bir iradeyle başlıyor. Şu sıcak günlerde maalesef birçok şehre, İslam şehrine bombalar düşüyor, Cumhurbaşkanımız da bugün çok veciz ifade ettiler. Doha'ya da bomba düşüyor, Amman'a da bomba düşüyor, Riyad'a da bomba düşüyor, İsfahan'a da bomba düşüyor, Tebriz'e de, Şiraz'a da bombalar düşüyor. Günün sonunda bu bombaları bizim engellememiz lazım ve bunun üzerine artık bir istikrar havzası oluşturmamız lazım. Bu mümkün, bu yapılabilir. Ben Cumhurbaşkanımızın İnşallah bu konuda nihai hamleyi yapacağına da inanıyorum.

SUNUCU- Efendim, çok teşekkür ederiz. Çok yoğun gündem içerisinde yayınımıza katıldınız, çok değerli görüşlerinizi paylaştınız, önemli mesajlar da verdiniz sağ olun. Sizi ağırladığımız için bir kez daha çok mutlu olduk.

DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ben teşekkür ediyorum, sağ olun.

* Interpress deşifresidir.