SUNUCU- Efendim, iyi akşamlar, Gece Görüşü’ne hoş geldiniz.
Pazartesi’den itibaren ama özellikle tabii Salı günü Ankara’ya peş peşe çeşitli başkentlerden uçaklar inecek. Liderler, Bakanlar, Ankara’da NATO Zirvesi için bir araya gelecekler ve tabii dünyada tüm gözler de Ankara’ya çevrilecek.
Konuğumuz Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, hoş geldiniz.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Teşekkür ederim, hoş bulduk.
SUNUCU- Çok ciddi bir çalışma yürütülüyor. Şimdi NATO’yu konuşacağız ama diğer taraftan da tabii Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump canlı yayında geleceğini açıkladı. Üstelik Sayın Cumhurbaşkanı’na atıfta bulunarak, kendisini sevdiğini söyleyerek geleceğini açıkladı. Ve bugün Hürriyet Gazetesi’nde de yer aldı resmi ziyaret. Yani hem NATO Zirvesi ama asıl Salı günü, 7-8’i resmi ziyarette bulunuyor Ankara’ya. Şimdi, Amerikan Başkanı’nın resmi ziyarette bulunmasının önemini biz sizden dinleyelim.
İkincisi de, iki ülke arasında dönem dönem çeşitli tanımlamalar yapıldı ilişkiler için. Artık tam bir stratejik sayfa açıldı mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet, birbirinden önemli sorular. Şimdi, Amerikan yönetimi en başta Devlet Başkanı seviyesinde, Sayın Trump ve sonra diğer yetkililer olmak üzere, Sayın Trump’ın, dolayısıyla Amerika’nın NATO Zirvesi’ne katılacağını teyit ettiler. Bu aslında NATO topluluğu için başlı başına önemli ve olumlu bir haber. Arkasına da bir şey eklediler; Sayın Trump buna katılıyor, çünkü davet eden Sayın Erdoğan. Eğer Sayın Erdoğan davet eden olmasaydı, buna katılmayacaktı. Bu artık gerçekten çok büyük bir stratejik denklem oldu. Özellikle, günümüzdeki meydan okumaları, çatışmaları, sıkıntıları, İttifak’taki kaymaları ve yeniden ayarlamaları göze aldığınız zaman, bu denklemin ne kadar hayati rol oynadığını görürsünüz.
Burada tabii Cumhurbaşkanımızın yıllar içerisinde ortaya koyduğu küresel liderlik vizyonu, geliştirdiği ilişki ağı ve oluşturduğu güven, insanlar nazarındaki prestij, Türkiye'nin geldiği nokta, fevkalade önemli.
Tabii yıllar içerisinde Amerika’yla inişli çıkışlı belli konularımız var. Aslında ticaret, ekonomi, insandan insana ilişki, eğitim, teknoloji… Buralarda gerçekten çok iyi yürüyen ve diğer konulardan mümkün olduğunca bağımsız olmaya çalışan alanlar var, bunları da ilerletmeye çalışıyoruz. Fakat özellikle jeopolitik konular, biliyorsunuz, Obama döneminde başlayan Suriye’deki Amerikan politikası değişikliği, Beşar Esad’a ve rejime karşı olan mücadelenin birden DEAŞ’a karşı mücadeleye dönmesi, YPG’nin desteklenmesi sürecinde Türkiye’nin milli güvenliğine tehdit oluşturan bir politika konusu vardı. Trump’ın ikinci döneminde bu politika resmi olarak terk edildi. Bu, bizim aramızdaki en büyük sorun alanının kalkması oldu, bu milli güvenliğimiz açısından fevkalade önemliydi.
Diğer taraftan, yine jeopolitik açıdan baktığınız zaman, Ukrayna’daki savaşın bitmesi konusunda Trump’ın politikalarıyla Türkiye'nin stratejik hedefleri örtüşüyor. Suriye’deki istikrar konusunda yine örtüşüyoruz. Irak’ın istikrara kavuşması konusunda örtüşüyoruz. Lübnan’daki barışın sağlanması konusu önemli. Gazze Barış Planı’nda savaşın durdurulmasında yine bir noktaya kadar beraber çalışma imkanımız oldu. Türkiye-Amerika ilişkileri belli konularda iyi olduğu zaman bölgedeki istikrarı da olumlu yönde etkiler durumda. Biz kendi hedeflerimizin çok iyi farkındayız, nereye gitmek istediğimizin çok iyi farkındayız. Bu noktada da çok bilinçli tercihler ve müzakerelerde bulunuyoruz.
Diğer taraftan, devam eden konular var Kongre üzerinden; yıllar içerisinde kalmış, çözülememiş konular var. Bunlardan birisi CAATSA meselesi, yani Türkiye’yle ilgili spesifik kararlar alınabiliyor zaman zaman ama şu anda kurumsal olarak kalıcılığı olan tek negatif husus, rahatsız edici konu, CAATSA yaptırımları. Çünkü biz hemen hemen son üç dört yıldır, birçok ülkeden kendimiz aleyhine olan bütün yaptırımları kaldırdık; çoğu da idari yaptırımlardı, legal yaptırımlar yoktu. Bir bu kalmıştı, bu konuda da biz gereken adımları atıyoruz. Çünkü hem Sayın Cumhurbaşkanımızda hem Sayın Trump’ta bunu kaldırma yönünde güçlü bir irade var. Geçen sene iki lider Eylül’de Vaşington’da bir araya geldiğinde bu konuda irade beyanında bulundular ve biz Bakanlara da bu sorunu çözmemiz için talimat verildi. Savunma Bakanımız, ben, bu noktada yoğun bir çalışma içindeyiz. Ama genel hatlarıyla iyi giden bir ilişki var.
SUNUCU- CAATSA dediniz, kalkar mı? Yani Kongre’de bazı itirazları biliyoruz ama çalışmalarınız da sürüyor. Bir de en son yaptığı açıklamada Trump basın toplantısında bir sürpriz yapacağını söyledi. KAAN’ı ayrı soracağım ama CAATSA’ya ilişkin bir adım yakın zamanda bekliyor musunuz, ya da bu görüşmede?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bunun belli adımları var, bu yönde yürüyen çalışmalar var. Bunlar hayata geçtikçe kamuoyumuz da bunu görecek zaten.
SUNUCU- Yakın bir tarih var mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Olabilir, çünkü işlemlerin yerine getirilmesiyle Kongre’de yasal sürecin tamamlanması her zaman aynı olmayabiliyor. Yönetimde idari manada, irade olarak bir sıkıntı yok ama Amerikan Kongresi’nde süreç nasıl gidecek ona bakarız.
SUNUCU- Peki, KAAN motorları… Çünkü bayağı da haber yapıldı, hem de uluslararası basın da yaptı. Dolayısıyla motor satışı konusunda Trump’ın “sürpriz” dediği ya da “iyi hamle” dediği, Türkiye’de açıklayacağı bu mu?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle, biz genel manada Türkiye'ye yönelik yaptırımların ortadan kaldırılması için ciddi çalışıyoruz. CAATSA konusunun böyle bir yasaya bakan tarafı var ama diğer konulardaki yaptırımları kaldırmak için çok sistemli bir çalışmamız oldu, bu konunun da etkilerini görüyoruz. Bir taraftan Halk Bankası davası, bir taraftan Türkiye’nin talep ettiği diğer konulardaki engellerin kaldırılması ve daha rasyonel bir ilişkiye dönülmesi çünkü bu yaptırımların bir şeyi yok… Yani NATO üyesi olmayan, Amerika’yla bu kadar ortak çıkar alanı olmayan birçok ülkeye ticari gerekçelerle inanılmaz silah ve mühimmat satılırken, Türkiye’ye satılmamasının Trump yönetimi nezdinde izah edilebilir bir perspektifi yok. Ama Kongre’ye sızmış, yıllar içerisinde oluşmuş Türkiye aleyhindeki birtakım siyasi düşüncelerin etkilerini biz açıkçası bu türden olaylarda görüyoruz. Onları da noktasal olarak bulup, izale edip meseleyi çözmek şu anda metodik olarak üzerinde çalıştığımız bir konu.
SUNUCU- Ne açıklayacağını biliyor musunuz Trump’ın Türkiye'de hediye olarak, sürpriz olarak daha doğrusu? Bir hamle mi olacak?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle, şimdi ben tabii onlar adına konuşamam; ne düşünüyorlar, ne diyorlar... Ama biz şunda çok şeffaf ve açığız, kamuoyunda da konuşuyoruz, orada da konuşuyoruz. Türkiye ile Amerika arasında kötü olmayı gerektirecek hiçbir konu yok, yani ikili ilişkiler açısından. Bölgesel konularda anlaşmazlık noktalarımız oluyor, onları da açıktan konuşuyoruz, onlar da pozisyonlarımızı biliyorlar. Ama her iki tarafı da bu kadar gerçekten besleyecek büyük bir ilişki alanı varken bunu ilerletmemek; bunu kimlik politikalarının, ters ideolojinin kurbanı yapmak da rasyonel aktörlerin kafasının aldığı bir konu değil. Bizim bildiklerimiz, düşündüklerimiz de var ama ben şimdi bu pozisyonda onlar adına bir şey söylemek istemiyorum.
SUNUCU- Peki, Türkiye’nin F-35 programına dönüşü artık gerçekçi bir ihtimal mi bu çerçevede, ilişkiler bu noktaya gelmişken?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi orada bir ayrıma gitmek lazım. F-35 satış yasağının kaldırılmasıyla almış olduklarımızın ve daha sonraki alacaklarımızın -istersek tabii- alınması ile programa üretici ortaklardan biri olarak geri dönmek iki ayrı konu. Tabii, satış yasağının kaldırılması meselesi bence pratik açıdan daha kolay bir konu. Bu idari bir karar, CAATSA’dan sonra bu olur diye düşünüyorum. Amerika’nın Savunma Bakanlığı Yasası’na koyduğu bir konuydu ama diğer taraftan, programa geri dönme meselesi, bu tamamıyla konsorsiyumun tekrar oturup alacağı yeni kararla ilgili bir konu. Konsorsiyumun da diğer ortakları var, biliyorsunuz bunlar geçtiğimiz yıllarda bir karar almışlardı ve Türkiye program dışı kalmıştı.
SUNUCU- Şimdi, aslında çok sık dile getirildi bir dönem ama bir tek Amerika değil, Batı ülkeleriyle olan ilişkilerde bir nevi bu örtülü ambargolar, sınırlamalar kalkıyor. Bu noktaya nasıl gelindi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bu noktaya sistemli çalışarak gelindi. Şöyle, şimdi ben her zaman söylüyorum: Cumhurbaşkanımızın çok ciddi bir siyasi karizması ve etkisi var. Türkiye’nin çok büyük bir gücü var, bürokrasimizin çok güçlü bir tecrübesi var. Şimdi bunun bir meseleye koordineli bir şekilde odaklanması gerekiyor. Ben Dışişleri Bakanı olduğumda önümde hazırladığım ev ödevlerimden biri, arkadaşlarla konuştum, bize yaptırım uygulayan, idari veya yasal, ne kadar ülke var, konular var, madde madde, en küçük maddesine kadar, ne neden verilmiyor, niye verilmiyor? Jeostratejik neden mi, içerideki siyasi dengeler mi, ticari kaygılar mı, bunların hepsinden hareketle çeşitli konular var. Marketle ilgili kısıtlamalar var, satın almayla ilgili kısıtlamalar var. Marketle ilgili kısıtlamalar anlaşılabilir bir konu, kimse kimseyle market paylaşmak istemiyor. Mesela SAFE konusu, tamamıyla marketle ilgili bir konudur. Ama bizim parasını verip almak istediğimiz bir şeyi bize vermemek, bu daha farklı bir husus. Bu bir tavırdır, bu tavrın da sebepleri var.
