SUNUCU- Sevgili seyirciler, iyi akşamlar.
TGRT Haber Ankara stüdyolarında Gündem Özel programında çok özel bir konuğumuzla karşınızdayız. Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan yaklaşık bir saat sürecek bu programımızda inşallah sorularımızı cevaplayacak.
Öncelikle hoş geldiniz diyorum Sayın Bakanım, şeref verdiniz. Bu kadar yoğun gündemin içerisinde bizi kırmayıp yayınımıza katıldığınız için teşekkür ediyorum.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ben teşekkür ederim, sağ olun davet ettiğiniz için.
SUNUCU- Teşekkür ederiz.
Bu arada Sayın Bakanımıza soruları sevgili meslektaşım ve Türkiye Gazetesi yazarı, keskin dış politika analizleriyle sizin de yakından bildiğiniz, Sevil Nuriyeva Hanımla birlikte inşallah sorularımızı yönelteceğiz.
Sayın Bakanım, vaktimiz kısıtlı olduğu için müsaadenizle hemen ilk soruyu sorarak programımıza başlamak istiyorum.
Filistin meselesi hepimizin içini yakan bir konu, isterseniz önce buradan başlayalım. Yarın bu konuda Meclisi bilgilendireceksiniz, şu an Gazze’de durum nedir? İslam İşbirliği Teşkilatı Pazartesi günü Cidde’de toplanmıştı Türkiye'nin çağrısıyla, oradan çıkan sonuç nedir?
Bir de, buraya gelmeden hemen önce ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile bir görüşmeniz oldu, bu konunun da orada görüşüldüğünü biliyoruz. Hem İslam İşbirliği Teşkilatı'ndan, hem de Sayın Rubio ile görüşmenizden ne sonuçlar çıktı? Bunu sizden, ilk ağızdan dinlemek isteriz.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Teşekkür ederim.
Filistin meselesi maalesef son iki yıldır Gazze'de yaşanan soykırımdan sonra sadece milletimizin değil, Müslümanların değil, bütün dünyanın bir kanayan yarası, bir vicdani muhasebe arenası haline dönmüş durumda. Bu giderek küreselleşen soruna, küresel bir cevap ve çözüm aramak da şu anda en büyük uğraşı haline gelmiş durumda, çünkü gerçekten küresel sistemin başat aktörlerinin oluşturduğu bu denklemin yine küresel sistemde büyük değişimler olması suretiyle ancak bu meselenin aslına rücu edebileceğini her zaman biliyoruz. Çünkü Filistin meselesi, Yahudi devleti meselesi, Filistin topraklarının işgali meselesi ve halihazırda devam eden konular, dünyanın herhangi bir yerinde devam eden çatışmalar gibi değil. Görünürde başka yerlerde de insan dramları, trajediler, açlık, çatışma oluyor, ama buralarda insanlığın Filistin meselesinde düştüğü çaresizliği çoğu zaman görmüyoruz. Umursamazlık belki olabiliyor ama, insanların hepsinin aynı fikirde olduğu bir yerde hala mevcut soykırımın devam edebiliyor olması, üzerinde çok uzun düşünülmesi gereken, var olan sistemin kodlarının hem yazılımıyla hem donanımıyla sorgulanması gereken bir nokta ve bu oluyor. Bizim şu ana kadar sürdürdüğümüz diplomatik çaba ve müttefiklerimizle, ortaklarımızla, paydaşlarımızla ortaya koyduğumuz faaliyet, Cumhurbaşkanımızın en başından itibaren koyduğu vizyon, ki bu vizyon biliyorsunuz Cumhurbaşkanımız az ve öz konuşur, büyük irade koyar, sözleri net ve kısadır, ama arkasında çok büyük bir irade vardır. Biz bu iradeyi pratikte ileri taşıyarak, bunu daha sistemli, uygulanabilir programlara dönüştürerek bu meselede çok şükür çok ciddi mesafeler kat ettik.
Bir defa dünyanın bu konu etrafında şekillenmiş retoriği, dili, anlatısı değişti. Filistin meselesi ve İsrail'in dokunulmazlığı konusunda oluşan illüzyon, ki İsrail çevreleri tarafından bunlar yıllar içerisinde oluşturulmuştu, dağıldı gitti. Tabii bu olurken bunun olmasını asıl mümkün kılan, orada şehit olan çoğunluğu kadın ve çocuğun akıttığı mübarek kanlardı. Biz her zaman için söylüyorduk, Gazze'deki soykırım belki hemen durmayacak, ama bu kan dünyadaki ezilmişlerin başkaldırışına, yanlış olan bu sistemin, bu adaletsizliğin, bu zulmün değişmesine muhakkak bir zemin hazırlayacaktı ve biz İsrail öznesi üzerinden şu anda onun olduğunu görüyoruz. Bizim iki senedir sistematik bir şekilde hem ortaya koyduğumuz söylem hem pratik aslında adım adım bu süreci buraya doğru taşıyor. Şu anda geldiğimiz noktada Avrupa ülkeleri de dahil, bunların tarihsel olarak İsrail'i gücendirmeme adına Filistin'i devlet olarak tanımada, kabul etmede büyük çekinceleri olmuştur. Artık Filistin'in devlet olarak tanınması meselesinde, en son biliyorsunuz Avrupa'da Fransa buraya katıldı, Avrupa Birliği içerisinde bu konuda ciddi çatlaklar mevcut, Amerika siyaseti içerisinde muazzam bölünmeler var, dünyanın zaten geri kalan kısmı da Filistinlilerin haklı davasının yanında.
Aslında dünya çok fazla bir şey istemiyor. Dünya hem İsrailliler için hem Filistinliler için aynı şeyi istiyor; İki özgür, egemen, iradesi olan devlet olsun, birbirlerine düşman olmasınlar. Fakat İsrail'in geldiğimiz noktada aslında hedefinin hiçbir zaman için kendi güvenliği değil, güvenlik maskesi altında daha fazla toprak elde etme olduğunu da şu anda dünya görüyor, bu ortaya çıkmış durumda.
Tabii bütün bunlar ortaya çıktıkça İsrail’in geleneksel dostlarının artık İsrail'le daha fazla beraber görünür olma, hareket etme lüksü de kalmıyor. Günün sonunda herkes öyle veya böyle kamuoyuna hesap vermek zorunda, herkesin bir kamuoyu var. Dolayısıyla kamuoyları bir müddet gözleri boyanabilir, zihinleri manipüle edilebilir, psikolojik harekata maruz bırakılabilirler, ama vicdanlar, akıllar belli şeyleri gördüğü zaman artık uyanmaya başlıyorlar. Biz, dünyanın Filistin meselesinde ve Filistin üzerinden aslında oluşturulmuş başka daha büyük bir Siyonist sistemin kuşatması altındaki dünya sisteminin nasıl bir çözülmeyle baş başa olduğunu şu anda görüyoruz, aslında tarihi bir döneme şahitlik ediyoruz.
SUNUCU- Sayın Bakanım, burada geç kalındığını düşünüyor musunuz? Toplumda sanki “artık daha bu saatten sonra Avrupa ülkeleri bunu söyleseler ne olur” gibi bir yaklaşım da var. Öyle düşünüyor musunuz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- An olarak düşündüğünüz zaman bu sözün tabii ki bir değeri var, böyle bir yorumun. Gazze'deki şehit olanlar, ortaya konan yıkım, şu andaki uygulanmaya çalışılan tehcir politikası, Batı Şeria’nın ne olduğu. Ama bu meselenin tarihine bakın, bu mesele bugün başlamadı. Bu mesele, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmış olan, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da hız kazanmış olan bir mesele. Osmanlı İmparatorluğu esnasında ortaya çıkan Siyonizm’in Filistin topraklarında kendisine yer edinmesi, devlet kurması, bunu yaparken de Filistinlere ait topraklara el koyması projesi ve giderek bu olay daha büyük bir genişleme ve saldırganlık içerisinde büyüyor. Bunun etrafında oluşturulmuş bu illüzyon özellikle 2. Dünya Savaşı'nda Hitler'in ortaya koyduğu Yahudi soykırımından sonra dünya oradaki acıyı başkasının acısına dönüştüren bir mekanizmayla karşı karşıya kaldı ve orada oluşturulan illüzyon, artık onun üzerinden oluşturulan dokunulmazlığın ve ondan gelen her türlü ayrıcalığın şu anda ortadan kalktığını düşünüyoruz.
Bu niye önemli? Bu dava daha önümüzdeki kaç yıl devam edecek, biz bilmiyoruz. Ama geçmişine baktığımız zaman önümüzde daha uzunca yıllar Filistin meselesiyle, Arap topraklarıyla, Arap coğrafyasıyla, bu coğrafyayla bu konularda meşgul olunacak. Dolayısıyla bu konudaki her türlü atılan adım bugün anlık sorunu çözmede fayda gösteriyor gözükmese de sorunu ve etrafında bileşenlerini ortadan kaldırmada, orta ve uzun vadede çok ciddi etki gösterecek. Onun için biz her zaman şunu söylüyoruz arkadaşlara; Elimizden geleni sonuna kadar uluslararası arenada ortaklarımızla beraber hiç durmadan yapmaya devam etmemiz gerekiyor. Daha yaratıcı düşünerek, daha profesyonel hareket ederek, daha ikna edici olarak, daha fazla enerji, mesai ve çaba harcayarak bunu yapmamız gerekiyor. Çünkü mücadelenin sonu yok, bir de mücadelede karamsarlık olmaz.