Şimdi biz bunları teker teker ortaya koyduk ve hem Cumhurbaşkanımız hem biz, metodik olarak bunların üzerinde çalıştık. Kimisini İskandinav ülkelerinin, yani Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya giriş süreçlerinde çözdük; kimilerini bu süreçler devam ederken başka türlü, hep sessizce çözdük. Genelde iki tarafın da menfaatine olabilecek bir perspektif ortaya koyuyoruz, bunun etrafında birleşiyoruz ve yolumuza devam ediyoruz. Şu anda çok şükür Kanada dahil, birçok ülkeyle bu sorun ortadan kalkmış durumda, NATO üyesi ülkelerle. Hatta bunu daha ileri nasıl taşıyabiliriz, şu anda onun arayışı var.
SUNUCU- Bunu zaten uluslararası basında yapılan yorumlarda da çok sık görüyoruz, belli ki o ülkelerin de ciddi arayışları var Türkiye’yle ilgili.
Şimdi, Amerika’yla bir süre daha devam edeceğim. Şunun için, İran-İsrail gerilimi sonrasında Türkiye’nin rolü üzerinden “Vaşington, Türkiye’yi bölgede nasıl konumlandırıyor?” diye de bir tartışma yürüdü bir süre biliyorsunuz. Şimdi ne diyeceksiniz, sizce nasıl konumlandırıyor? NATO Müttefiki mi, Orta Doğu, Karadeniz ve Kafkasya’da vazgeçilmez bir stratejik ortak mı? Ve bu sizce dengeli bir ilişki mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle, şimdi bu ilişkinin değişken tarafı olan bir boyutu var, bir de sabit tarafı var. Sabit tarafı nedir: Bir İttifak’ın içerisindesiniz, birbirinizle aynı güvenlik İttifakı içerisinde, omuz omuza olmaya taahhütte bulunmuş durumdasınız; bu işin kalıcı tarafı. Değişken tarafı ne: Değişken tarafı, bölgede ve kürede aktörlerin çıkarları değişiyor. Transatlantik bağlantıda Avrupa’nın çıkarı değişiyor, Amerika’nın çıkarı değişiyor. Avrupa’nın içerisinde, Avrupa’nın içerisindeki aktörler kendi arasında bölünüyor. Türkiye ile Amerika ilişkisinde de buna benzer durumlar var. Ama dediğim gibi, yönetimden yönetime de konjonktürden konjonktüre de değişiyor.
Şimdi, bakın başta söyledim: Ukrayna meselesi, Gazze meselesi, Suriye meselesi, İran meselesi, Körfez meselesi, enerji hatları, bağlantısallık… Birçok konuda Türkiye'nin ne kadar yapıcı, istikrarlaştırıcı rolü olduğunu herkes görüyor. Dolayısıyla bu rol aslında, Amerika gibi küresel manada kendisinde gerçekten gereğinden fazla yük olan bir ülkenin belli noktalarda Türkiye gibi ortaklara güvenmesi için birçok neden ortaya çıkarıyor.
Amerika Türkiye’yi bir yere konumlandırır, biz Amerika’yı bir yere konumlandırırız, her ülke kendi milli stratejisi çerçevesinde başka ülkeleri ve aktörleri bir yere konumlandırır. Ama bizim durduğumuz yerden şuna bakıyoruz: Başkalarının bizi konumlandırdığı yerden ziyade, biz kendi milli egemenlik anlayışımızla, irademizle ve açık idrakimizle ne istiyoruz, nasıl istiyoruz, niye istiyoruz; bu önemli ve bunun müzakeresini yapmak önemli. Şimdi, bir defa aktörler karşılarında sorumlu, ne istediğini bilen ama rasyonel, herkes için istikrarlaştırıcı, güçlü aktör gördüğü zaman, bu konuda herkes sizinle çalışmak istiyor açıkçası. Ben, Amerika’nın küresel rekabette yeni bir aşamaya geldiğini görüyorum. Çin’le ilgili konularda yeniden çok ciddi bir politika değişikliğine gitmesi lazım. Trump yönetiminin ortaya koyduğu Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne baktığınız zaman, aslında çok radikal, devrimci bir yeniden tanımlama var. Bütün bir uluslararası ilişkileri tanımlama var, bununla ilgili daha önce de konuştuk. Şimdi bu perspektiften baktığınız zaman sadece Türkiye’yle ilgili değil, bütün dünyayla ilgili, eski ve yeni bütün müttefikleriyle alakalı bir yeniden okuma içerisinde. Şimdi burada Türkiye’nin, sadece Amerika-Türkiye ilişkileri açısından değil, Amerika’nın diğer ülkelerle olan ilişkilerinde ortaya çıkan etkileşim bizi nereye ne kadar getiriyor, götürüyor, ona da çok iyi bakmak gerekiyor.
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde Kanada’daydım. Kanada, gerçekten Türkiye ve aynı ligde olan ülkelerle çok ciddi bir stratejik ilişki açılımı içerisinde. Ve bunu da rasyonel zeminde, rasyonel araçlar kullanarak götürmeye çalışıyor, savunma sanayii, ticaret vesaire. Şimdi Serbest Ticaret Anlaşması’nın ilerletilmesi söz konusu, liderlerin bunu açıklaması bekleniyor. Nükleer enerji konusunda çok ciddi bir iş birliği alanı, potansiyeli var. Enerji Bakanımız çok yakından konuyu takip ediyor. Savunma sanayiindeki engeller tamamıyla kaldırılmış durumda. Fevkalade iyi ilişkiler var ve çok da canlı bir Türk topluluğu var Kanada’da. Giderek daha etkili hale geliyorlar, gerek sivil toplum gerek iş dünyası gerçekten. Onlarla da bir araya geldik. Bu iki sene öncesine kadar var olan bir durum değildi, yani Kanada'nın içinde bulunduğu, Amerika’yla olan ilişkiler, Amerika’nın Kanada’yla olan ilişkilerini yeniden tanımlamasıyla başlayan süreç… Bu bize böyle bir etki olarak dönüyor. Aynı şekilde Asya Pasifik’teki, diyelim Kore’nin şu anda yeniden… Biliyorsunuz Haziran ayı içerisinde hem Kore hem Kanada’ya gittim. Kore’de de aynı türden bir yaklaşım var, orada da ilişkilerimizin konjonktürel olmaktan, “ad hoc” olmaktan daha yapısal, daha kurumsal, daha devamlılığı olan hale gelmesiyle ilgili çok ciddi çalışmalarımız var. Türkiye’nin bu profesyonel yaklaşımına açıkçası onlar da susamışlar, onlar da çok ciddi cevap veriyorlar. Ve yine aynı neden, yani Amerikan dış politikasındaki yeniden oryantasyonun ortaya çıkardığı bu dengede sizin durumları iyi okuyup topla buluşmanız gibi bir husus.
SUNUCU- Anladım. Peki, şimdi şunu da soracağım tabii. Resmi ziyarette herhalde bir baş başa görüşme, bir heyetler arası görüşme, sonra da bir basın toplantısı görür müyüz Trump’ta? Salı günü planlanıyor bildiğim kadarıyla.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şöyle. Şimdi ben…
SUNUCU- Sayın Bakan, yazdığım için rahat rahat soruyorum.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yok yok, siz gazeteci olduğunuz için kendi köşenizde durun, ben de kendi köşemde durayım. Herkes rollerini oynamaya devam etsin. Şimdi Burhanettin Bey’in buradan işine karışmak istemiyorum. Basın toplantısı, biliyorsunuz, onun yönettiği bir alan. Ben o alanın da iyi yönetildiğini düşünüyorum. Çok fazla alternatifler var, konuşmalar var, yürüyen bin tane detay var. Dün Külliye’de ilgili arkadaşların hepsiyle bir araya geldik, uzun bir görüşme yaptık. Daha sonra Cumhurbaşkanımız bizleri topladı ve yapılan hazırlıklarla ilgili uzun bir rapor aldı benden, Savunma Bakanı’ndan, İletişim Başkanı’ndan, Savunma Sanayii Başkanı’ndan. Diğer insanları dinledi, kendi talimatlarını verdi, düşüncelerini söyledi ve genel vizyonu, çerçeveyi çizdi. Nasıl bir perspektif koyacağız, ne söyleyeceğiz, ne yapacağız, ne edeceğiz... Yapacağı ikili görüşmeler var. Sadece Amerika ile değil. İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya ve diğer ülkeler geliyor. Birçoğunun Cumhurbaşkanımızla görüşme talebi var. Türkiye’yle masada olan konular var. Herkes bunu fırsat bulmuşken ilerletmek istiyor. Bütün bu işlem kümesinin bir şekilde kazasız belasız ve Türkiye’nin menfaatine en iyi olacak şekilde yönetilmesi gerekiyor. Merak etmeyin, hepsi çok iyi şekilde hazırlanıyor. Gerçekten arkadaşlarımız inanılmaz profesyoneller. Başta Hasan Bey olmak üzere inanılmaz detaylı ve profesyonel, dikkatli bir çalışma var.
SUNUCU- Şimdi çok sayıda soru gelmiş aynı konuda ama... Şimdi buradan sordum diyeceğim, ayıp olacak. O yüzden belki yeni açanlar için bir kere daha soracağım çünkü “Yani biz anlamadık. CAATSA kalkacak mı, gelişmeler nedir, F-35 satışına onay çıkar mı?” diye bayağı mail gelmiş.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bakın ben şunu söylüyorum. Bu konuda iradede bir problem yok. Bunun deklarasyonu yapılmış durumda zaten. İki lider ve iki ülke de bunun kalkmasını istiyor. Pratik hayata geçirilmesi için gereken işlemler var: Amerikan tarafına ve bize düşen işlemler. Şu anda onların yapılması sürecindeyiz, yani bunun kararı verilmiş zaten. Bunun müjdesi diyorsanız, o da verilmiş. Ama bunu ilerletme meselesi var. Onu yapıyoruz şu anda.
SUNUCU- Yani biz o zaman çok yakında bu ilerlemeleri de göreceğiz benim anladığım.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İnşallah, inşallah.