Geçmişte de çok fazla dram oldu, gözyaşı oldu, biz o günleri görmedik. ‘67 Savaşları, ‘73 Savaşları... Bunlar aslında Arap devletlerinin de ‘48'den itibaren bu topraklarda işin içine girdiği çok ciddi savaşlar. Biz diyoruz ki tarihten ders çıkartalım. İsraillilerin devleti var, devletimiz bunu çok önceden tanımış, ama İsrail kendine ‘67 sınırlarıyla verilmiş sınırların çok ötesine giderek artık bir yayılmacılık ve işgal peşinde, bu çok açık. Filistin meselesinin boyutu değişiyor, İslam coğrafyasının artık daha büyük bir problemi haline dönüşüyor, bir jeostratejik sorun haline dönüşüyor. Bizim bunu iyi tahlil edip ona göre bölge ülkeleri olarak çok ciddi tedbirler almamız gerekiyor, ama acil -anın vacibi diyorlar eskiler- konu, bizim Gazze'deki açlığı bir an önce durdurmamız. Bu yönde de çalışmalar devam ediyor. Az önce sordunuz, Marco Rubio ile yaptığımız görüşmede konulardan biri buydu, Gazze’de devam eden özellikle insan trajedisinin, soykırımın ve açlığın sivillere yönelik durdurulması meselesi. Bu yönde son zamanlarda içeriye bir miktar insani yardım girmeye başladı. Bu tabii ki sevindirici bir haber, ama kesinlikle ve kesinlikle yeterli olmaktan çok uzak bir duruş ve kaldı ki bunlar uluslararası kamuoyunun baskısıyla oluşan konular. Bu baskı biraz kalktığı zaman İsrail hemen eskisine dönmeye çalışıyor.
İsrail'in buradaki bir numaralı politikası artık ortaya çıktı ki, İsrail’in Filistin'i herhangi bir insanın, herhangi bir insanın değil herhangi bir canlının yaşayabileceği bir yer olmaktan çıkartıp oradaki insanları “Artık bıçak kemiğe dayandı, ben buradan gidiyorum”… Adeta bir gönüllü tehcire zorlamak. Bu politika ortada, bunu bölge ülkeleri ve biz anlıyoruz. Buna yönelik tedbirlerin geliştirilmesi, diplomatik çabaların üretilmesi, uluslararası aktörlerin burada devreye sokulması konusunda ciddi çalışmalarımız var. Perde gerisinde devam eden bütün konuşmalar, perde önünde devam eden bütün çalışmalar hep bu amaca yönelik. Bununla ilgili bölgedeki bütün ülkelerle çok ciddi temas halindeyiz. Ama İsrail yayılmacılığının artık bölge için, uluslararası sistem için, güvenliği için çok büyük bir tehdit olduğu konusu büyük bir netlik kazanmış durumda.
SUNUCU- ABD'de de bu konuda bir netlik var mı Sayın Bakanım, ABD'nin tavrında?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Amerika geldiği noktada, İsrail için uyguladığı politikalarının insanlık namına savunulacak bir yeri olmadığını artık onlar da görüyorlar, dikkat ederseniz açıktan bir savunma olamıyor. Ama İsrail’i durdurmayla ilgili en fazla elinde baskı aracı olan ülke Amerika, bunu yeterince kullanmıyor, kullanamıyor. Bu da neden? Bu da Amerika'nın kendi içinde büyük bir orta ve uzun vadede hesaplaşmayı getirecek. Amerika'nın dünyaya deklare ettiği ne kadar değer varsa, Amerika şu anda onu çiğneyen bir ülkenin kayıtsız şartsız savunucusu durumuna düşüyor. Bu tabii Amerika'nın uluslararası repütasyonunu ve prestijini muazzam derecede aşağıya çeken bir durum. Ve kafası çalışan, gerçekten Amerikan milliyetçisi olan Amerikalılar, hep “America First” derken aslında “Amerika First” değil, “İsrail First” denildiği ve ülkedeki kurgulanmış politik sistemin, politik figürleri ortaya çıkartırken kayıtsız şartsız bu ideolojiye teslim olmaları gerektiği ortada. Amerikan sistemi bu noktada muhakkak kendini sorgulayacaktır, politik sistem olarak söylüyorum. Politik sistem kayıtsız şartsız belli bir gayriinsani pratiği, düşünceyi esas alan bir yapının artık ne kadar parçası olabilir, destekleyicisi olabilir, iç politikada… Halktan destek getirmeyeceği kesin. Halktan destek getirmeyecekse bu politik davranış, kimden destek getiriyor? Belli lobilerden ve networklerden.
Ben tekrar ediyorum, bu şu anda şahit olduğumuz bir konu, ama orta ve uzun vadede Amerikan iç siyasetinde de çok büyük sorgulamalara sebep olacağını görüyoruz, çünkü Netanyahu hükümeti hiçbir insani, ahlaki, hukuki değeri, önceliği tanıyan bir durumda değil. Amerika bu kadar gücüne rağmen, göstermelik de olsa birçok yerde buna uyduğunu ifade etme zorunluluğu hissetmiştir, ispatlama zorunluluğu hissetmiştir, bu birçok ülke için geçerlidir, çünkü sonuçta büyük ülkelerin kalpleri ve kafaları kazanmayla ilgili bir derdi vardır. İsrail'in burada kayıtsızlığını mümkün kılan tek şeyin, Amerika'nın ona sağladığı kayıtsız şartsız destek olduğunu bütün dünya biliyor. Amerika kendisini bu durumda ne kadar fazla görmek isteyebilir? Temel sorun bu.
SUNUCU- Sizin de dediğiniz gibi Sayın Bakanım, başından itibaren bütün tespitleriniz teker teker çıkıyor. Amerika'nın iç kamuoyuyla ilgili de çok önemli yorumda bulundunuz. Ben inanıyorum ki, yakın günlerde yine de bu kamuoyunda analiz yapanlar tarafından da zaten gündeme taşınıyor. Bu iç hesaplaşmayı da biz görmüş olacağız.
Amerika'dan bahsettik, ben biraz da İslam ülkelerinin pozisyonunu sormak istiyorum. Türkiye'nin ne kadar çaba harcadığını, sizin ne kadar çaba harcadığınızı, Sayın Cumhurbaşkanımızın bütün ömrünü, hayatının neredeyse tamamını, siyasi hayatının tamamını Filistin davasına adadığını, bunun için çok iş yaptığını biliyoruz. Peki, biraz önce bu konuda bizi destekleyen, paydaşlardan bahsettik, İslam ülkelerinden destekten umudumuz var mı? Demin mesela dediniz ki, Amerika elinde bu kadar çok caydırıcı imkanlar varken bir şey yapmıyor. İslam ülkelerinin de elinde İsrail'i etkileyebileceği, caydırması için elinden geleni yapabileceği bu kadar imkanlar varken yapmamasına nasıl bir isim koyalım?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Esas itibariyle burada benim gerçekten şunun altını çizmem ve hakkı tespit etmem gerekiyor. Son iki yıldır bu mesele ortaya çıktığından beri, sistemli soykırım meselesi, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi'nin ortak zirvesiyle oluşturulmuş bir temas grubu var. Bu grupta ben, Katar, Endonezya, Nijerya, Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün var, 7 ülke. Arap ülkelerinin esas itibariyle bizim kadar bu konuda çaba gösterdiğini, en az bizim kadar bu meselenin sona ermesi gerektiği konusunda benim bir şüphem yok, gerçekten o arkadaşlarımla muazzam bir şey yaptık.
Burada konu nedir? Biraz tarihine bakmamız lazım. Arap ülkeleri 67'de savaşa gittiler mi? Gittiler. İsrail'e yönelik çok fazla ellerinde bir şey yok, çünkü İslam ülkelerine baktığınız zaman resmi olarak ilişkileri yok. Ben bunu geçen İslam İşbirliği Teşkilatı'nı olağanüstü toplantıya çağırdığımızda da Cidde’de söyledim. Arap ülkelerinin, İslam ülkelerinin bundan sonra İsrail üzerindeki baskıyı değil, Amerika üzerindeki etkilerini kullanmaları gerekiyor, ki oradan bir şey üretilsin.
SUNUCU- Ekonomik olarak zaten, ben esasen bunu…
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- ‘74'te biliyorsunuz Suudi Arabistan sırf bu nedenden dolayı petrol ambargosu uygulamaya başladı ve dünyada birdenbire denklem değişti, o zaman belli ekonomik düzenlemeler, siyasi düzenlemeler bölgede yeniden devreye girdi. Bu ülkeler bunu geçmişlerinde yaptılar, denediler, mücadelesini verdiler, bedelini de ödediler, onun da altını çizmek lazım, bedelini de ödediler. Bugün geldiğimiz noktada belli bir miktar çaresizlik, umutsuzluk, güçsüzlük varmış gibi görünmesinin altında yatan asıl neden, Filistin meselesinin bir hayrı da bu oluyor bölgeye, Arap ülkeleri başta olmak üzere Müslümanların içerisinde bulundukları güç denklemini, kalkınma zeminlerini, sistem zeminlerini yeniden gündeme getirip bir silkinme içerisine girmeleri gerekiyor.
Bakın bugün Cumhurbaşkanımızın TEKNOFEST'te yaptığı konuşmada Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği durum, ortaya koyduğu çaba… bir ülkenin iyi bir siyasi liderliği olursa, halkıyla beraber başarılmaz denilen birçok şeyi nasıl başardığını görüyorsunuz. Ama Batılıların bizim şimdi başarmaya başladıklarımızı çok önce başarmış olmaları ve belli bir güç parametresiyle hareket ediyor olmaları da bir realite.
İslam dünyasında bu noktada şu anda bir uyanış var, ama bu uyanışın olma şekli bile o kadar nazik ve hassas olmak durumunda ki, bunlar çok fazla halk önünde konuşulabilecek, anlatılabilecek, reveransı yapılabilecek konular değil. Ama ben Milli İstihbarat Teşkilatı'nda geçirdiğim uzun yıllara, burada geçirdiğim yıllara baktığım zaman, orada çok fazla dostum var, etkileşim var, hepsinin zihniyetinin üç aşağı beş yukarı duruşlarını biliyorum, hiç kimse bu konudan memnun değil. Birtakım yakıştırmalar var, suçlamalar var, kayıtsızmış gibi görünen durumlar vesaire var ama inanın Arap ülkelerinin çoğunluğu bu konuda en az bizim kadar hassaslar. Ama bu yıllardır kavgasını verdikleri, yalnız bırakıldıkları, bedel ödetildikleri, çaresizlik sarmalı içerisine sokuldukları bir denklem. Bu denklemde çünkü İsrail burada yalnız değil, Avrupa ve Amerika başından beri bu işin içindeydi.