SUNUCU- Peki Amerikan Başkanı’nın İran'la ön mutabakat sürecinde Türkiye’ye de teşekkür ettiği bir açıklaması vardı. Fakat biz detayları bir türlü öğrenemedik. Sizin çok yoğun diplomasi trafiği yürüttüğünüzü de Sayın Cumhurbaşkanımızın da aynı şekilde biliyoruz ama ne oldu da bu kadar teşekkür etti? Yani üç tane ülke saydı.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bakın o kadar kritik, yoğun ve riske açık bir süreçti ki… Savaş var bir taraftan da ve bu savaş giderek yaygınlaşma riski gösteriyor coğrafi olarak, süre olarak, kullanılan silahlar olarak ve belli noktalarda hiçbir şekilde geri dönülememe riskinin olduğu bir yer. Savaşı durdurmak için zamanla yarışıyorduk ve tarafların arasındaki güven bunalımı o kadar yüksekti ki onların tek başına birbirleriyle konuşabiliyor olması bile bunu aşmaya hiçbir şekilde yetmezdi. Dolayısıyla her iki taraf nezdinde de güvenilir aktörlerin sesinin duyulması bu türden durumlarda vazgeçilmez bir ihtiyaç. Türkiye tam da her iki ülkenin… Cumhurbaşkanımızın yıllardır ortaya koyduğu o tutarlı, vizyoner çizgide oluşturduğu emin kişi. Güvenilir, dürüst, ortak profili burada çok ciddi rol oynadı. Yani ben hatırlıyorum, kaç gece sırf bu yoğun diplomasiyi iki taraf arasında hem barışırlarken hem birbirlerini vururlarken yapmak zorunda kaldık. İki taraf da bizi arıyor, mesaj iletmemizi istiyor. Pakistan tabii ki ciddi bir rol oynuyor ama bazen onun rolü de yetmiyor. Katar devrede, biz devreye giriyoruz. Bu üç ülke de -Katar, Pakistan, Türkiye- birbiriyle de çok dostane, kardeş çünkü biz stratejik ortağız aynı zamanda, yani bu bizim için fevkalade önemli. Hem Katar’ın hem Pakistan’ın ortaya koyduğu arabuluculuk, Türkiye’nin ortaya koyduğu… Ne onlar bizim ortaya koyduğumuz arabuluculuktan endişe ederler, ne biz onların ortaya koyduğundan çünkü siyasal hedefler, stratejik yönelimler üç aşağı beş yukarı aynı olduğu için burada çok profesyonel, koordineli bir hareket oldu. Ama olayın kendisi, bakın, gerçekten çok kritik ve hayati bir konu. Bakın, Rusya-Ukrayna savaşında olay bir türlü bir yere gidemiyor. Ama Amerika-İran savaşında bu kadar kısa sürede yoğunluğu çok yüksek olan bir savaşın en azından ateşkesinin sağlanması mümkün oldu. Şu anda temel müzakereler devam ediyor kalıcı çözüme ulaşmak için. İnşallah orada da bir şeye ulaşırlar.
SUNUCU- Ulaşırlar mı? Neden soruyorum? Bir tarafta ön mutabakata rağmen bazen saldırılar görüyoruz. Netanyahu’nun çıkışlarını biliyoruz. Nasıl çözülecek? Yani İsrail’in etkisi nedir? Mesela biz bazen tartışma programlarında, bazen derken neredeyse her hafta, konuşurken “Trump Netanyahu’yu durduramıyor mu?” diye kendi aramızda tartışıyoruz. Nedir İsrail’in etkisi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İsrail, uluslararası toplumun istisnasız tanımlamasıyla bir düzen bozucu, “irritant” dediğimiz, her yere istikrarsızlık getiren, zulüm getiren, kan getiren, katliam getiren, gözü dönmüş çetenin yönettiği, maalesef, bir ülke. Burada kimsenin şeyi yok, yani beraber konuştuğumuz zaman ihtilaf yok, herkesin tanımlaması aynı. Ama yıllar içerisinde öyle bir İsrail illüzyonu oluşturulmuş ki çok çeşitli mekanizmalarla bu illüzyonun etkisinden kurtulup uyanmak, yani matris dışına çıkmak ülkeler için çok ciddi bir şey.
SUNUCU- Bu matrisin dışına çıkamayan Amerika mı en çok acaba?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yani çünkü onun içerisine en çok o çekilmiş. İçerideki siyasi mekanizmaların nasıl oluştuğunu herkes biliyor. Çok kompleks yapısal mekanizmalar var. Onlar marifetiyle oluşturulan bir manipülatif sistem var. O sistem içerisinden çıkıp gelen bir adamın o sistemde kalmayı devam ettirmesi için o sistemin gerekleri olan Siyonizmin belli hedeflerine hizmet etme konusunda faaliyetini göstermesi gerekiyor. Bu onların kendi aralarında çözmesi gereken sistemik problem. O problem ilk önce tanımlanmalı, varlığı kabul edilmeli, ki şu anda öyle bir tartışma var. Şimdi Trump’ın bu noktada çok ciddi bir tavır koyduğunu görüyoruz. Yani ilk defa şunu görüyor: Sistemde bir şey yapmak istiyor, acayip bir direniş var anlamadığı bir şekilde.
SUNUCU- Orada bir şey sorabilir miyim? Şöyle, gerçekten Trump bunun farkında mı? Yoksa bir de şöyle bir tırnak içi söylem var biliyorsunuz: “Olur mu canım, bu danışıklı dövüş” mü yoksa gerçekten Trump, Netanyahu’nun artık kendince sınırı aştığının farkında mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bakın, Amerika’daki siyasetçiler kendi çıkarlarına hizmet ettikleri sürece İsrail’i desteklerler. Ama çıkar… Bu süreç de o kadar uzun süre gitmiş ki, İsrail’in desteklenmesiyle çıkarın örtüşmesi bir kalıcılık kabulü haline dönüşmüş. Ama ilk defa Gazze soykırımından itibaren ortaya konan, işte Türkiye’nin de başını çektiği o uluslararası retorik, diplomasi, çalışmalar şunu ortaya çıkarttı: Burada demek ki var olan sistemden artık eskisi kadar şey yapılamıyor, bu bizim aleyhimize işliyor, dolayısıyla benim bunu değiştirmem lazım, çünkü bütün insanlığın bizden beklediği bir tavır var. Şimdi bunun dışına çıkmak isterken karşılaştığı sorunlar var. Şimdi hiç kimse kendi aleyhine olacak bir şeyin devamlılığını istemez. Dolayısıyla ben burada danışıklı dövüştü vesaire falan demiyorum, yani olaya o açıdan bakmıyorum. Lehine işliyorsa bir noktaya kadar gidiyor, aleyhine işlemeye başladığı bir noktadan sonra mecburen denklem dışına çıkması lazım.
Bakın, Hürmüz Boğazı olayında da, yani İran Hürmüz Boğazı’nı kestikten sonra bizim burada aslında ateşkese ulaşmamızdaki en önemli pratik neden, hem İran üzerinde hem Amerika üzerinde uluslararası aktörlerin, biz de dahil olmak üzere, Hürmüz Boğazı’ndan dolayı oluşturduğu muazzam bir baskı vardı. Çünkü o enerjiyi, enerji ekonomilerini, gıda güvenliğini birçok şeyi etkiler hale gelmişti. Şimdi bu kadar etki kat sayısı yüksek bir olayı hisseden bir yönetim Amerika’da ara seçimlere giderken diyor ki, benim bunu durdurmam lazım, çünkü hem müttefiklerim benden bunu istiyor hem bendeki enerji fiyatları arttığı için halkımın aleyhine; dolayısıyla İsrail’e benim buradan söz geçirme dışında bir şeyim yok. Bu artık İsrail-Amerika denklemi değil, yok İsrail’in denklemi değil, Amerika’nın kendi çıkarlarıyla alakalı bir konu.
SUNUCU- Yani ekonomi aslında ve müttefiklerin baskısı, yani çünkü ekonomi tek bir yerde bozulmadı, her yerde zincirleme gitti…
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Aynen ve herkes onun için baskı yaptı.
SUNUCU- Peki burada şunu görüyor musunuz: Bu İsrail uslanır mı? Şöyle uslanır mı: Bir yerde söz dinler mi? Hala Lübnan’dan çıkmayacağım diyor.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Netanyahu ve çetesi orada olduğu sürece ben bu politik duruşun değişeceğine inanmıyorum. Bunların inandığı bu. Bunlar yıllardır kendilerini şuna koşullandırmışlar: Bizim bölgede, bölge ülkelerini rahatsız etmediğimiz, bölmediğimiz, zayıflatmadığımız ve insan öldürmediğimiz sürece başarılı olma şansımız yok. Adam buna inandırmış kendini ve bu noktada gidiyor. Burada ortaya koyduğu bu politikayı da belli bir illüzyonun arkasına saklamış, Batı da bunu satın almayı kabul etmiş. Ama ne zaman ki o politika artık insanlığın gözünde çalışamaz, inandıramaz, kandıramaz hale geldi, işte o zaman herkes riskleriyle baş başa kaldı. Bakın, dünyanın her yerinde üniversite kampüslerinden gazetelere kadar, entelektüel platformlara kadar İsrail düşmanlığı inanılmaz artmış durumda. Neden? Yani adamlar göz göre göre katliam yapıyorlar, göz göre göre her yerde istikrarsızlaştırıcı rol oynuyorlar. Şimdi bakıyorsunuz bu kadar istikrarsızlaştırıcı rol oynamayı… Eskiden bir iki basit medya hamlesiyle bunu gizleyebiliyorlardı, şimdi bunu gizleyemiyorlar da.
SUNUCU- Doğru. Peki İsrail demişken, zaman zaman çok hadsiz açıklamalar yapıyorlar, yanıtını veriyorsunuz. Siz de veriyorsunuz, Sayın Cumhurbaşkanı da veriyor. Ama tabii bir yandan da şöyle bir şey toplumda da gazeteciler arasında da tartışılıyor: İsrail’in hedefi Türkiye mi? Buna cesaret edebilecek bir İsrail var mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- İsrail şu anda, az önce tarif ettiğim bu yok edici ve uluslararası toplumun lanetlenmesine uğramış imajını değiştirmek için yeni bir düşman arayışı içerisinde. Benim gittiğim yerlerde de bu bana soruluyor. Ben diyorum ki İsrail kendisine bir düşman yaratmaya çalışıyor. Yani bizim, İsrail veya herhangi bir aktör bizim milli çıkarlarımızla, bölgesel çıkarlarımızla çakıştığı sürece, kimseden korkacak, çekinecek, geri adım atacak halimiz yok. Bizde bir sıkıntı yok. Kavga bizim işimiz, hiç problem değil. Problem ne? Problem şu: İsrail sadece benim değil, İsrail dünyanın sorunu ve bunu da böyle anlatmak gerekiyor. İsrail sadece Türkiye’nin sorunu değil, sadece Sayın Cumhurbaşkanımızın meselesi değil. Sadece Sayın Cumhurbaşkanımız çıkıp yanlışa yanlıştır diyor, o ayrı bir konu. Bunu da insanlığın ayrıca bir tartışması lazım ama herkes biliyor, hissediyor, gizli köşelerde fısıldıyor, söylüyor, zaman zaman da açıktan konuşuyor ama bunlar insanlığın ortak sorunu kardeşim. Bunun adını böyle koymak lazım. Bu adamlar insanlığın artık taşıyamadığı bir yük haline geldiler bu politikalarıyla, bu kafalarıyla. İnsanlık bunu taşıyamıyor. İnsanlık vicdanı bunu taşıyamıyor. Siyasal sistemler taşıyamıyor. Ekonomik sistemler taşıyamıyor. Hangi sistemden yaklaşırsanız yaklaşın, bu adamları taşıyacak bir parametre yok. Dolayısıyla biz hep diyoruz ki uluslararası topluma bana sordukları zaman, bunu niye sadece benim problemim yapıyorsunuz? Ben buna karşı çıkan, yüksek sesle konuşabilen tek ülke olabilirim ama bu sorun hepinizin problemi. İstiyorsanız ki hepinizin problemini sizin adınıza tek başıma ben çözeyim, o zaman herkes gelecek, elini taşın altına koyacak, diplomatik tavrını alacak ve o adamlara gerekli yaptırımları koyacak. Bakın biz ticari ambargoya gittik, ticareti kaldırdık. 10 milyar dolarlık ikili hacmi Cumhurbaşkanımız bir gece içerisinde durdurdu. Niye? Buradan bir mesaj veriyor. Biz ticareti durdurduk diye İsrail çöktü mü, İsrail bir şey mi hissetti? Yok. Ama buradan bir duruş ortaya koymak ve buradan bir şey başlatmak önemli. Aynısını birileri de bir mesaj vermek istiyorsa İsrail’e yapması lazım. Görüyorsunuz Avrupa ülkelerinde silah satışını sınırlayan ülkeler oldu. Bu ilk defa oluyor. İlk defa oluyor. Soykırım nedeniyle, yani Yahudi soykırımı nedeniyle İsrail Avrupa’nın vicdanında bir yük gibiydi ve bunu da İsrail sonuna kadar sömürdü. Onun için İsrail’e karşı sonsuz bir tolerans vardı. Şimdi o toleransın kalktığını görüyoruz. İsrailli radikal politikacılara özellikle Batı Şeria’da uyguladıkları politika için artık seyahat yasakları getiriliyor, tutuklama kararları getiriliyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Netanyahu ve arkadaşlarıyla ilgili tutuklama kararı verdi. Yani insanlık, uluslararası toplum elinden geleni aslında bir noktada yapıyor. Avrupa Birliği içerisinde inanılmaz tartışmalar var. Oy birliğiyle karar alınması gerektiği için belli kararlar alınamadı. Yoksa en az 23-24 ülke aleyhte alınan kararlara onay verdiler. Bunlar gerçekten şu ana kadar bu alanda görülmemiş olaylar. Ben bundan sonra işlerinin bu kadar kolay olacağını zannetmiyorum. Artık bu kadar kolay gidecek durumda değiller. Kendi gelecekleri yerin sonuna geldiler. İsrail kendi ayağına sıktı, biz hep bunu söylüyoruz ve Netanyahu kendi toplumuna yapacağı en büyük kötülüğü de yaptı.
SUNUCU- Şimdi siz bölgede de aslında bir nevi harekete geçirici, siz de Sayın Cumhurbaşkanı da -yani Türkiye olarak- harekete geçirici isimler oldunuz. Bunlardan bir tanesi de Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanları toplantısı. Dörtlü toplantılar yapılıyor. Şimdi bu dörtlü toplantılar, formatın amacı ne? Arkasındaki mantık ne? Ve bu dörtlü toplantı başka bir şeye evrilecek mi, daha geniş mesela?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Biz biliyorsunuz başından beri bir bölgesel sahiplenme vizyonunu ortaya atıyoruz. Bu aslında Gazze’deki soykırımdan önce bizim başlattığımız bir söylem süreciydi. Bölge ülkelerinin bölge konularını kendilerinin ele alıp sahiplenmesi ve çözmesi gerekiyor. Yani bunu hegemondan bekle, X ülkesinden, Y ülkesinden bekle, o olmuyor. Defalarca da yaşadık. Bunun olması için belli şartların gerçekleşmesi gerekiyordu. Neydi? Bölgedeki ulus devletlerin ulus devletleşme aşamalarını tamamlamış ve artık iş birliğine hazır hale gelmeleri, menfaatlerini vesaire iyi tanımlamaları gerekiyor. Bunu biz sürekli konuştuk. Özellikle Gazze’deki süreçte bizim oluşturduğumuz 8 ülkeli temas grubunun ortak faaliyetleri aslında ilk defa Araplarla Arap olmayan Müslüman ülkelerin bir araya gelerek bölgesel sorunu tek başına sahiplenip bölge ülkeleri olarak omuzlamaları ile ilgili önemli bir örnekti. Daha sonra 2024’teki 8 Aralık Suriye devriminden sonraki Suriye ile ilgili dizayn ve davranışın ne olacağına yönelik bölge ülkeleri olarak bizim ortaya koyduğumuz ortak tavır bir kez daha gösterdi ki, aslında bölge ülkeleri bir araya gelip iyi niyetle, ortak vizyonla, profesyonel bir şekilde bir şey yapabiliyorlar. Biz hep buna inanıyorduk zaten. Şimdi İran meselesi bu konuda daha büyük bir test “case” oldu. Biz bu dört ülke olarak birkaç tane konu üzerinde çalışıyoruz. Birincisi tabii ki, dört ülke arasındaki ilişkiler daha iyi nasıl hale gelebilir, bulundukları coğrafya itibarıyla büyük ve önemli… Mısır, Suudi Arabistan; Arap dünyasından iki büyük ülke. Birisi Afrika ayağında, birisi Arap Yarımadası’nda. Pakistan, Asya’nın çok önemli bir nükleer gücü. Türkiye; Amerika, Avrupa’ya, Karadeniz’e, Akdeniz’e bakan, Kafkaslara bakan çok önemli bir jeopolitik konumda. Ekonomisi, siyaseti ve tarihsel itibarı son derece fevkalade güçlü bir ülke. Bu dört ülkenin ortak bir hedef etrafında birleşip, bir araya gelip sorunları çözme, ilişki alanlarını daha da ilerletme, bölgeyi daha da istikrarlaştırıcı bir noktaya evrilmesi... Çünkü gücü çok olan aktör iki türlü kullanır, ya düzenleştirici ya düzen bozucu. Biz şunu gördük ve buna inandık hep beraber: Hepimizin ekonomik kalkınmaya, istikrara, bölgesel barışa ihtiyacı var. Her ülkenin nüfusu yüksek, coğrafyası geniş, tehditler ve meydan okumaları yüksek ve ciddi bir şeye ihtiyacı var bölgede, istikrara. Buna inanan bu ülkeler bu istikrarı, bu güven ortamını nasıl sağlarlar, bunun arayışı içerisindeyiz. Liderlerimiz bu konuda bir araya geldiklerinde prensipte mutabık kaldılar: Bakanlarımız çalışsınlar, konuları ilerletsinler. Biz bugüne kadar tabii aramızda onlarca defa bir araya geldik ikili, üçlü, dörtlü… Ama bu maksatlı, bu grup olarak dört defa bir araya geldik. Bunun başka türden bir evrime uğraması da şaşırtıcı olmayabilir, onun çalışmalarını da yapıyoruz. Bu dört ülke sorunları masaya yatırarak çözmeye çalışıyor.
Şimdi inşallah Amerika-İran arasındaki kalıcı anlaşma da imzalanır. Ondan sonra savaş sonrası dönemde bölgede düzen nasıl olacak, buna bizim bölge ülkeleri olarak vermemiz gereken bir cevap var. Bu tartışmayı ilk başlatan bizdik. Şimdi bu tartışmayı başlattık, burada detay da vermek istemiyorum, isim de vermek istemiyorum, ama birdenbire birçok ülke bu tartışmayı artık kendi noktasından başlatır hale geldiler. Bakın hani hayırda çığır açıcı olma hikayesi. Yani kavramı üretiyorsunuz, hedefi koyuyorsunuz, ama birileri diyor ki “tamam başkasının elinden çıkıyor gibi gözükmesin ama bizim de hikayemiz olsun”. Önemli olan bu süreçleri başlattırmak. Çünkü bizim için önemli olan bölgede bizim büyük vizyonumuzun hayata geçmiş olması. Hangi aktörün bundan ne kadar payı olduğu meselesi ayrı bir konu. Ama biz şunu yapamayız: Her şeyi biz yapalım, bizim elimizden bütün hayırlar çıksın meselesi değil. Yani o vizyonu koyarsınız, başkaları da buna ortak olmak istiyorsa, ki gerçekten yapmak isteyen çok, iyi noktadayız. Suudi Arabistan’ın şu anda tek derdi kendi ülke ekonomisini ileri götürmek. Mısır, fakirliği elimine ederek gerçekten o büyük nüfusu, büyük ekonomiyi bir yere taşımaya uğraşıyor. Pakistan derseniz hakeza öyle. Türkiye derseniz biz zaten belli bir seviyeye gelmişiz, G20 üyesi olmuşuz. Daha da ileri gitmeye çalışıyoruz. Şimdi biz bunları yapmaya çalışırken neyle uğraşıyoruz? Ya terörizm ya İsrail yayılmacılığı ya bölgede başka bir sorun, hep böyle bir istikrarsızlaştırıcı sıkıntılar var.
SUNUCU- Yani bölgenin sorunlarının bölge ülkeleri tarafından çözülmesi için bir ağır inisiyatif oluşturulması; aynı zamanda da ekonomiyi güçlendirmek tabii ki…
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii ki. Biz bunu yaparken sadece bu ülkeler adına hareket etmiyoruz. Yani etki altımızda bulunan, stratejik ve kardeşlik ilişkisi içerisinde bulunduğumuz bölge ülkelerini de aynı zamanda görüş olarak, gayri resmi olarak, o platformda bir şekilde temsil etmiş oluyoruz. Ben bunu söylediğim zaman benim etki alanımda bulunan ülkeler, Suudi Arabistan bir şey söylediği zaman Suudi Arabistan’ın etki alanında bulunan Körfez ülkeleri, Mısır bir şey dediği zaman onun etki alanında bulunan Afrika’daki o komşu ülke... Yani herkes masaya kendi etki alanını da aslında getirmiş oluyor. Dolayısıyla bu dört ülkenin bir araya gelip bir konuyla ilgili konuşması bile başlı başına sembolizm açısından, siyasal sembolizm açısından önemli bir aşama teşkil ediyor. Ben bu aşamanın giderek daha stratejik bir netice verici mekanizmaya evrileceğine de inanıyorum açıkçası. Cumhurbaşkanımızın da vizyonu o yönde. Ama biz hep şunu yapıyoruz: Birçok şey meyve vermeden, nihayete ermeden, sonuçlanmadan da çok büyük bir deklarasyonda bulunmak istemiyoruz. Ama bu yönde çalışmak bizim boynumuzun borcu. Yani bizim en büyük vizyonumuz, yani ortaklarımızla iş birliği yaparak... Biz bu sistemi sadece şeyde kurmuyoruz, yani Orta Doğu’da değil, Kafkaslarda da 3+3’ü hayata geçirerek veya 3 ülkeyle çalışarak aynı şeyi yapıyoruz. Balkanlarda aynı şeyi yapıyoruz, Afrika’da aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bu bizim bulunduğumuz stratejik havzalardaki bütün sorunlara yaklaşımımız.