Buradan İsrail'in kabul edeceği bir sonuç hiçbir zaman için mümkün olmadı, çünkü İsrail iki devletli çözüm taraftarı değil. Artık şunun altını çizmek lazım İsrail daha fazla toprak kazanma ve işgal etme… Artık Filistin toprakları da değil, Lübnan toprakları, Suriye toprakları, genişledikçe genişlemeye başlıyor.
SUNUCU- Peki, İsrail'i durduracak nasıl bir mekanizma onun önünü kesebilir? Arap ülkeleriyle, Müslüman, İslam ülkeleriyle, Dışişleri Bakanları ile konuşurken de buna atıfta bulundunuz. Bunları durduracak mekanizma ne olabilir Sayın Bakanım?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bunun çeşitli alternatifleri var. Dediğim gibi birincisi, İsrail'in giderek kendisini uluslararası yalnızlıkta hissetmesi. Bu sorun sadece bizim değil, insanlığın kanayan yarası haline geldi. Avrupa'da belki göçmenlik ve aşırı sağdan sonra Avrupa ve Batı politikalarını, iç politikayı en fazla etkileyen hususlardan biri Filistin meselesindeki tavırlar. Avustralya'da şu anda ortaya konan pozisyona, Fransa'da ortaya konan pozisyona bakın. Geçtiğimiz günlerde İrlanda'daydım. İrlanda Parlamentosu’nun neredeyse tamamı hep beraber Filistin davasının arkasında, bunlar gerçekten çok kıymetli, değerli şeyler. Çünkü insanlık onuru, insanlık vicdanı burada yapılanı kabul etmek istemiyor, bir.
Bir de başkasının buna iyi demesini daha ayıplayıcı bir husus olarak görüyor. Hele kendi başındaki insanlar bunları destekler noktadaysa, vicdan bu sefer daha fazla isyan eder duruma geliyor. Bunlar katmanlı reaksiyonlar ve politik tavırlara dönüşüyorlar. İnsanların bu konu karşısındaki psikolojikman hissettikleri konuların bir politik tavra dönüştüğünü, bu politik tavır ülkesine göre değişiyor, daha organize politik hareketler oluyor, seçmen davranışına yansıyor, ama günün sonunda ülkelerin artık hesaba katması gereken bir davranış haline geldi.
Artık İsrail mutlak yalnızlıkla karşı karşıya, bir ülke hariç. O da benim için yalnızlık önemli değil, ben seçilmiş bir ülkeyim, benim için güç önemlidir mantığıyla gidiyor, ama bu her zaman böyle gitmeyecek.
SUNUCU- Suriye'ye geçelim isterseniz Efendim. Burada İsrail'in “SDG” ve Dürzi gruplar üzerinden Türkiye'nin bölgedeki etkisini kırmaya yönelik bir hamleye giriştiğini son dönemde görüyoruz. Dün de Nusayri Siyasi Konseyi kendince bir “SDG” gibi orada bir devletçik kurma arzusunu açıklamış. Bunlara karşı ne yapılacak veya siz bu konularda ne düşünüyorsunuz, İsrail'in bölgedeki hamleleriyle ilgili?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bizim devlet olarak, devlet organları olarak yıllardır yakından takip ettiğimiz ve gelecek yıllarda da hep takip edeceğimiz bir konu, yandaki komşularımızda ne oluyor meselesi. Buradaki birliğin, dirliğin, huzurun, düzenin bozulmamasıyla ilgili kaygılarımızın devamlılığı hep olacak. Bizim artık özellikle Cumhurbaşkanımızın liderliği ile ortaya koyduğumuz kurumsal kapasite bu konulara vakıf olma, bunu takip etme, bununla ilgili çözüm geliştirme hep devam edecek.
Şimdi olayın aslında şöyle bir yapısı var: Siz herhangi bir bölgesel veya uluslararası sorunla ilgili problemleri teker teker çözmeye başladıkça, küçüğünden büyüğüne doğru, bir sonraki engel alanı karşınıza çıkıyor, bu hep böyledir, bunun hiç istisnası yok. Suriye meselesinde de bu böyle oldu, biz ilk önce küçük sorunlardan, sonra orta dereceli, sonra giderek büyüyen sorunlara doğru eğilmeye başladık. Çünkü jeopolitik bir kavga var, bu kavganın bölgeye yansıması var, uluslararası hegemonik sistem bu noktada zaman zaman fikir değiştirmeye de gidebiliyor, ama bölge aktörleri bu konuda hep aynı kalıyor. Bu konuda İsrail'in ortaya koyduğu yayılmacı tavrın, İsrail'in Suriye'yle ilgili ortaya koyduğu vizyonun, özellikle Netanyahu hükümetinin, tabii ki kabul edilebilir bir tarafı yok. Bu konuda bizim ortaya koyduğumuz daha insani, daha evrensel, herkesin huzurunu, güvenliğini esas alan yapı, fevkalade önemli. İçerideki belli grupların İsrail'in son haftalarda ortaya koyduğu operasyonel baskıyı kendilerine bir fırsat olarak görüp buradan ayrılıkçı bir siyasal dil üretmeleri, Suriye'nin geleceğini hep beraber kurma yerine dışarıya bağımlılığı esas alan azınlık oluşturma modellerinin ortada olması büyük bir talihsizlik. Yani kolonyalizm bölgede, sonradan upgrade edilmiş emperyalizm hep bu yazılım üzerinden çalıştı zaten. Artık bölge ülkeleri ve bölge halkları kendileri, kendileri olarak… Ben daha önce de söyledim, üniter devlete sahip olmak için başka ülkelerin, başka etnisitelerin, mezheplerin, inanışların; haklarını, kimliklerini, özgürlüklerini, aidiyetlerini elinden almak ne kadar yanlışsa, kendi kimliğimi, özgürlüğümü ve etnisitemi koruyorum diye bölünme peşinde koşmak da o kadar yanlış. Bu iki türlü yanlış, buradaki gerek üniter yapıya, gerek ayrı yapıya bir huzur getirmiyor.
Burada insanlığın ulaştığı model ortada, yani bizim kendi ülkemizde anayasamızla kayıtlı olan vatandaşlık sistemi, vatandaşlık olayı, anayasal vatandaşlık, herkesin kendisini, kimliğini, kişiliğini, dilini, inanışını kolayca yaşayabildiği, ifade edebildiği, herhangi bir ticari, ekonomik, bürokratik pozisyon sahibi olurken, fırsat ve imkan eşitliği ararken bunlarla ölçülmediği, muhatap olmadığı bir dünyanın mümkün olduğunu Türkiye gösterdi. Yani bu buradayken tekrar eski, daha fazla problem getiren, insanları azınlık olarak ortaya çıkartan yapılara bölge niye gitsin?
Dolayısıyla burada Soğuk Savaş döneminden itibaren kurulmuş olan örgütlerin, başta KCK olmak üzere ve örgüt uzantısı YPG'nin aynı yazılımı çalıştırdığını görüyoruz. Örgütün burada Şam'la bir uzlaşma içerisinde olması, yeni Suriye'yi herkesin beraber kurması, burada tek bir silahlı gücün olması, ama aynı zamanda grupların kendi kimliklerini, dillerini muhafaza edecek tedbirlerin de alınması ve yönetimde eşit miktar temsil edilmesi fevkalade önemli. Bizim savunduğumuz bu, biz bunu söylüyoruz. Ama bunun olmadığı yerde, ki bu topraklara bu yeni gelen bir şey, her zaman için bir baskı rejimi vardı biliyorsunuz Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra, şimdi artık modern zamanlarda eski yöntemlerin, eski usullerin ortaya konarak kan ve gözyaşı üreten sistemin, politik sistemlerin devamlılık arz etmesine gerek yok.
Tamam, bu ülke bir şey hissediyor, kendisi için kan ve gözyaşı üretsin. Bu bizden bin kilometre ötede başka bir kıtada veya ülkede olsa tamam biz bir şey demeyiz, ama yanı başımızda. Yani oradaki üretilen her türlü rahatsızlık, huzursuzluk gelip bizi de buluyor, bizim bunlara kayıtsız kalma şansımız yok. Dolayısıyla bu noktadaki hassasiyetimiz, çalışmalarımız devam edecek. Allah’ın izniyle şu ana kadar gerekli tedbirleri de alıyoruz, gerekli mesajları da gönderiyoruz.
SUNUCU- Sayın Bakanım, sizin en son açıklamanız çok dikkatimi çekti. Şey diyorsunuz, YPG’nin sisteme entegre olmasında zorluk çıkarttığını, olumlu havayı bozduğunu. Bu ortam oluşmayana kadar, yani Türkiye’nin şartları oluşmayana kadar bize rahat yok diyorsunuz. Aynı beyanın paralelinde Sayın Cumhurbaşkanı, “kılıç kınından çıkarsa ne kelama ne de kaleme yer kalacak” diyor. Türk tarihini az çok bilen insanlar kılıcın kınından ne zaman çıktığını, niye çıktığını çok iyi biliyor. Ben bu iki mesajın muhatabının sadece terör örgütleri olmadığını naçizane düşünüyorum, burada mesaj bu terör örgütlerini aparat olarak kullanan İsrailvâri ülkelere de mi verilen mesajdır, ne anlayalım bu mesajdan? Muhatap kim diyelim kısaca Sayın Bakanım.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Değerli arkadaşlar; biz kadim bir devlet geleneğinden geliyoruz. Kadim bir medeniyetin de temsilcisiyiz. Hem medeniyetin zenginliği, hem devlet kültürünün kadimliği çok fazla beraber bir araya gelen şeyler değil. Çok şükür biz bu ikisinin de mirasçısı durumundayız bu topraklarda. Zor bir geçmişimiz oldu, zor bir anımız var, muhtemelen zor bir geleceğimiz de olacak, ama bu nimetlere sahip olduğunuz zaman bu türden sıkıntılar da oluyor. Şimdi bunu şunun için söylüyorum: Bizim, bize düşmanlık yapılmadığı sürece herhangi bir nedenden dolayı bir politik entiteye, bir insan grubuna, bir insana düşmanlık eden bir medeniyetimiz ve devlet yapımız, kültürümüz yok. Biz başka bir devlete tehdit oluşturmayız, başka bir devlet bize tehdit oluşturmadığı sürece. Bizim cevabımız, devlet veya devlet dışı olsun hangi aktör olursa olsun, Türkiye’nin güvenliğini, milli çıkarlarını, halkın refahını, huzurunu hedef alan, bunları bozmaya yönelik girişimlerde bulunan bütün odaklara yönelik. Cumhurbaşkanımızı uzun yıllardır yanında, emrinde çalışan biri olarak yakından tanıyorum. Özellikle milli güvenlik konularında, bu konuda inanılmaz bir hassasiyeti var. Burada biliyor, atılacak mini minnacık bir geri adım, verilecek mini minnacık bir tavizin uzun vadede yeri doldurulamayacak büyük bir yara oluşturduğunu. Bizim tarihimiz maalesef bu türden örneklerle dolu. Dolayısıyla biz belli bir zamandır stratejiyi değiştirdik çoktan, sınırımızın ötesinde tehdit oluştuğu zaman, biz gelip burada bizi beklemesini, vurmasını beklemiyoruz. Sınırın ötesinde buna girmemiz lazım, ama şimdi hep söylüyoruz, başka ülkeler de en az bizim kadar muhteremdir, başka ülkelerin de en az bizim kadar var olma hakkı var bizim sınırlarımızda; Irak olsun, Suriye olsun. Yani buradaki ülkelerin kendi kendilerine yeterli olması, düzen kurması, birlik içerisinde olması, halkın huzurlu, refahlı, tatmin edilmiş olması, birbirlerinden emin olması, kendini ifade edebilmesi, bunlar önemli şeyler, bunlar aynı zamanda mümkün şeyler. Ama hem yakın geçmiş, hem de mevcut şartların oluşturduğu dinamik, bu halklara burada bu hayatı şu an için yaşama imkanı vermiyorsa, Türkiye’nin sahip olduğu imkan, politik liderlik ve niyet, her şeyden önce niyet, çünkü bir emperyal niyet taşımıyoruz, buradaki bu halklara da aynı huzuru getirme imkanına sahip. Şimdi buradaki mevcut sınırlar içerisinde halk zaten sıkıntı çekerken bu sınırları tekrar değiştirme yolunda bir adım atmaya gidip, daha fazla trajediyi, dramı ve tehdidi üretmek bizim kabul edebileceğimiz bir şey değil. Bölgede diğer devletlerin de kabul ettiği bir şey değil.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanımızın, bizim bu konularda her yaptığımız uyarıda altını çizdiğimiz nokta hiçbir zaman için tahrik edici, saldırgan bir dil değil. Verdiğimiz mesaj, bize düşmanlık yapmayın. Bize düşmanlık yapmadığınız sürece biz kimseye oturup durduğumuz yerden düşmanlık yapmayız. Kategorik olarak birilerini düşman sınıfına sokmayız, böyle bir şey yok. Ama yaptığınız zaman da geri adım atmayız.
SUNUCU- Burada hepimizin dikkatini çeken bir konu var Sayın Bakanım. Bir taraftan İsrail’in, Suriye ile ilgili bir şeyler yapmaya çalışırken, orayı ayrıştırmaya çalışırken, bir taraftan da komşumuz Irak’a aynı şekilde bir şeyler yapmaya çalıştığını görüyoruz. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımız aynı konuşmasında bir başka mesaj daha verdi, yüzünü Türkiye ve Şam’a dönen Kürtlerin kazanacağını söyledi. Bir anlamda Türkiye’nin oradaki Kürtlerin de garantörü olduğunu söyledi. Bir tarafta birileri ayrıştırmaya çalışıyorken, yani Türkiye, Suriye’yi bir ve bütün olarak nasıl tutacak, bu garantör görevini nasıl yerine getirecek? Yani İran’ın ve İsrail’in çabaları bir taraftan burada yürürken, Türkiye buranın garantörüdür diyebiliriz herhalde değil mi? Ama bir taraftan da bunlar bozmaya devam ediyor veya en azından bu çabayı göstermeye devam ediyorlar. Bu devam ederse; bu süreç, bu şekilde, Türkiye ne yapacak?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Az önce ifade ettiğim gibi yani bunlar Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği tehlikeye düştüğü zaman, ki bunun tanımı da giderek aslında daha biraz daha belirginleşiyor belli noktalarda. Yani bizim sınırlarımızın ötesinde yaşayan, bizim kardeş olduğumuz, akraba olduğumuz milletlerin haklarını da, başta Kürtler, Türkmenler, Araplar olmak üzere bir sıkıntı olduğu zaman bizim burada yardıma gitmemiz, düzeni, güvenliği, intizamı sağlayıcı bir güç olmamız bizim tarihi sorumluluğumuz, vazifemiz. Bu kardeşlerimize karşı da bir görevimiz aynı zamanda. Şimdi burada bu kardeşlerimizin içerisinde bulunduğu imkansızlığı, çaresizliği, belli politik arzu sahibi olma durumlarını emperyal güçlerin kendi politikalarıyla tevhit etme meselesi, bir araya getirme projeleri hep var. Tabii bunu görüp profesyonel bir şekilde ona uygun tedbirler almak gerekiyor. Bazen tabii siyasal dilin çok fazla genellemeci ve çok çabuk içerleyici veya çok çabuk reddedici olduğu anlar olabiliyor, siyaset yapımı biraz bunu gerektiriyor. Ama devlet işleyişinde çok farklı tonların, renklerin, nüansların aslında hesaba katıldığı, gözetildiği ve buna göre politikaların geliştirildiği bir mesele var.
Suriye örneğine bakalım. Şimdi Suriye'de Kürt Ulusal Koalisyonu vardı. Yani Suriye'de sadece YPG yok. Suriye'de birçok Kürt partisi var ve bunlar Türkiye'nin dostu. Türkiye ile işbirliği yapmak istiyorlar. Gelip bizimle daha geçen gün de bizim arkadaşlarımızla konuştular, Cumhurbaşkanımızın bu beyanından sonra da “Biz yüzümüzü Ankara'ya dönüyoruz. Ankara gelsin bize yardımcı olsun”. Şimdi bu önemli bir husus. Ankara'dan bekledikleri konu, Ankara'nın bu altını çizdiği parametreler. Kimseye problem olmayan, ama kendisi de problemle baş başa kalmayan partilerin faaliyetlerine biz destek veriyoruz. Şimdi Şam'a da aynısını söylüyoruz. Şam, ilk 8 Aralık'tan sonra yönetim iktidara geldiği zaman, biz bölge ülkeleriyle bir araya geldik, ne bekliyoruz dedik Şam'dan, bunu ortaya koyalım. Hiç önyargı koymayalım. Beyaz bir kâğıt, buraya bir iktidar geldi, biz bunlardan ne bekliyoruz? Bir, hiçbir ülkeye tehdit olmayacak. Çünkü elinde on binlerce silahlı unsur var, askeri yetenekler var. Yaz, hiç kimseye silahlı tehdit olmayacak. İki, terör örgütleriyle işbirliği yapmayacak, tamam. Üç, oradaki halka katliam, keyfi infazlar, gözaltılar yapmayacak, tamam. Yönetim olduğu zaman mümkün olduğunca kuşatıcı olacak. Şimdi tüm bunların hepsini şu ana kadar biz, çevre ülkeleri, Batı ülkeleri, herkes görüyor. Bu idare elinden geleni bu konuda yapıyor. Bu idarenin hataya düşmesini bekleyip daha sonra harekete geçmek için pusu kurmuş olan birtakım devletler ve yapılar burada bir hata olmadığını, bölgesel ve uluslararası toplumla işbirliği içerisinde aslında belli bir vizyonun ağır ağır devam etmekte olduğunu görünce bu sefer bunlar kendileri problem oluşturmaya başlıyorlar. Görüyorsunuz Alevilerin yaşadığı yerde ortaya çıkan sorunlar, Dürzilerin yaşadığı yerde ortaya çıkan sorunlar, Kürtlerin yaşadığı yerde aynı türden provokasyonları yapmaya çalışıyorlar. Bütün bunlar aslında, siz açılış konuşmanızda da okudunuz, bölgede yeni hükümetin aslında ülkenin birliğini, bütünlüğünü sağlamada etkisiz kaldığı. Yani yeni hükümet burada kendisi diğer entitelerden ayrı, onlar üzerinde bir baskı aracı olarak duruyor değil. Onlarla beraber bir araya gelerek yeni Suriye'yi inşa etmesi ve bir yere taşıması gerekiyor. Bizim zaten dediğimiz bu. Fakat diğerleri bu oyunun bir parçası olmak istemiyorlar. Biz beklersek, kriz çıkarsa, belki önümüze daha fazla fırsat gelir, alabileceğimizden daha fazla ilerisine gidelim, bir bekleyelim. Bu bekleyiş süresi içerisinde ne olacak? Türkiye'ye tehdit oluşturan unsurları, kabiliyetleri, kapasiteleri ve hareketleri yok etmeyecekler, o da devam edecek. Hem Şam’a tehdit olacaklar, hem Ankara’ya tehdit olacaklar, hem Irak’ın bütünlüğüne tehdit olacaklar, ama bu da kimsenin kabul edeceği bir şey değil.