SUNUCU- Peki, şimdi NATO’ya geçeceğim. Tarihi Zirve hepimizin dilinde, siz de tarihi Zirve diye tanımladınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a göre, madde madde, bu NATO Zirvesi -Ankara’da, ev sahipliğinde yapılacak- neden tarihi Zirve? Şöyle bir maddelerseniz ilk ne dersiniz mesela, ilk maddeleriniz ne olur?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Geçtiğimiz gün, evvelsi gün biliyorsunuz AB’nin 3 Komiseri Ankara'daydı. Bu epeydir ilk defa bu şekilde oluyor herhalde.
SUNUCU- Onu da soracağım zaten.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Kendi aramızda epey bir konuşuyoruz, ediyoruz. Tabii Yüksek Temsilci Kaja Kallas da çok bilgili, ilgili birisi. O da bunu sordu, yani bunun ortaya çıkacak somut neticesi nedir, bu Zirve’nin. Zirve’nin yapılıyor olması, dedim.
SUNUCU- Neden Zirve’nin yapılıyor olması?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Zirve her halükarda yapılacaktı da, tabii burada NATO’nun kurucusu, yönlendiricisi ve taşıyıcısı durumda olan Amerika’nın ve Sayın Trump’ın Zirve’ye gelecek olması, bunu açıklaması, başlı başına en büyük şey.
SUNUCU- Yani gerçekten gelmeyecekti.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Beyan bu, tabii tabii.
SUNUCU- Eğer Sayın Erdoğan aramasa böyle bir niyeti yoktu.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Türkiye’de olmasa ve ev sahibi Cumhurbaşkanımız olmasa... Bunu kendisi beyan ettiği için ben söylüyorum, yoksa beni tanıyanlar bilirler, söylenmeyeni, kamuoyuna yansımış olmayanı, başkasının söylemediğini söylemem. Şimdi bu böyle bir husus. En büyük aslında konu bu.
Burada birkaç tane husus var. Birincisi, Amerika dünyadaki kendi rolünü Trump döneminde yeniden tanımlama içerisinde ve bu tanımlamayı yaptığı zaman transatlantik ilişkisi değişiyor. Avrupa kendisini İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bu derece büyük bir tehdit altında hissetmemişti. Rusya’nın saldırması bir tehdit alanı oluştururken Ukrayna’ya, Amerika’nın da kendisini yeniden tanımlaması ikinci bir alanı oluşturuyor. Üçüncü alanları söylemiyorum daha, Grönland meselesi falan. Onlar da başlı başına başka bir konu, ticaret savaşları vesaire. Ve başka yükselen aktörler var. Çin artık durdurulamaz bir süper güç. “Big Tech”in geldiği nokta, yapay zeka ve marketlerin yeniden dağılımı, sermayenin yeniden dağılımı, teknolojinin yeniden dağılımı, bütün aktörler yani bu güç matriksi değişirken insanlık tarihinin belki en başarılı güvenlik ittifaklarından birinin bu tarihi dönemeçte, eşikte, bu kadar belirsizliğin olduğu bir dönemde bir araya geliyor olması bence tarihte görülen, NATO tarihinin en büyük Zirvesi olacak. Çünkü bu kadar büyük problemli alanın aynı anda kesiştiği başka bir dönemeç olmadı. İnşallah bir daha da olmaz yani.
Türkiye’nin bu olayların merkezinde olması, bunu yönetmesi ve bunu taşıma sorumluluğunu sırtına alması tabii ki kendiliğinden böyle kolay olan bir şey değil. Yani bunu hep söylüyorum, Cumhurbaşkanımızın uzun erimli liderliğinin, uluslararası bütün sorunları sonuna kadar yaşamış olması, hissetmiş olması, bunlardan geçmiş olması, içeride ve dışarıda girdiği bütün mücadeleler ve bunun neticesinde aslında dünyanın nereye gittiğine ve nereye gitmesi gerektiğine ilişkin bir sahici vizyonun olması, bu nadir bulunan bir konu. Çünkü birçok lider bu pozisyonda olamayabiliyor. Bakın bir idrak ve vizyon gelişmesi liderler için bir süreç işi. Yani bu 1 günde, 2 günde, 3 yılda, 4 yılda olmuyor. Yani orada çok uzun zaman kalıp o kavgayı vermeniz gerekiyor büyük bir gücün başında. Böyle de lider fazla yok, yani halkından tekrar tekrar bunu alarak... Bu kadrolar da fazla yok. Dolayısıyla Türkiye’nin bu kadar kritik bir zamanda dünya barışı için ve kendi bölgesel güvenliğimiz için böylesine kritik bir rol üstlenmesini ben çok kıymetli buluyorum.
Yani NATO içerisinde, biliyorsunuz, şöyle kabaca 3 tane grup var. Birincisi Amerika, kendi başına bir grup. İkinci, Avrupa Birliği üyesi ülkeler; bunların da kendi içlerinde alt gruplar var ama genel grup olarak... Bir de bunların dışında kalan ülkeler, başını Türkiye’nin çektiği. Hani İngiltere de bu kulübün dışında kaldı, ama onun AB’yle ve Amerika’yla çok daha yakın ilişkileri var. Yani bir de Türkiye var, AB’ye girmeye hazırlanan küçük ülkeler var Karadağ, Arnavutluk ve Makedonya gibi. Şimdi bu ülkelerin farklı coğrafyalarda farklı tehditleri görerek, farklı ekonomik kalkınma süreçlerini şu anda yöneterek ve birbirleri arasındaki ilişkileri yeniden tanımlama süreçleri içerisinde oldukları bir dönemde Ankara’da bir araya gelip farklı perspektifleri uyumlaştırma çalışmalarının aranması önemli.
Şimdi Ankara, bir de tabii teknik dille konuşacak olursak NATO 3.0’ın tanımlandığı ve kabul edildiği bir yer olacak. NATO 1.0 yazılımı biliyorsunuz Soğuk Savaş döneminin olduğu dönemdi; 2.0, Soğuk Savaş’tan bu Zirve’ye kadar olan ve 3.0 bu Zirve’de kabul edilecek ve bundan sonra yeni bir aşamaya geçilmiş olacak. O aşama şu: Kabaca anlatıyorum, İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren 2026 yılına kadar oluşturulmuş külfet paylaşım sistemi artık aynı değildir, bu değişiyor. Amerika’nın baskın, yük taşıyıcı olduğu Avrupa güvenliği sistemini artık değiştiriyoruz. Bu, tek başına Amerika’nın zorladığı, dayattığı bir karar olmanın da ötesinde, oradaki ülkelerin hep beraber bu kararı, “ya bu mantıklı, bizim de böyle yapmamız lazım, bağımlılığı azaltmamız lazım, kendi yükümüzü kendimizin taşıması lazım” dediği bir konu. Bakın, bizim aslında bölgesel sahiplenme dediğimiz konu burada daha geniş bir kümede yapılıyor ve bizim de desteklediğimiz bir konu. Savunma harcamalarının yüzde ikiden yüzde beşe çıkması meselesi fevkalade önemli. Yüzde üç buçuğu çekirdek, bir buçuğu da diğer dolaylı savunma harcamaları meselesi. Bütün ülkelerin istisnasız bunu kabul ediyor olmaları ve bundan sonra da buna göre hareket edecek olmaları, bu fevkalade önemli.
Bu tarihi Zirve’nin en önemli çıktılarından biri, NATO 3.0 dediğimiz, NATO belgelerinde de böyle geçiyor, bu yeni stratejinin, perspektifin hayata geçmesi.
Bundan sonra şu olacak, onu biraz takip etmek lazım, bunu belki başka bir programda görüşürüz: Bu külfet paylaşımı dediğimiz konuda yeniden kuvvet kaydırmaları, azaltmaları, yeni geliştirilen kabiliyetler Avrupa’da kendini nasıl gösterecek? Amerikalıların kuvvet azaltması nerede, nasıl olacak? Bunun zamanlamasını yönetmek şimdi bir sınama bizim için.
SUNUCU- Külfeti ayrı soracağım ama Amerika’nın boşalttığı alanlarda Türkiye’nin ne şekilde öne çıkacağını düşünüyorsunuz? Yani savunma sanayiinde kesin çıkacak gibi görünüyor. Zaten şu son iki gündür, 48 saattir yapılan dış basındaki yorumlara bakınca da aynı şeyi görebiliyoruz. Ama başka ne alanlarda Türkiye Avrupa açısından, NATO açısından öne çıkar?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Savunma sanayii dediğiniz için şunu söyleyeyim o soruya geçmeden önce, bir önceki soruyla da bağlantılı. Şimdi bunun tarihi Zirve olmasının sebeplerinden biri de şu: İlk defa Savunma Sanayii Forumu, NATO’nun resmi programının bir parçası oluyor. İlk defa bu kadar büyük ölçekte bir Savunma Sanayii Forumu düzenleniyor. Önceden gayri resmi bir yan etkinlikti, ama şimdi ana etkinlik. Bu, şunu gösteriyor: Savunma sanayii meselesi genel savunma stratejilerinde esas ayaklardan biri oldu; yani bir destekleyici ayak değil, esas ayaklardan biri. Bu, strateji değişikliği, mantık değişikliği açısından da fevkalade önemli. Bu da bu zirvenin temel çıktılarından biri.
Şimdi yeni düzlemde Türkiye için ne türden bir değişiklik olacak meselesi, bu da evrilen bir süreç. Çünkü dediğim gibi, şu anda çok politik tartışmalar var, pratikteki değişimler daha geriden geliyor. Ama savunma sanayii alanında muazzam bir iş birliği alanı açılacak, onu görüyoruz, ama bununla beraber büyük bir rekabet alanı da açılacak. Yani bu iş birliğini ve rekabeti paralel şekilde götürmemiz gerekiyor. Diğer taraftan tabii sınamaların, tehditlerin çeşidi de değişecek; buna uygun da hareket etmek gerekiyor.
SUNUCU- Yani teknoloji şirketleri, yapay zeka, siber saldırılar dahil olmak üzere tüm bunlar artık tehdit ve gündeminde olacak, beraber hareket etmek zorunda kalacak NATO üyeleri.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Kesinlikle. Dediğim gibi, şimdi orada temel perspektif önemli. Avrupa Birliği içerisinde bile bu sorun var, yani iş birliği yapılırken “birisi domine etmeye mi çalışıyor” sorusu her zaman için var. Savunma stratejilerinde bir numaralı sorun, mutlak güven sorunu. Yani ben kendi güvenliğimi bir başkasının eline bırakmalı mıyım? Bırakmamalıyım dediğiniz zaman bütün savunma yükünü kendinizin geliştirmesi gerekiyor. İş birliği içerisinde savunma yükünü beraber dağıtalım, beraber paylaşalım dediğiniz zaman da kime ne kadar yetenek gidecek, ona bakmanız gerekiyor. Şimdi tarih boyunca savaşmış olan Avrupa ülkeleri bundan sonra ABD’nin yokluğunda bir savunma iş birliği düzeni geliştirirken, şimdi burada detayına girmeyeyim, kendi aralarında da yani kamuoyunda dillendirmedikleri çok fazla hassas konu oluyor. Türkiye olarak bölgesel güvenliği sağlama konusunda aktif rol oynamada Cumhurbaşkanımızın iradesinde bir sıkıntı yok, yani başkomutan olarak orada bir problem yok. Ama Avrupalıların bunun siyasetini kurgulamada ve bu siyaseti bir stratejiye dönüştürmede, stratejiyi uygulanabilir taktik politikalara dönüştürmede farklı düşünceleri var; bunu bir tartışmaya açmamız gerekiyor. Geçen AB Komiserleri geldiğinde de konuştuğumuz konulardan biri de bu açıkçası uzun uzun.