SUNUCU- Peki Sayın Bakanım, Katil Netanyahu ne hikmetse Osmanlı'nın bir daha meydana çıkmayacağından bahsediyordu. Bir de bugünlerde sözde soykırım meselesine destek vermek kararına geldi. İş öyle geldi ki, Paşinyan bile ters cevap vermek cesaretini gösterdi. Demin söyledikleriniz, az çok takip ettiğimiz kadarıyla yaptıklarınızı, çabalarınızı da, Türkiye'nin, Sayın Cumhurbaşkanının bütün bu çabalarını da tam olarak ortaya koyduğumuzda, Netanyahu ne yapabileceğimizi, caydırıcı gücümüzü, İsrail olarak, bildikleri için mi Osmanlı nefretine, sözde soykırım yalanına sarılmaya başladı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şu anda bütün dünyanın, bizim hissi veya ideolojik bir sebepten dolayı değil, artık bütün dünyanın gerçeklere dayalı bir olgudan dolayı soykırım olarak tanımladığı bir gerçeklik var ortada. Bu adamın aslında yapmaya çalıştığı kendi soykırımını kapatmak, başka bir şey değil. Bize başka bir şey söyleyerek gidiyor, Fransızlara başka türden baskı yapıyor, Avustralyalılara başka türden baskı yapıyor. Şimdi her ülkeyle bir baskı mekanizması geliştirilmiş durumda. Her ülkedeki Siyonist lobiyi bir şekilde devreye sokarak onları kendi yerel siyasetleri üzerinden esir almaya çalışıyor. Çok şükür bizim yerel siyasetimiz üzerinden esir alınacak ne bir karakterimiz var, ne de öyle artık izin verilmiş bir durum var ortada. Onun için dışarıdan buna müdahaleyi esas alıyorlar, dış aktörler üzerinden. Avrupalı aktörler tıpkı bizim yıllar önceki durumumuz gibi. İçerideki belli mekanizmaları harekete geçirdiğiniz zaman oradaki siyasi liderlikler çok daha çabuk etkilenip harekete alınabiliyor. Çünkü bunlar uzun yıllar içerisinde kurgulanmış mekanizmalar, çok özel şartlarda ve anlarda devreye giriyorlar.
Şimdi aslında burada dünya Yahudi toplumu içerisinde de takip ederseniz çok ciddi bir bölünme var. Yani Yahudilerden gerçekten insaf sahibi, vicdan sahibi olanlar, dünya vatandaşı olanlar kendileri diyorlar, bu soykırım, biz bunlardan beriyiz, biz bunlar değiliz. Bunları kendileri diyorlar. Dolayısıyla Netanyahu'nun arkadaşları ile beraber ortaya koyduğu bu tarihsel çılgınlık, şu anda kendilerinin 60-70 sene önce kınadığı benzer çılgınlığın, Hitler çılgınlığının aynısı, tekrarı. Demek ki bulaşıcı olabiliyor.
SUNUCU- Akıbet de aynı olacak.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yani insanlık bundan sonra bunu soykırım olarak anmaya devam edecek. Hiçbir zaman için buna iyi demeyecek. Ama bu insanlar bu gerçekliği unutturmak için her türlü olağanüstü şartları yaratmak, her türlü kötülüğü piyasaya sürmek için de başka türden tedbirleri de alacaklar: “Her ülkenin iç siyasetini nasıl manipüle ederiz, orada ne türden hususları baskı altına alabiliriz, bunları yaparız”. Çok şükür bizim siyasetimiz, siyasi yapılarımız bu konuda oldukça tecrübeli. Yarın Büyük Millet Meclis’imizde de siyasi partilerimizi bu konuda bilgilendireceğim. Gerçekten insan gurur duyuyor. Parlamentodaki bütün parti grupları Filistin meselesinde tek yürek olmuş durumdalar. Ben daha önce de bilgilendirdim. Türkiye kendi içerisinde birçok konuda siyasal bölünmüşlük yaşayabiliyor, ama bu konu söz konusu oldu mu, muazzam bir birliktelik var. Bu da benim bu ülkenin Dışişleri Bakanı olarak gurur duyduğum bir şey.
SUNUCU- Sayın Bakanım, şimdi Azerbaycan-Ermenistan meselesine geçeceğiz, ama önce ben bir şeyi size sormak isterim. Dünya’da Gazze’yle ilgili çok tepki var. Sizi en çok duygulandıran, hüzünlendiren ne oldu mesela, böyle karşılaştığınız bir şey oldu mu veya izlediğiniz hangi videodan etkilendiniz dünyada gösterilen o tepki videolarında?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Çok hassas, önemli özel anlar var açıkçası. Özellikle belli görüntüler, belli fotoğraflar Gazze’ye ilişkin. Burada insan olmayı zorlaştıran şeyler, onlara bakmak. Fakat daha da önemlisi burada dediğim gibi Gazze’deki zulmü bizatihi görerek etkilenmeniz de bunu mümkün kılan sistemin aslında işleyişiyle ilgili etkilenmek. Burada zaman zaman Batı ülkelerinde ortaya konan bazı tavırlar var, bazı afişler var, insanların sözleri, ifadeleri var. Bunlar şu anda şudur demeyeceğim, ama zaman zaman görüyorum, yani İskandinav ülkelerinde, Avustralya’da, Fransa’da, Amerika’da zaten Müslüman ve Arap ülkelerinde bu konuda muazzam bir hassasiyet var. İnsanlar artık seferberlik içerisindeler. Bizim halkımızın özellikle bu konudaki aziz duruşu inanılmaz bir duruş. Bunların hepsi insanı etkiliyor, insana daha fazla ne yapmalıyım aslında sorusunu sordurtuyor ve aslında rahat da uyku uyuyamıyorsunuz, onu da söyleyeyim.
SUNUCU- Sayın Bakanım, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki süreçle ilgili soru sormak istiyorum. Trump’ın barış hamlesi Türkiye’nin bilgisi dahilinde mi gerçekleşti? Çok merak ediyorum.
İkincisi, bu Zengezur Koridoru’na Trump’ın, herhangi bir şirketle kontrol edileceğine dair son nihai beyanı Türkiye’yi, Azerbaycan’ı, Türkiye ve Azerbaycan üzerinden Türkistan coğrafyasının bağını etkiler mi olumsuz şekilde yoksa tam tersi, Ankara bu olaya, Trump’ın barış sürecine ve Zengezur Koridoruna birdenbire çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz Efendim?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi Ermenistan’la Azerbaycan arasında mutabık kalınan bir dizi anlaşma, bazıları paraf edildi bunların, imzalanmadı. Sadece bir niyet beyanı iki lider tarafından imzalandı. Asıl anlaşma Dışişleri Bakanları tarafından paraf altına alındı. Daha sonra Amerika’yla Azerbaycan arasında iki tane anlaşma imzalandı. Çok güzel bir tablo çıktı bölge barışı adına. Şimdi burada şunu ifade edeyim büyük bir memnuniyetle: Olayın ilk gününden itibaren, yani Amerikalılar gelip Azeri kardeşlerimizle konuşmaya başladığı andan itibaren bu konu bizimle istişare edilerek gitti. Yani her aşamasında bilgilendirme oldu, istişare oldu. Bu konuda Cumhurbaşkanımızı bilgilendirdik, daha sonra İlham Bey de Cumhurbaşkanımıza hem öncesinde, hem sonrasında bu konuda bilgi verdi. Bizim Azerbaycan’la kendi aramızdaki istişare mekanizması, koordinasyon mekanizması çok iyidir.
SUNUCU- Çünkü maalesef biraz Azerbaycan’a haksızlık yapılarak Azerbaycan eleştirildi bu son süreçte, o nedenle bunu sizden duymak çok hoşuma gitti.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Hemen hemen her sabah bizim Ceyhun Beyin telefonuyla muhakkak bir görüşmemiz olur, bu sabah da yine görüştük başka konuları. Ceyhun Bayramov, kendilerine de buradan selam ediyorum. Öğleden sonra da başka bir Azeri kardeşimle konuşma durumundaydım, Ukrayna ile ilgili bir konu vardı. Yani sürekli yoğun muazzam bir iş birliğimiz var. Zengezur Koridoru’yla alakalı tabii oraya baktığınız zaman şöyle bir husus var: Koridorun aslında deklare edilmiş olması, Azeri kardeşlerimizin baştan beri ortaya koyduğu birkaç tane temel talep vardı, onların prensipte kabulü manasına geliyor. Yani bu hat fevkalade önemli. Fakat kamuoyunu burada da şu şekilde bilgilendirmek isterim: Bununla ilgili formatı netleştirilmiş, usule, esasa, işleyişe bağlanmış somut bir şey yok. Bu konsept olarak kabul edildi, belgeye yansıdı, fakat kim işletecek, nasıl işletecek, ne olacak konusunu taraflar kendi aralarında müzakere edecekler. Bunun öncesinde çeşitli alternatifler müzakere edildi, yani bir kısmını belki kamuoyuyla paylaşabilirim. İçerisinde Sayın Cumhurbaşkanımızın Sayın Aliyev’le yaptığı görüşmede gündeme gelenler var; Sayın Paşinyan’ın ülkemizi ziyaretinde Cumhurbaşkanımıza anlattığı konu var, ona mukabil Cumhurbaşkanımızın kendilerine söyledikleri konular var. Ama bunlar bir netliğe kavuşmadığı için şu anda kamuoyuyla paylaşılmayan, liderlerin kendi aralarında yaptığı konuşma.
Bu konu şu anda tartışılan, evrilen bir konu. Ama ben prensipte şunu söyleyeyim: Cumhurbaşkanımızın, bizlerin bu yürüyen müzakerelerle ilgili aldığı pozisyon her zaman için şu: Biz Azeri kardeşlerimize güveniyoruz. Onlar bir konuya “evet” dedikleri zaman biz onlardan daha fazla onları düşünüyormuş gibi davranıp “Yok kardeşim o senin dediğin evet doğru değil, asıl bu doğru” diyecek bir tavır içerisinde olmayız. Onlarla, dediğim gibi, yakın bir iş birliğimiz var. Sağ olsunlar, başta Sayın Aliyev olmak üzere, oradaki arkadaşlar da fevkalade yetenekli insanlar. Meselelerine çok ciddi sahip çıkıyorlar, o da gurur verici bir şey. Sayın Paşinyan’ın da bu konuda ortaya koyduğu olumlu tavır, o da tarihsel bir durum. Savaştan hemen sonra bir gerçekliği görüp “Artık tamam işgal bitti, bundan sonra kalıcı bir barışı hayata geçirelim” diye siyasi bir risk alması, o da takdir edilmesi gereken bir durum. Biz de onu açıkçası takdir ediyoruz.
SUNUCU- Sayın Bakanım bir başka konu da Türkiye’nin arabuluculuk çalışmaları yaptığı, Rusya-Ukrayna Savaşı. Bugün biraz önce siz de bahsettiniz zaten, Ukrayna Milli Güvenlik Konseyi Sekreteri Umerov ile görüştünüz. Sayın Cumhurbaşkanımız da Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenskiy ile bir görüşme yaptı. Yakın zamanda ABD Başkanı Trump’ın da bu konuyla ilgili girişimleri olmuştu. Siz barıştan umutlu musunuz, yeni bir zirve Türkiye’de gündeme gelebilir mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle; bugün Sayın Cumhurbaşkanımız Sayın Zelenskiy ile görüştü; Rubio ile ben görüştüm, yine bu mesele masadaydı. Dün gece Steve Witkoff ile görüştüm, bu işin Amerikalı müzakerecisi olan yine bu konu merkezinde. Steve ile dün görüştükten sonra bugün öğlen saatlerinde Ukrayna müzakerecisi olan değerli dostumuz, arkadaşımız Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Rustem Umerov ile çok uzun bir görüşme yaptık. Şimdi bütün bunların toplamına baktığımız zaman şöyle bir bilgi verebilirim: Barışın olması için ümitliyiz, bu ümit için yeterli sebebimiz var. İstanbul müzakerelerinde birinci, ikinci, üçüncü turda evrilerek gelişen bazı olaylar vardı. Üçüncü turda özellikle tarafların ortaya koyduğu pozisyonların daha sonra Alaska'da gündeme geldiğini, somutlaştığını gördük. Bizim hem Rusya'da Sayın Putin ile yaptığımız görüşmede, hem Ukrayna'da Sayın Zelenskiy ile yaptığımız görüşmede Türkiye olarak Cumhurbaşkanımızın çerçevesini çizdiği bazı spesifik konular vardı, onların görüşmesini yaptığımızda ortaya koyduğumuz bazı perspektiflerin esas itibariyle bu görüşmelerde ana omurgayı teşkil ettiğini gördük. Şimdi ama sorun yok mu, var. Eskiden Rusların dört vilayetin idari sınırlarının tamamını ele alma hususu vardı. Şimdi o isteklerinden vazgeçip temas hatlarında kalıp, bir yer hariç. Donbas biliyorsunuz ikiye ayrılıyor Luhansk ve Donetsk olmak üzere. Donetsk'teki yüzde 25'lik, yüzde 30'luk kalan yerin kendilerine iade edilmesi ve Zaporijya ile Herson’da temas hattında durması konusunda şu anda bir ön şey var. Bunun kendilerinin söylemiş olması ve bunun da bir güvenlik mekanizması ile garanti altına alınmasını kabul etmiş olmaları –prensip itibariyle diyorum, çerçeve anlaşma maddeleri olarak– aslında gerçekten muazzam bir çerçeve sunuyor bu yaklaşık dört yıldır devam eden savaşa. Bunun her iki ülke için de, özellikle Ukraynalılar için kabul edilmesi zor hususları var. Burada birkaç tane husus var. Geri kalan Donetsk'teki yüzde 25, yüzde 30'luk toprak parçası Ukraynalılar için de çok önemli. Çünkü o toprak parçası verildiği zaman geri kalan alan stratejik olarak korunması biraz zor bir alan, bu askeri değerlendirmesi. Ama işin içerisine güvenlik mekanizmalarını, garantilerini soktuğunuz zaman konu nereye doğru, nasıl şekillenir ona bir bakmak gerekiyor.
Bugün Marco Rubio ile yaptığım görüşmede de güvenlik garantileri konusundaki tartışmaların keyfiyetiyle ilgili biraz görüş alışverişinde bulunduk. Çünkü Türkiye burada kilit bir aktör olma özelliği taşıyor. Bir, bizim dışımızda bir tartışmanın olması ve daha sonra bizimle bir şey paylaşılması bizim benimsediğimiz bir şey değil. Eğer bizim daha sonra belli bir yerde fayda üretmemiz istenecekse, fonksiyonel olmamız istenecekse, bizim baştan itibaren bu tartışmaların içerisinde nitelikli olarak olmamız gerekiyor. Askerimizle, istihbaratçımızla, diplomatımızla her bir uzmanlık alanını ilgilendiren konulara çok yakından bakmamız gerekiyor. Biz kendi milli çıkarlarımız için üretmemiz gereken bilgiyi, faaliyeti üretiyoruz ama eğer ortak bir güvenlik mekanizması oluşturulacaksa bunun keyfiyeti farklı. Şimdi bununla ilgili görüşmelerimiz var. Ama dediğim gibi burada çok fazla detaya girmek istemiyorum. Ben şimdi Avrupalı ve Amerikalı meslektaşlarımızla konuştuğum zaman yani güvenlik mekanizması ne için olacak, Ukrayna'nın savunması için mi, yoksa oluşturulacak bir anlaşmanın uygulanmasını temin etmek için mi? Bunlar hayati sorular. İkisinden biri için mi, her ikisi için mi? Rusların kabul edeceği bir güvenlik garantisi anlaşması çerçevesiyle, modalitesiyle, Ukraynalıların kabul edeceği aynı mı? Şimdi Alaska'da aslında belli prensiplerde uzlaşıldığını görüyoruz. Ruslarla Amerikalılar arasında bir genel anlaşma var. Bunun daha sonra hayata geçmesi konusunda bir zirveden söz ediliyor. Bu zirveye ilişkin şu anda netleştirilmiş bir tarih yok. Bu zirveyle ilgili belli sorun alanları var, onu da şöyle özetleyebilirim: Zirvede liderler mi bir araya gelsin sorunu çözsün? Yoksa ondan önce belli konuları yine ekipler kendi aralarında halledip ondan sonra mı liderler bir araya gelsin? Bu halihazırda biraz masada olan bir konu. Bazı ön açıklamaların karşılıklı geçtiğimiz hafta içerisinde Alaska’da, daha sonra Washington’da oluşturulan olumlu atmosferi biraz hafif gerilettiğini de görüyoruz. Ama bütün bunları yakından takip ediyoruz, tarafların her biriyle de çok yakın temas halindeyiz. Sadece Türkiye’nin çıkarlarıyla ilgili, bölgenin çıkarlarıyla ilgili hesaplarımızı yapıp, tedbirlerimizi almada kullanmıyoruz bu bilgi birikimimizi. Meselenin çözümüne ilişkin değerli katkılarımız da oluyor, onun da altını çizmek istiyorum.
SUNUCU- Bunu da zaten Sayın Zelenskiy’nin dönüp dönüp, tekrar tekrar Türkiye’ye teşekkür etmesinden, Sayın Cumhurbaşkanımıza teşekkür etmesinden herhalde az çok anlayabiliyoruz.
Rusya tarafı da ısrarla Türkiye’nin çabalarını çok önemsediğini ifade etti. Sayın Bakanım, Avrupalı liderlerin ABD Başkanı Trump’ın masasının etrafına toplanması, o fotoğraf bütün dünya kamuoyunda konuşuldu, tartışıldı. Türkiye’nin içinde de ciddi anlamda tartışmaya neden oldu, gerçi açıkçası da tartışılması gereken bir görüntüydü üzülerek söylemek istiyorum. Ama ana muhalefet partimiz Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye neden o masada yok diye eleştiride bulundu. Sizce o masada Türkiye olmalı mıydı? Eksiklik mi olmaması, yoksa tam tersi mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ben bize çok basit gerçeklik gibi görünen birtakım konuların başka insanlara aynı netlikle yansımadığını görüyorum. Şimdi Alaska’da Sayın Trump Sayın Putin’le buluştu, Vaşington’da Avrupalılarla buluştu ve Ukraynalılarla buluştu. Bu şu demektir: Trump savaşan taraflarla bir araya geliyor, biz savaşın bir tarafı değiliz. Yani ne Alaska’daki masada olmalıyız, ne Vaşington’daki masada. Çünkü Trump savaşan taraflarla bir araya bir araya geliyor. Biz kendi kurduğumuz masada İstanbul’da tarafları bir araya getirdiğimizde onlar da şeydi... Şu olur: Sizin dışınızda, sizin olmadığınız bir güvenlik mekanizması kurulur, Türkiye’nin isteğine rağmen bu olmazsa o zaman orada haklı bir eleştiri olabilir: Türkiye burada olmalıydı, niye yok? Ama Türkiye’nin kendi tercihiyle bilerek yapmadığı aksiyonların değerlendirmesiyle ve bir de burada dediğim gibi yani o resmin neyi ifade ettiği meselesi benim Dışişleri Bakanı sıfatıyla çok konuşabileceğim bir konu değil, onu halkımız, politik yorumcularımız, sizler, dünya, hepsi karikatürize bile ediyorlar. Ama benim söyleyebileceğim profesyonel olarak, biz savaşın bir tarafı değiliz. Dolayısıyla, o iki resimde de bizim olmamamız kadar normal bir şey yok.
SUNUCU- Bir başka konu Libya Efendim. Son günlerde özellikle MİT Başkanımız Sayın İbrahim Kalın’ın Bingazi ziyaretiyle beraber dikkatimizi çeken bir şey var, Kaddafi rejiminin yıkılmasından bu tarafa bir gemimiz hem Trablus’a hem Bingazi’ye liman ziyaretleri gerçekleştirdi. Libya’da neler oluyor, bu gelişmeleri biz nasıl okumalıyız? Sormak isterim.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Orada şöyle bir stratejimiz var: Biliyorsunuz 2019 Nisanındaki askeri operasyondan sonra orada bir de facto durum oluştu, Türkiye orada gerek dost unsurlarıyla, gerek askeri üsleriyle duruma vaziyet etmeye başladı. Doğu ve Batı olarak Libya’nın fiilen, de facto olarak şu anda ayrı ayrı iradeler altında bulunuyor olması, bizim Trablus’ta Milli Birlik Hükümeti’ni tanımamız ve Batı’da o arkadaşlarla çalışmamız bir strateji dahilinde oldu. Şimdi bizim temel stratejimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın her zaman vurguladığı gibi Libya’nın birliği, bütünlüğü ve bölünmemesi. Bölgede veya işte küresel olarak Libya’nın bölünmesinden, zayıf kalmasından, zayıf bir merkezi iradeyle işletilmesinden medet umanlar var. Bakın Libya’nın çok büyük bir yüz ölçümü ve inanılmaz zengin yeraltı kaynakları var, başta enerji kaynakları olmak üzere ve 5 milyon küsür de nüfusu var. Aslında burada kendilerine çok büyük, farklı fırsatlar görenler var. Fakat biz Türkiye olarak birkaç tane aşamalı strateji ortaya koyduk 2019 Nisanından sonra, varlığımızı orada şey yaptıktan sonra. Dedik ki, birincisi bir daha burada savaş olmasın. Biz kendi askeri varlığımızı bir daha çatışmanın çıkmaması için kullandık. Üzerine politik hamleler bina ettik. Bunu mümkün kıldık mı? Kıldık. Her iki taraftan da savaşı mümkün kılacak tahrik ediciliği önledik ve biz tahrik eden taraf olmadık. Peki, aradan 6 yıl geçti bu esnada iki tarafın birleşmesi için ne yapılabilir? Geçen bu süre Doğu ile Batı’nın birleşmesi için önemli.