SUNUCU- Orada bir çelişki yok mu? Çünkü bir yandan üretim bantları çok önemli olacak. Yani yüzde beş külfet paylaşımı olsa da sonuç itibarıyla silahlanma söz konusu olduğunda ya da silah almaya kalktıklarında üretim bantları söz konusu olacak, kapasiteleri. Bir yandan bu çerçevede Türkiye’ye bakıyorlar, diğer taraftan başta Rusya korkusunu çok net görüyoruz. Ama işte SAFE konusuna gelince de; iyi, ortak savunma, peki Türkiye niye bunun içinde yer almıyor? Herhalde bir çelişkili durumları var kendi aralarında, öyle değil mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi sadece SAFE değil, birkaç tane meseleye baktığınız zaman, “Made in Europe” vesaire gibi konularda, burada Avrupa’nın artan bir şekilde korumacılıkla hareket ettiğini görüyoruz, market korumacılığı. Yani kendi marketime kendi paramla başkasını ben eriştirmek istemiyorum. Yani AB olarak ben para ayırdım, bütçe, ben bu parayı kendi marketimde kendi tüccarıma vereyim, başka birisine gelip de harcattırmayayım. Ülkeler ikili kendi bütçelerinden, atıyorum Romanya Türkiye’den İHA almak istiyorsa, gemi almak istiyorsa, bunda bir sıkıntı yok diyor, ben karışmıyorum buna, ama ben AB olarak kendim bir şey yapacaksam… Bu politikaları iten birkaç tane ülke var, adını şey yapmaya gerek yok.
Şimdi bu politikaların iyi tarafı var, kötü tarafı var. İyi tarafı ne onlar için? Korumacılık; yani para AB içerisinde kalıyor, AB şirketlerinde kalıyor. Kötü tarafı ne? Rekabet azalıyor, daha farklı problemlerle karşı karşıya kalıyorlar. Yani ben bunun itirazını çok ağır dillerle kapalı toplantılarda Avrupalılara verdiğim için burada söylemek istemiyorum, ama onlar da bu ikilemin farkındalar.
Şimdi dün Mehmet Bey'le de uzun uzun tartışıyorduk, şimdi bu “Made in Europe”ta birtakım gelişmeler vesaire oluyor. Şimdi Avrupalı korumacılık yapmasa Çin vesaireyle rekabet edecek durumda değil. Korumacılık yapsa bu korumacılık bir müddet işe yarayacak, ama uzun vadede tersine dönecek bir şey olacak. Şimdi bu bir stratejik açmaz. Yani bu savunma sanayii alt başlığı, ama üst başlığı genel ekonomik rekabet edebilirlikle alakalı bir konu. Bu sorun aynı zamanda bizim de sorunumuz. Biz de tam bu noktada Avrupa Birliği’ne diyoruz ki, burada Türkiye de işin içinde hep beraber olursa, bu sadece savunma meselesi değil, daha yukarıdan bakalım. Yani ekonominin de söz konusu olduğu bir meselede şimdi Avrupa Birliği artı Türkiye 500 milyon kişilik bir nüfus ve market demek. Yani market genişliği ekonomik rekabet edebilirlikte önemli, iş gücü oluşturmada önemli, pazar oluşturmada fevkalade önemli ve marka oluşturabiliyorsunuz. Aksi takdirde rekabet etme gücünüz gerçekten azalıyor. Yani kısa vadede Avrupa Birliği’nin ben içe kapanıcı, korumacı politikalarla belli sektörleri koruyabileceğini düşünüyorum, ama uzun vadede bu çok fazla etkili olmayabilir. Çünkü Çin’in ucuz üretim, sübvanse etmeye dayalı üretim gücüyle Batı ekonomileri nasıl rekabet edecek? Bunun bir reçetesi yok. Yani şu anda herkes bunu yönetmeye çalışıyor, bunu siyasal seçim yoluyla iktidara gelmiş partiler halklarına yansıtmamaya çalışıyorlar ama gene bu konuda en iyi karar alma yeteneği olan kurumların başında Avrupa Birliği geliyor. Çünkü Avrupa Birliği’nin topluluk ülkeleri adına karar alan tarafının gündelik siyasetle çok fazla ilgisi yok; bürokratların olduğu, ulusal yapılarla ilgilenmeyen, ulus üstü, daha teknokrat, daha soğuk ve realist bakabilen bir yapı.
SUNUCU- Ama tabii Çin’in geldiği nokta da ortada, dolayısıyla baş etmek ya da rekabet etmek güç olacak. Şimdi tüm bunların tabii konuşulacağı, işte bir yanda Amerika Birleşik Devletleri, bir yanda diyeceğim, çünkü hani külfet paylaşımı, Amerika’nın biraz geri çekiliyor olması dolayısıyla Avrupa ülkeleri... Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan ve Türkiye’den beklenti ne sizce liderlerde? Çünkü şöyle şeyler de konuşuldu, duymuşsunuzdur: Bir gerginlik olursa Cumhurbaşkanı Erdoğan var.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Tabii şimdi orada transatlantik ilişkilerde ABD yönetimiyle Avrupa’daki aktörlerin kavga etmemesi önemli. Bir defa böyle bir ihtilaf potansiyelinin olduğu sürekli ortada. ABD’den gelen açıklamalar, Avrupa’dan gelen açıklamalar, bunların arasındaki tezatlıklar, görüşler, argümanlar, NATO Genel Sekreteri’nin gidip arayı sürekli düzeltmeye çalışması, liderlerin zaman zaman Trump’la görüşmeleri, en son G7’de yapılan karşılıklı etkileşimler. Tabii sonrasında bir şeye dönüştü olay: İtalya Başbakanı ile ABD Başkanı arasındaki sorun da şey olmadı... Şimdi böyle bir sorun var mı? Var. Bunu şöyle görmek lazım: Olgun karşılamak lazım.
ABD’nin belli konularda bir perspektifi var. Yani Başkan Trump diyor ki, belli konularda eleştirilerim var NATO’ya ve NATO üyesi ülkelere ve Avrupalılara bu benim eleştirim. Onların da savunmaları var, onlar da diyor ki, hayır, bunun böyle olması lazım. Tamam, senin doğru söylediğin yerler var. Nedir? Külfet paylaşım meselesi sıkıntılıydı, tamam, biz bunu düzeltiyoruz, ama başka konularda konu öyle olmayabilir, şöyle yapalım.
Şimdi Cumhurbaşkanımızın, ifade ettiğim gibi, bütün liderler nezdindeki o güven telkin eden, güvenilir durumu, akil adam olma durumu… Yani son zamanlarda Avrupa’da, Batı’da söylenen bir şey var: odadaki tek yetişkin Türkiye. Yani Türkiye’nin bu role gelmiş olması, sürekli barışı, istikrarı, iş birliğini, yatıştırıcılığı teşvik eden bir aktör olması ve bunun üzerinden aslında gündemi ilerletmesi de herkesin ironiyle baktığı bir konu. Batılılar yıllardır kendilerini bunun üzerinden tanımladıklarını düşünüyorlardı, ama bir baktılar ki fiiliyatta uzun zamandır ortaya koydukları eylemler tamamıyla bunların tersine. Aslında bunu yapan fiiliyatta bir tane ülke var.
SUNUCU- Yani son dönem yapılan yorumlara bakıyorum. Hem Sayın Erdoğan hem de siz herhalde, gerekirse, anladığım kadarıyla böyle bir sakinleştirici rol üstleneceksiniz; bilmiyorum hazır mısınız, sinirleriniz bu duruma karşı hazır mı?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yani Müttefiklerin arasındaki sahici ve gerçekçi tartışmalar her zaman sağlıklıdır. Kimsenin kendi içindekini saklamaması lazım, tartışsınlar kapılar kapandıktan sonra, ama çıkıldığı zaman da birlik mesajı verilmeye devam etsin. Biz bunu teşvik edeceğiz, bütün stratejimiz bunun üzerine.
SUNUCU- Şimdi Özgür Özel, NATO müttefiklerine biliyorsunuz bir yazı kaleme aldı. Erdoğan yönetiminin kendi çıkarları açısından doğurduğu riskleri görmeleri gerektiği çağrısında bulundu ve kısa vadeli jeopolitik hesaplarla otoriter yönetimlere meşruiyet kazandırmanın tarihsel bir hata olacağını söyledi. Şimdi bunu yanılmıyorsam Financial Times’a yazdı, bir köşe yazısı yazdı. Zirve öncesinde Özgür Özel’in bu çağrısını nasıl değerlendirdiniz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Esasında Sayın Özel’in sadece bu yazısında değil, bütün uluslararası çağrılarına baktığınız zaman şunu görüyorsunuz: Ben burada siyaseten zor durumdayım, gelip bana niye yardım etmiyorsunuz? Aslında söylemeye çalıştığı şey bu. Kendi içinde bir takım siyasi açmazlar var, çatışmalar var, sıkıntılar var. Şimdi şunu tanımlamak aslında belli ayrımları yapmamak oluyor: Şimdi NATO üyesi ülkeler, liderler veya diğer ülkeler Cumhurbaşkanımızla ilişkiye geçtiği zaman, ilişki kurdukları Türkiye Cumhuriyeti Devleti, onun Cumhurbaşkanı, onun Bakanları, yani her devlet, her devletle kendi milli çıkarı üzerinden ilişki kurar ve yürütür. Bu, uluslararası ilişkilerin bir numaralı kuralı. Şimdi bunu şöyle ifade ediyor: “Siz aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle değil, AK Parti’yle ilişki kuruyorsunuz”a getirmeye çalışıyor. Yani şimdi bu aslında mantık olarak da kendi içerisinde çok tutarlı değil, yani bu bizim açıkçası çok fazla üzerinde durduğumuz, ciddiye aldığımız bir konu da değil. Burada bir siyasal, kendi içinde bir feryat var.