İkincisi de paralelinde biz bu politik süreci Birleşmiş Milletler’den olsun, başka ülkelerden olsun, bizden olsun devam ettirirken bir de şunu yaptık: Libya’nın doğusuyla ilişkilerimizi geliştirmek ve Batı düzeyine çıkartmak, bu önemliydi. Aşamalı aşamalı, karşılıklı güven oluşturarak biz Libya’nın Doğusuyla da, Bingazi’yle de ilişkilerimizi geliştirdik. Bugün geldiğimiz noktada askeri gemilerimiz… MİT Başkanımız, bazı konular var onlar hallolursa belki hani Dışişleri Bakanı olarak bizim de gitmemiz söz konusu olur… Şimdi bir noktaya getirdik.
Buna paralel bir şey daha yaptık, özellikle Libya’da bazen problemin, bazen çözümün, bazen her iki konunun da parçası olabilecek diğer ülkelerle ilişkilerimizi bu konuda son derece ileri taşıdık. Bunların arasında Mısır var, Birleşik Arap Emirlikleri var, Katar’la zaten ilişkilerimiz iyi. Bu paydaşlarla da bu konuda son derece açık, şeffaf, güven oluşturucu ve Libya’nın huzuruna, birliğine katkısını sağlayacak bir şey var. Sevindirici olan şey şu, bu geçtiğimiz yıllar içerisinde: Çok şükür bir daha büyük bir çatışma görmedik. Bakın burada Türkiye’nin inanılmaz bir rolü var. Bu vakti ülkenin birleştirilmesi için siyasi manada kullanmak gerekiyor. Ama şunda işe yaradı bu vakit: İstediğimiz manada birlik ortaya çıkmadı ama geçen sürede yaptığımız inceleme, sahip olduğumuz etkileşim, siyasal tecrübe bir sonraki adımın ne olması gerektiği konusunda bize çok ciddi bir fikir verdi. Şu anda o fikrin sahibiyiz ve uygulaması için taraflarla da görüşüyoruz. Aslında bundan sonra sizin için çok detaya girer. Libya’yı çok uzun konuşabilirim ama herhalde vaktim sınırlı, ben burada kısa tutayım.
SUNUCU- Sayın Bakanım, Libya deyince Doğu Akdeniz akla geliyor, Türk-Yunan ilişkilerinde bayağı ilerleme var, ama bir taraftan da Yunan Başbakanının Türkiye’yi hedef alan açıklamaları var, nasıl değerlendiriyorsunuz bu çelişkiyi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi yani şunun altını tekrar tekrar çizmek gerekiyor. Maalesef ve maalesef Yunan iç siyasetinde Türkiye’yle ilgili konular, bir numaralı belirleyici konular. Bir de yani siyasi aspirin gibi, herhangi bir sorunun varsa siyasette Türkiye’yi gündeme getir, Akdeniz’i gündeme getir, Ege’yi gündeme getir, zaten hemen bir şartlı refleks teorisi oluşmuş orada, maalesef siyasi bir şartlı refleks var. Biliyorsunuz, Pavlov’a 1914 Nobel Tıp Ödülü kazandırmıştı. Bu siyasi şartlı refleksin, Türkiye dendiği zaman harekete girmesi, halihazırda Yunan siyasetinin kendi içerisinde çözmesi gereken bir konu, çözmesi gereken bir konu. Burada, Cumhurbaşkanımız yani uzun erimli dönemde ve güçlü iradenin liderliğinde gerçekten kendi halkından aldığı teveccühü, siyasi kapitali, yani birkaç tane mesele üzerinde çok ciddi kullanmaya çalıştı. Bunlardan birisi de Yunanistan’la olan sorunların daimî olarak çözülmesi meselesi. Kıbrıs meselesi de dahil olmak üzere. Yani gerçekten hiçbir liderin almadığı siyasi riskleri alarak bu konuların üzerine gitti. Ama yani umarız, umarız bir gün Yunan siyaseti de Türk siyasetinin ulaştığı olgunluğa, özgüvene ulaşır, yani konuları daha rahat tartışabilir. Ha bizim onlarla polemiğe girmekten yana bir çekincemiz yok, söz vermekten yana, karşı koymaktan yana bir çekincemiz yok, her türlü konuda. Ama yani şimdi belli konularda farklı türden el açmalar… Biz biliyoruz kimin ne yaptığını, niye yaptığını, hangi aktörle nereye gittiğini, geçmişte Türkiye’yi nasıl kuşatmaya çalıştıklarını bölgede. Biz bunların hepsini gördük, tedbirlerini aldık, almaya da devam ediyoruz. Ama kendilerine her zaman için tavsiyem, yani Türkiye aleyhtarlığından, Türk aleyhtarlığından artık çıkmaları gerekiyor. Yani bu korku onlara da yaramıyor, onları sürekli bir paniğe… Yani başı ne zaman derde girse Dendias’ın sürekli bir Türkiye aleyhine beyanı oluyor. Bir Türk öcüsü, bir Türk tehdidi gösteriyor insanlara sürekli. Niye gösteriyor? “Beni seçin. Beni seçin bu gösterdiğim şeye karşı ben sizi...” Bu çok ucuz bir siyaset. Bakın, bu türden ucuz bir iç siyaset yapıp çok büyük jeo-stratejik ve devlete, kendi devletlerine maliyet üretecek krizlerin kapısını aralamamaları gerekiyor. Yani bu ufak siyasi menfaatin, kârın karşısında kendi milletine ve devletine ödetebileceği çok ciddi stratejik sonuçlar olabilir. Bizim, dediğim gibi, devletimiz, siyaset kültürümüz bu farkları gözetebilecek durumda. Ama yani biz gereğini takip ediyoruz. Gereğini de yapıyoruz. O konuda bir kimsenin şeyi olmasın, herkesin gönlü ferah olsun.
SUNUCU- Şimdi Sayın Bakanım, belki bu soruyu sormaktan ben de hicap duyuyorum ama sormam gerekiyor. Çünkü siz, biraz önce bahsettiğiniz Gazze gibi, Suriye gibi, Libya gibi Doğu Akdeniz meselesi gibi pek çok konuda Türkiye’nin dışarıdaki mücadelesini yürüten isimsiniz. Dolayısıyla, iç siyasi konulara bu programda olduğu gibi girmiyoruz şu saate kadar bakın dikkat ettiysek. Sizinle daha çok dış meseleler, Türkiye’nin dış meseleleri ve dünya meselelerini konuşuyoruz ki zaten ilgi alanınız da bu. Ama gelin görün ki, son dönemde CHP Genel Başkanının neredeyse her mitinginde sizi hedef aldığını görüyoruz. Şimdi MİT Başkanıyken 2012’de FETÖ’nün sizi hedef aldığını biliyoruz, oradan nitekim, o dönemin Başbakanı, Sayın Cumhurbaşkanımıza ulaşmak istediklerini biliyoruz. O dönem FETÖ’nün yaptığını sonra anlayabildik de bugün CHP’yi rahatsız eden nedir, biz bunu bilmiyoruz. Sizin buna bir yorumunuz var mı, CHP niye sizden rahatsız, niye hedef alıyor? Veya bu hedefle muradı ne?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi sorunuzda da söylediniz ben iç politik konuları çok yakından da aynı zamanda takip ediyorum. Ekonomi olsun, diğer konular olsun, ama ben bir takım oyuncusuyum bu takımdaki yerim de dış politika konusu, takım kaptanımız Cumhurbaşkanımız ve her arkadaşımız, her kabine üyemiz gerçekten kendi bulunduğu köşeyi en iyi şekilde muhafaza ediyor, görevini yerine getirmeye çalışıyor. Ben takımdaki rolümü dış politikayla ilgili, dış güvenlikle ilgili rolümü en iyi şekilde hayata geçirmeye çalışıyorum. Çünkü üzerimizde bir emanet var. Bu emanet, dediğim gibi, bir gaflet içerisinde olduğumuz zaman memleketimize, milletimize ağır bedeller ödetecek bir konu. Bu konuyu çoğu zaman iç politikada ucuz siyasi konulara malzeme yapmamaya çalışıyoruz. İşte az önce örneğini verdik, Yunan siyasetçilerin düştüğü hatalara düşmemeye çalışıyoruz. Daha böyle yukarıdan, stratejik bir vizyonla, ama profesyonel kadrolarla çalışarak, gerçekten Dışişleri Bakanlığında çok ciddi profesyonel kadrolar var, emeği çok olan insanlar var, aynı şekilde dış güvenlikle ilgili konulardaki arkadaşlar Silahlı Kuvvetler, MİT son derece iyiler. Dış ticaretle ilgili arkadaşlar iyiler. Yani yoğun bir kadroyla, yoğun bir mücadele içerisindeyiz dışarıya yönelik ve çaba içerisindeyiz. Şimdi içerideki demokratik siyasetin gereği ağır şeyler var. Bana ilişkin eleştirilerde kendi takım alanım ve devletin bana verdiği sorumluluk Dışişleri Bakanlığı. Bununla ilgili, dış politikayla ilgili eleştirilere bakıyorum, burada gerçekten şunu kaçırmışız, bunu yapmamışız denilen noktalar oluyorsa onları okumak ve kabul etmek bir politikacı olarak, bir kamu görevlisi olarak da görevim. Sadece şeyden gelmesine gerek yok bunun siyasi partilerden. Zaman zaman akademisyen arkadaşlardan bana geliyor, zaman zaman halkımızdan geliyor, zaman zaman halk arasına çıktığım zaman “Şu niye olmuyor” diye soruyorlar. Mümkün olduğu kadar halkın ve siyasetin bana soracağı soruları ben kendime sorup, tedbirini alıp ona göre dış politika alanlarını yapıyoruz, ama bazen halkımızın ve siyasi partilerin kafasında sorular olabiliyor, sorabiliyorlar. Onlar önemli, mübarek şeyler. Gerçekten benim dikkate aldığım şeyler. Ama propaganda maksatlı, karalama maksatlı, iftira maksatlı, ucuz siyaset maksatlı bir konu olduğu zaman inanın ona dönüp bakmıyorum. Onu gündemime alamam, o taşıdığım emanete de ihanet. O hukukun konusu, benim konum değil. Ama dediğim gibi nitelikli kritik konuları alıyorum. Ama diğer konular hukukun konusu ve başka yorumların konusu.
SUNUCU- Burada tabii Sayın Bakanım 1960 darbecilerinin, biliyorsunuz, hiçbir zaman anlaşılmadı neden yaptıkları. Başbakan merhum Adnan Menderes’le birlikte idam ettiği isimlerden bir tanesi, bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir devletimiz orada varsa, yavru vatan, belki en büyük emeğe sahip isimdi Fatin Rüştü Zorlu ve 1960 darbecileri, o vesayet rejimi, Adnan Menderes’le birlikte onu da astı. Nitekim Menderes’in Londra’ya giderken uçağı düştü ve tesadüfen sağ kurtuldu biliyorsunuz. Acaba böyle bir damar hala CHP’de devam mı ediyordur diye belki siz buna cevap vermek istemeyeceksiniz, ama ben buraya dikkat çekmek istedim.
Sayın Bakanım, son olarak tabii ki güncel konular çok önemli ama ben sizi uzun yıllardır takip ediyorum, uzun yıllardır sizi tanıyorum. Sizin mefkure anlayışını biliyorum, dava içeriğinizi biliyorum. Bazen böyle haksız eleştiriler olduğunda da açıkçası geçmişe bakarak gördüğüm o hikâyeyi, anladığım Hakan Fidan için bunun haksızlık olduğunu da kendi payıma düşünüyorum. Ama burada demin bakın emanetten bahsettiniz, yani bir ülkünüz var, bir davanız var, bir mefkureniz var. Ben Hakan Fidan’ın mefkure coğrafyasının sınırlarını sormak istiyorum. Nihayetinde Türkiye’nin tabii ki her devlet adamı taşın üstüne taş koyar o duvar olur, bir nal bir atı, bir at bir yiğidi, bir yiğit bir obayı misali olaya bakarsak, sizin Kızılelmanızı merak ediyorum. Türkiye’yi getirmek istediğiniz, hayalinizde vardırmak istediğiniz hedefi Kızılelması, mefkuresi nedir?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İnsanların aslında hakikat yolculuğu olduğu gibi devletlerin de milletlerin de bir yolculuğu var. Benim bu konuda söyleyebileceğim şey, belki kendi devletimin, milletimin insanlık için, karanlık zamanlardan geçen insanlık için bir deniz feneri görevini görmesi. Eğer Türkiye karanlık sularda giden, yolunu kaybetmiş insanlığın ilke olarak, değer olarak, erdem olarak, kapasite olarak bir deniz feneri olursa… Ki buna ihtiyaç var. Aslında Cumhurbaşkanımızın vizyonunun, bunu ne kadar hayata geçirdiğini görüyoruz. Bizim geldiğimiz inanış ve siyasi duruşun, ortaya konulan fedakârca çabaların aslında bir sonucu. Bu ortaya konduğu zaman Türkiye’nin karanlığa düşmüş insanlık için bir deniz feneri vazifesi yapmaya, onların yolunu bulmaya yardımcı olmasını ben her zaman için…. Onun için de çok yüksek insani standartlarınızın, siyasi standartlarınızın, düşünce standartlarınızın, ahlaki standartlarınızın, kapasite standartlarınızın, yetenek standartlarınızın olması gerekiyor. Bunu yaptığınız zaman hem pratik olarak hem teorik olarak hem felsefi düşünüş, inanış olarak insanlığa yol gösterebilirsiniz. Yani insanlık için yapacağınız çok somut şeylerin olması lazım, bunun için çok ciddi kapasiteye, yeteneklere ihtiyacınız var, görünür yeteneklere. Yani işte savunma sanayinden teknolojiye, hastanelerden ilk yardıma kadar.
Bir de, insanlığın düşünce ve anlam buhranına girdiği zaman, onlara yol gösterecek derinlikte bir medeni duruşunuzun olması gerekiyor. Ben bütün bunların hepsini bir deniz feneri metaforuna koyuyorum. Bütün çabamız, ülkemizin bu fonksiyonu ifa edebilecek noktaya gelmesi. Çok büyük ışık vermesek de küçük bir mum ışığı bile olabilmek zifiri karanlıkta insanlık adına. Bakın Gazze’de oluyor, diğer yerlerde oluyor, Ukrayna’da var, Afrika’da var. Ve hiçbir yerde herhangi bir failin kim olduğuna bakmaksızın işlenen fiile bakan ve failden değil, fiilden hareketle prensip üreten bir durumdayız. Şu ana kadar gerek içeride gerek dışarıda ortaya koyduğumuz erdem mücadelesi, bunun üzerine dayalı dış politika herhalde bunu daha kurumsallaştırmak, devam eder halde olmak, yani bizim devletimizin ürettiği bu ışığı, bu yanan deniz fenerinin insanlık için sonsuza kadar, kıyamete kadar bir yol gösterici olması belki benim tek mefkurem.
SUNUCU- Sayın Bakanım, programımızı kapatacağız, ama ben son bir soru olarak merak ettiğim bir şey sormak isterim.
Bizim bilmediğimiz, belki bilmekten bile ürkeceğimiz pek çok bilgiye haiz olduğunuzu düşünüyorum. Bu bilgilerle yaşamak nasıl bir şey? Bizim Dışişleri Bakanımızın bir günü nasıl geçiyor?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Zihniniz sürekli bir emaneti taşımakla meşgul, yani ben kendimi öyle konumlandırıyorum. Hem emaneti taşıyan bir zihin hem de nöbette duran bir asker gibi orayı terk etmemeniz lazım, hakkını vermeniz lazım. Elinizden gelen en yüksek çabayla işinizi yapıyor olmanız lazım. Çünkü herkes, başka ülkelerin evlatları da kendi ülkeleri için mücadele ediyorlar, ortaya çaba koyuyorlar. Yani ben vatanımı nasıl seviyorsam, milletimi nasıl seviyorsam, bunu seven başka ülkeler de var, evlatları da var. Onlarla uyum içerisinde olduğun yerde el ele verip çok iyi şeyler yapıyorsun, karşı karşıya kaldığın yerde pozisyonunu alıp mücadele etmen gerekiyor, dolayısıyla her zaman için yeterli olmanız gerekiyor.
Dolayısıyla bizim zihnimizdeki yapmak istediklerimize vaktimiz hiçbir zaman için yetmiyor. Dolayısıyla her zaman için bir adrenalin yüklemesiyle, “Şunu da yapalım, bunu da yapalım, şu da olsun, bu da olsun”la karşı karşıyasınız. Yoğun bir çalışma temposu var, aynı anda 6-7 tane krizi beraber yönetebilmeyi, bazı fırsatların peşinden gitmeyi öğrenmek önemli bizim işlerde. Diğer taraftan demoralize olmadan yolunuza devam edebilmek önemli. Çünkü gerçekten Türkiye’nin dış politikada, dış güvenlikte büyük adımlar atmasından rahatsız olacak çok ciddi networkler var, onların çok kolay yöntemlerle insanların zihnini nasıl demoralize ettiğini görüyorsunuz. Çok ciddi psikolojik harekât, iftira ve kampanya yöntemleriyle karşı karşıyasınız. Kendiniz, aileniz sürekli… Bu sizin zihninizi, bir saniye bile sahip olduğunuz emaneti taşımaktan şey yapmamalı. Kendiniz eğer size bir şey olacak diye görevinizi yapmaktan imtina eder, korkar duruma gelirseniz, ürkek adımlar atarsanız, o zaman rakibiniz bunun kokusunu alır. Hiç buna gerek yok. Dolayısıyla o zaman aynı anda şey yapmanız lazım, “Ben bu işi taşıyamıyorum, gelsin birisi bu işi taşısın” deyip emaneti hemen vermeniz lazım, yoksa öbür tarafınız da gider burası gittiği gibi. Dolayısıyla bu zihniyetle hareket etmeye çalışıyoruz.
Sürekli bir seyahat trafiği var, ama seyahatle beraber zihinde yaptığımız planlama, iyi bir ekibimiz var sağ olsun, arkadaşlarımız da fedakâr bir şekilde çalışıyorlar. Ve sürekli erişebildiğimiz bir Cumhurbaşkanımız var, 24 saat hazır ve nazır. Çünkü karşı karşıya kaldığınız sorunlara ben çoğu zaman mevzularımızı onun vizyonu doğrultusunda yönetmeye çalışırız, ama bir istişare etme, onay alma, talimat alma ihtiyacı her zaman oluyor, o fevkalade önemli.
Bir de çok iyi Kabine arkadaşlarım var ve diğer teşkilatlarda çalışan arkadaşlarımız var, yakın mesai yaptığımız arkadaşlar var. Yaşar Paşa'mız var, İbrahim Bey var, İçişleri Bakanımız var, Adalet Bakanımız oluyor, Ticaret Bakanımız, Sanayi Teknoloji Bakanımız, yani kurumuna göre. Arkadaşlarla muazzam bir uyum içerisindeyiz ve muazzam bir akışkanlık var. Hiçbir konuda şey yok. Dolayısıyla her zaman gündemimizi çalışma meşgul ediyor. Bazen işte Bakanlık çalışması, bazen Bakanlıklar arası çalışma, kurumlar arası çalışma, bazen devletlerarası çalışma. Başka da bir gündemimiz yok açıkçası ve hayatımız da yok.
SUNUCU- Teşekkür ediyoruz Sayın Bakanım.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Sağ olun, çok teşekkür ederim.
* Interpress deşifresidir.