SUNUCU- NATO’ya şikayet gibi gördünüz mü bunu?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Her yere her türlü şikayeti yapıyor da, o şikayetteki temel şeyi anlatmaya çalışıyorum. Yani aslında kendi içinde de ideolojik ironiye düşüyor, yani zaman zaman anti-NATO olmakla inanılmaz derecede övünen siyasal söylemin sahibi şimdi geliyor, “NATO’yu o koruyamaz, ben koruyabilirim” demeye getirir bir noktaya gidiyor. Artık bu eklektik… Bu tezatları ben dile getirmek bile istemiyorum, bu daha fazla yorumcuların işi olsun. Şimdi bu, yukarıdan baktığınız zaman, stratejik seviyeden baktığınız zaman diğer devlet aktörlerinin ciddiye aldığı bir konu değil. Yani uluslararası ilişkiler böyle işlemiyor, jeostratejik konular böyle işlemiyor, yani başka türlü işliyor. Bir defa o bakış açısını değiştirmeleri lazım.
SUNUCU- Şimdi Türkiye’nin pozisyonunu aslında biliyoruz, herkesle oturmak, herkese konuşabilmek çok önemli. Siz Rusya’daydınız, birazdan ayrıntılarını soracağım onun da ama Rusya’yla aynı masada gayet rahat oturup konuşup NATO’ya ev sahipliği yapmak nasıl bir durum? Bir zorunlu denge siyaseti mi yoksa Türkiye’nin gayet uygun bir şekilde herkesle konuşabilme politikasının sonucu mu?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yani ikinci söylediğiniz tabii ki: Türkiye’nin herkesle konuşabiliyor olması, daha da önemlisi konuşmayı asli araç olarak görmesi. Bakın, biz hep söylüyoruz: Diplomatlar, diplomasi işini iyi yapmazsa yük askerlerin omzuna düşüyor, ekonominin sırtına düşüyor. Niye buraya gelelim yani konuşmak gibi tüketilmesi gereken bir yol varsa? Diğer yolları kullanmaya da hazır olmak, cesur olmak lazım. Cumhurbaşkanımızın liderlik tarzına baktığınız zaman bunu çok rahat görüyorsunuz. Bir defa hiçbir zaman için yöntem kutsaması içerisine girmiyor, bakın en büyük liderlik özelliği. Sonuca bakıyor ve bu sonuca gitmekte hangi etkili aracı kullanacak... Diplomasiyle başlıyor, diğer araçlara geçiyor, bunları yaparken de bir çekince, endişe yok. Yani tek endişesi milli çıkarımıza ne olacak, olmayacak meselesi. Dolayısıyla konuşabiliyor olmak bizim için fevkalade önemli, bunun faydasını da çok gördük, bu bir.
İkincisi, bizim başka ülkelerin düşmanını bizim de aynı şekilde düşman edinmemize gerek yok. Yani biz kendimiz yetişkiniz, kendi dost ve düşman ayrımımızı yapıyoruz. Bazı ittifaklarımız vardır, NATO’nun içerisinde biz Müttefikiz… Ama alınan kararlar NATO’nun aldığı kararlar değil, Avrupa’nın kendi aldığı kararlar. Katıldığımız kısımlar var, nötr kaldığımız kısımlar var, karşıda durduğumuz kararlar var, sessiz kaldığımız kısımlar var ama bunların hepsi kendi milli stratejimiz çerçevesinde oluyor. Bunu yaparken ulusal çıkarımızı düşünüyoruz, ait olduğumuz ittifakla yürütülebilecek alanlar ve yürütülmesi gereken alanlar var, onu da yürütmeye çalışıyoruz. Rusya’yla oturup konuşuyoruz, ticari ilişkilerimiz var; İran’la bizim çok fazla ilişkilerimiz var; Avrupa’yla inanılmaz ilişkilerimiz var; NATO’yla ilişkilerimiz var; Asya Pasifik’le var; her yerle var. Yani bunun, bu tarafların kendi içerisinde çarpışıyor olması, rekabet ediyor olması bizi gerilim altına almıyor mu? Alıyor. Ama zaten liderlik de o ki bu gerilimi yönetebilesiniz. Zaten biz niye diyoruz Cumhurbaşkanımıza tekrar ihtiyacımız var? Bundan dolayı söylüyoruz. Yani bunlar kolay kazanılan tecrübeler değil, kolay kazanılan itibarlar değil. Yani tekrar bir liderin gelip yirmi sene durup yirmi sene sonra aynı itibarı kazanması, hele bu kadar kritik dönemlerden geçtiğimiz bir dönemde bunlar kolay konular değil. Çok uzun çalışmalardan, fedakarlıklardan sonra ulaşılmış olan konular. Dolayısıyla burada farklı aktörlerle, birbiriyle çelişen aktörlerle ilişki yönetmek, gerilim alanı yönetmek bir sanat açıkçası.
SUNUCU- Şimdi tabii o sanatta sizin Rusya’ya gidişiniz, pek çok aktörle görüşmeniz ama Putin’le görüşmeniz çok dikkat çekti, hem de NATO öncesinde. Dolayısıyla Putin’in böyle NATO toplantısından bir endişesi var mı, olur da bu Zirve’de Ukrayna’ya yeni bir destek paketi açıklanırsa? Bu gündeme geldi mi? Rusya-Ukrayna savaşı çözümünü mü konuştunuz yoksa?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Biliyorsunuz Cumhurbaşkanımız her zaman için Sayın Putin’le istişare içerisinde çünkü bölgemiz, bakın… Karadeniz’deki süren savaşta bizim için önemli Karadeniz Havzası. Kafkaslar bizim için önemli, Orta Asya bizim için önemli ve Orta Doğu bizim için önemli. Ve şimdi Afrika çıktı, Libya ve altı var ve buraların hepsinde Türkiye’nin etkin dış politikası var, ekonomi politikaları var, güvenlik politikaları var. Böylesine önemli bir aktör, eskiden şöyle olurdu: Bu aktör kendi kendine hareket ederdi, siz kendi kendinize hareket ederdiniz, hiçbiriniz konuşmadığınız için diğer tarafın duruşunu… Bu, stratejide bir numaralı kuraldan biridir: bir tarafın niyetinden haberdar değilseniz bütün planlarınızı en kötü senaryoya göre yapmak zorundasınız. En kötü senaryoya göre plan yapmak, bir, maliyeti yükseltir. İkincisi, maliyet yükselsin, olsun, ama ikincisi, sürekli düşmanlık duygusunu besler, bu da kendi kendine başka bir noktaya gider ve verimsiz de olur. Yani gereksiz çatışmaların içerisinde olursunuz. Cumhurbaşkanımızın, tabii, adına ben bu kabulü görüyorum, yani Cumhurbaşkanımızın mesajını taşıdığım için ben kabul ediliyorum, yoksa yani bizim bulunduğumuz…
SUNUCU- Yani siz Putin’e aslında Sayın Erdoğan’dan bir mesaj mı götürdünüz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Cumhurbaşkanımın adına ben kabul ediliyorum. Cumhurbaşkanımın konuşacağı meseleleri, bana talimat verdiği konuları ben Sayın Putin’e aktarıyorum, oradaki o cevapları, yorumları alıp kendi yorumlarımızı yapıp daha sonra Cumhurbaşkanımıza getiriyoruz, aslında bu benim üzerimden Cumhurbaşkanımızla Sayın Putin’in bir diyaloğu, onu öyle görmek gerekiyor.
Burada konular ne, ana konular, yani benim gündeme getirdiğim? Bir defa Rusya-Ukrayna savaşındaki en son durumda Rusya nerede duruyor? Bu mesele önemli, yani Sayın Putin’in buradaki vizyonu. Çünkü en son geçtiğimiz Mayıs ayında ben gittiğimde bunu uzun uzun yine konuşmuştuk. Orada ortaya koyduğu bir vizyon vardı. Daha sonra arabulucuları, müzakerecileriyle biz çok konuştuk. Şimdi Sayın Putin’in ağzından tekrar duymak gerekiyor, nerede duruyoruz?
İkincisi, Kafkaslarda devam eden barış süreci; o mesele bizim için önemli, burada nerede durulduğu meselesi. Filistin, Gazze, Lübnan, Suriye meselesinde nerede durdukları ve ne düşündükleri bizim için önemli. Buralarda bizim çıkarlarımız var açıkçası ve bizim kendi politika pozisyonumuza göre Sayın Putin’in belli konularda alacağı tercihlerinde yönlendirmesi de önemli. Buna benzer ikili konular var, onların hepsini gündeme getirdik ve tartıştık.
SUNUCU- Bu barış sürecinde nerede duruyorlar? Yani barış olma ihtimalinde duruyorlar mı en azından?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Barış sürecinde, Sayın Putin açıkça söyledi, Alaska’da Sayın Trump’la mutabık kaldıkları yer neyse orada duruyorum dedi.
SUNUCU- O zaman bu Trump’a da gidecek bir mesaj anladığım kadarıyla.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Evet, zaten bunu açıktan da söylüyor Sayın Putin.
SUNUCU- Peki süre nedeniyle şimdi bir Avrupa Birliği soracağım çünkü dediniz zaten, buradalardı biliyorsunuz üç Komiser, seyircilerimiz açısından en azından. Gümrük Birliği güncellemesi görüşüldü mü herkesin merak ettiği? Bir de şu vize serbestisi süreci nasıl ilerliyor?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şimdi biz sadece onları değil, çok konu görüştük. Gerçekten bir defa teşekkür ediyorum, yani üç Komiser beraber koordine edip geldiler, üçünün de Türkiye ile ciddi kritik konuları var. Hem Dış Politika Yüksek Temsilcisi’nin hem Genişleme ve Bağlantısallıktan Sorumlu Komiser’in hem de Göç ve Vizeden Sorumlu Komiser’in, bunların hepsinin mevzuları var. Ve biz bunları Ankara’da diğer Bakan arkadaşlarımızla da görüştüler, özellikle Genişleme Komiseri. Ama üçü beraber, işte Dışişleri Bakanlığında, ilk önce biz bir baş başa görüşme yaptık onlarla uzun bir süre, sonra heyetler arası bir araya geldik. Tabii Cumhurbaşkanımız tarafından kabul edildiler. Bu özellikle önemliydi çünkü Cumhurbaşkanımızın ağzından, en yüksek otoriteden, iradeden Türkiye’nin Avrupa Birliği perspektifi ve beklentilerimizin ne olduğu meselesini dinlemeleri önemliydi.
Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde yaşanan tıkanma bu arkadaşlarımızın da çok hoşuna gitmiyor. Yani Gümrük Birliği’nin bir defa modernleştirilmesi, “upgrade” edilmesi gerekiyor, güncellenmesi gerekiyor. Bu konuda her iki taraf da hemfikir ama burada bir tıkayıcı husus var: Rum kesiminin aldığı tavır var, onu aşmada bir problem alanları var. Diğer taraftan vize meselesi, bu konuda bizim birkaç tane adım atmamız gerekiyor. Ama vize serbestisi sağlanana kadar AB'deki vize konularının yönetilmesi gerekiyor. Kendilerince diyorlar “Biz bu işi çok kolaylaştırdık, iyi yaptık.” ama bizdeki rakam ve uygulamalar hiç öyle değil. Biz de şöyle: Yüzdeye baktığınız zaman aynıyız ama Türkiye’de tabii, hani milli gelir yükseldiği için ve uluslararası etkileşim arttığı için, artık insanlar daha fazla eğitim, ticaret, iş, gezme, sanat için Avrupa ülkelerine gitmek istiyorlar ve Avrupa ülkeleri de giderek vize politikasında merkezileşiyorlar. Eskiden ülkelerin kendi inisiyatifleri vardı, şimdi aynı türden evrakı, aynı şeyi bütün Avrupa ülkeleri için tek bir merkezi politikayla izliyorlar. Bu giderek daha bürokratik hale getiriyor vize verişinde ve her sene Türkiye’den vize başvurusu talebi artıyor. Kabul ve reddediş oranları hemen hemen aynı bütün dünyayla, yani bizde de bu rakamları ben Meclisteki bütçe görüşmelerinde de paylaşıyorum, yani burada bir sıkıntı yok. Ama bizim istediğimiz; vize serbestisinin sağlanması, nihai olarak bu noktaya gelmek. Onda da birkaç tane atmamız gereken adım var, onun için çalışıyoruz.
SUNUCU- Bu bildiğimiz maddeler değil, değil mi? Yani atılacak adımlar neler bu arada?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Şu anda 5-6 tane kalan müktesebatla ilgili konu var. Onu Cevdet Bey’in koordine ettiği bir platform da var, Cumhurbaşkanımızdan onun onayını da aldık ve hayata geçirmeye çalışacağız, Meclisten yasaların geçmesi gerekiyor.
SUNUCU- Peki bir canlanma olacak mı Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinde?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bence AB kurumlarıyla belli oranda canlanma var şimdiden, dediğim gibi komiserler geliyorlar, gidiyorlar, çok fazla temas var. Ama daha büyük somut stratejik çıktılara ulaşmak için AB’nin kendi içinde alması gereken bazı kararlar var. Türkiye’de bir niyet ve irade sorunu yok, yani AB’nin kendi içindeki bu oy birliğine dayalı konularda birtakım meseleleri çözmesi lazım.
SUNUCU- Şimdi bir soru soracağım çünkü 15 Temmuz’un 10’uncu yıldönümü. Zaman zaman hem başka televizyon programlarında hem burada da 15 Temmuz’la ilgili değerlendirmelerde bulundunuz ama 10’uncu yılın sonunda mücadele ne aşamada? FETÖ tehlikesi bitti mi, yoksa hala Türkiye bu konuya dikkat etmeli mi?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Uzatmadan söyleyeyim, Türkiye bu konuya en yüksek ihtimamla dikkat etmeli. Çünkü örgütün kurucu lideri öldükten sonra yerine geçen yönetim kadrosu Türkiye ile ilgili hedeflerinden ve eylemlerinden vazgeçmiş değiller. Türk devletine yönelik operasyonları devam ediyor, devleti yönetenlere yönelik operasyonları devam ediyor, yabancılarla ortaya koydukları iş birlikleri olduğu gibi devam ediyor ve burada biz tövbe, pişmanlık, eylemden ve Türkiye aleyhtarlığından vazgeçip artık normal hayata dönüyoruz gibi bir ifade görmüyoruz. Devlet kendi milli güvenliğini devam ettirmek için tehdit ya kendini ortadan kaldırana kadar ya da başka yollarla elimine edilene kadar bir milli güvenlik sorunu olmaya devam eder. Biz burada yönetim kesiminde Türkiye aleyhtarlığına yönelik herhangi bir gevşeme görmüyoruz. İçerideki örgütlenme araçlarını kestiklerine ilişkin de bir şey görmüyoruz, yani burada…
SUNUCU- İçeride de örgütlenmeleri ve arayışları sürüyor mu?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Örgütlenme arayışları tabii ki devam ediyor. Kamu içerisindeki güçleri yok tabii ki, ama durduğu yerden ne yapabilirim arayışları halihazırda devam ediyor. Burada PKK’nın bile Türkiye’de silahlı eylemden artık ben vazgeçiyorum dediği bir noktada, FETÖ’nün hala Türkiye’yle ben mücadele etmeye devam edeceğim pozisyonunda kalması tabii ki devletin bu tehdidi bir milli güvenlik önceliği olarak görmesi gerektiği zorunluluğunu ortaya koyuyor. Bütün güvenlik kurumları da buna göre hareket etmek zorunda.
SUNUCU- Şimdi yabancılar dediniz ya, terörizm NATO Bildirgesi’nde yine yer alacak herhalde, Zirve Bildirisi’nde. Dolayısıyla bu bir tehdit. NATO müttefiklerimiz Amerika, Almanya, bunlardan neden bir türlü biz bu konuda gereken adımları göremiyoruz?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bunun bir tarihi var. Bu kendiliğinden olmuş bir konu değil. Terör örgütüyle bu ülkeler arasındaki ilişki doğup yükselirken de kendiliğinden olmadı, yok olurken de kendiliğinden olmayacak. Bu süreçler var, bu süreçleri inşallah yöneteceğiz.
SUNUCU- Yani bunun da bir zamanı gelecek, ama son kullanım tarihini mi bekliyorlar kısacası?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Yani şöyle, artık bir kullanılabilirlik özelliği bu örgütün -en azından daha önce vadettiği gibi- yoktu. Önceden yargıda adamları vardı, poliste adamları vardı, orduda adamları vardı, birtakım şeyleri yapıyorlardı. Şimdi ne yapıyorlar? Şimdi daha çok psikolojik harekatta kullanıyorlar. İçeride kalmış insanlardan ne kadar bilgi alıp ne yapıyorlar ne ediyorlar… Hani güncel istihbari konulara şimdi çok fazla o konuda dönüp bakmıyorum şeylerden, ama arkadaşlar yakından takip ediyorlar, istihbarattaki arkadaşlar. Örgütün Türkiye aleyhine yönelik faaliyetleri, tabana yönelik faaliyetlerinden vazgeçmiş değiller. Yani burada biz bir pişmanlık, bir geri dönüş, bir af arayışı, biz hata yaptık, dini de yanlış anladık, topluma da ihanet ettik, başımızdakilerin niyetini okuyamadık, böyle bir şey yok. Bu devlete, bu topluma yönelik o dönem durdukları yer neyse şimdi de aynı, an itibarıyla.
SUNUCU- Enteresan gerçekten, hala aynı noktada duruyorlar. Şimdi son bir dış politika sorusuyla bitirelim. Şöyle ki, son üç aya bakınca -genelde Ankara’da değilsiniz ama sürekli çünkü temas ve görüşme halindesiniz- Rubio, Putin, Ukrayna, Zelenskiy’le, El Şara’yla, İran Dışişleri Bakanı’yla, Hamas üyeleriyle, Endonezya’da, Kanada dediğiniz gibi, onu unutmuştum ben, ondan sonra Güney Kore, yani bir sürü isimle görüştünüz. Bir sürü ziyarette bulundunuz. Bu tablo Türkiye’nin dünyadaki yeri hakkında ne anlatıyor ve nasıl aslında bir amaç var tüm bu temaslarla?
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Bu aslında kendi başına olayı tarif eden bir durum. Birincisi, Türk dış politikası küresel ölçekte yürütülen 360 derece bakış açısı olan bir politika. Bunun kurumsallaşması böyle olduğu gibi, yani misyonlar -hem alandaki misyonlar hem de merkezdeki yapılanmamız- bizim pratikte bunu yapmamız da bu şekilde oluyor. Bu ülkelere gideceksiniz, gerekli temaslarda bulunacaksınız, gerekli kurumsal ilişkileri tesis edeceksiniz, bu önemli. Bizim bir güvenliğimizi sağlamamız gerekiyor, bunun için atmamız gereken zorunlu adımlarımız var. İkincisi, ticaretimizi genişletmemiz gerekiyor. Bu çok önemli. Bakın Türkiye, belki Osmanlı yıllarından beri çok fazla önem vermediği bir konuydu, son 3-4, 10 yılda önem verdiği bir konu, yani dış ticaretin geliştirilmesi meselesi. Refahımızın artırılması için, istihdamın artırılması için Türkiye’nin bu konuda çok ciddi adımlar atması gerekiyor. Biz Dışişleri Bakanlığı olarak, Bakanlar olarak bu konuda bir defa siyasi iradenin olduğu... Mesela Serbest Ticaret Anlaşması ve diğer konular… Biz gidiyoruz Cumhurbaşkanımız adına, ülkenin bir siyasi iradesini karşıdaki ülkeye yansıtıyoruz. Karşıdaki ülkeye diyoruz ki bizdeki siyasi irade var, biz aşağıdaki alanlarda sizlerle iş birliği yapmaya hazırız. Ondan sonrası, diğer ilgili Bakan arkadaşlar ve diğer kurum başkanları, herkes kendi alanında bu açılmış siyasal irade alanı üzerinden ilişki geliştiriyor. Bir de ilişki seviyesi sürekli değişiyor, çünkü olaylar değişiyor. Dolayısıyla küresel değişim matriksine göre sizin her ülkeyle, önemli ülkelerle olan ilişkilerinizi güncellemeniz gerekiyor, yeniden tanımlamanız gerekiyor. Güney Kore büyük bir ülke, ticari kapasitesi yüksek, teknoloji kapasitesi yüksek. Bununla olan ilişkileri son gelişmeler ışığında yapay zeka da dahil, nükleer enerji konuları dahil yeniden gözden geçirmeniz gerekiyor. Kanada o şekilde. Rusya ile sürekli konuşmanız gerekiyor. Mısır; sürekli konuşmanız gerekiyor. Endonezya, Asya-Pasifik bizim için önemli, Singapur’a gittik. Bangladeş’teydik mesela. Bangladeş’te yeni bir hükümet kuruldu biliyorsunuz. Bu yeni hükümet öyle bir hükümet ki Bangladeş, biliyorsunuz, 15 yıldır dünya siyasetinden kayıp bir ülkeydi ve şimdi yeniden seçimlerle beraber dünya siyasetine giriş yaptı ve Türkiye’nin de çok büyük desteğiyle aslında sessiz bir zafer kazandılar ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun Başkanı oldular. Kime karşı yarıştılar ve az farkla kazandılar? Kıbrıs Rum Kesimine karşı. Onlar kazanmasaydı Kıbrıs Rum Kesimi dönem başkanı olacaktı Birleşmiş Milletler’de, düşünebiliyor musunuz?
SUNUCU- Çok ciddi bir başarı.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Burada ortaya konulan diplomatik çaba güvenlik açısından, ticari gelişim açısından, ortaklarımızın menfaatinin ilerletilmesi, barışın sağlanması, düzenin sağlanması, bunlar açısından önemli. Türkiye’nin, çok şükür, gerçekten bütün platformlarda olumlu, yapıcı, ama güçlü ve itibarlı bir aktör olması açıkçası ve gittiğimiz her yerde böyle kabul görmemiz bizi de memnun ediyor.
SUNUCU- Çok çok teşekkür ederim.
DIŞİŞLERİ BAKANI HAKAN FİDAN- Ben teşekkür ederim.
SUNUCU- NATO’da da kolay gelsin. Bir sizlere, bir de gazetecilere, bizlere. Çok sağ olun.
Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan, Gece Görüşü’nde CNN Türk’ün sorularını yanıtladı efendim.
* Interpress deşifresidir.