#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Ta Nea Gazetesinde Yayımlanan Mülakatı, 1 Eylül 2018

[Orjinal İngilizce metnin resmi olmayan Türkçe tercümesidir]

«Yunanistan Türk suçlular için “güvenli bir limana” dönüştü»

Türk yargısı iki Yunan askerin serbest bırakılmasına karar vermiştir. Bu karar Yunanistan’da Türkiye’ye karşı memnuniyet hisleriyle karşılanmıştır. Bu durum, Yunanistan’la Türkiye arasındaki ilişkilerde yeni bir dönemin başladığı anlamına mı gelmektedir?

Türkiye’de bağımsız yargımızın bütün kararlarına saygı duyuyoruz. Bu çerçevede, biz de bu askerlerin kısa süre önce serbest bırakılmasını memnuniyetle karşılıyoruz. Ancak, Türk yargısı bağımsız hareket ettiğinden dolayı, iki Yunan askerle ilgili bu karar, siyasi bir bakış açısıyla yorumlanmamalıdır. Başka bir deyişle yargı makamları, bir davayı incelerken Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkileri göz önünde bulundurmamaktadır. Bu mesele, net olarak bir yargı meselesi olmuştur ve net bir şekilde öyle olmaya da devam etmektedir. Türk vatandaşların davalarına ilişkin olarak da, Yunan yargısından da benzer tarafsız bir tutum beklediğimizi söylemeye gerek yoktur.

Bugün Yunanistan ile Türkiye ilişkilerini nasıl nitelendiriyorsunuz? Sizce büyük engeller nelerdir?

Şu anda iki ülke ilişkilerini en iyi noktada bulunmadığını kabul etmemiz gerekmektedir. Uzun zamandır devam eden sorunlarımız vardır. Maalesef bunlara yenileri de eklenmiştir. 15 Temmuz’da meydana gelen başarısız darbeden sonra üst düzey Yunan makamları, Türkiye’ye desteğini ifade etmiştir. Maalesef sözler icraata dönüşmemiştir. Yunanistan, başarısız darbeye aktif olarak katılan firari sekiz asker gibi, Türk suçlular için “güvenilir bir limana” dönüşmüştür. 15 Temmuz 2016’dan sonra 2.500’den fazla Türk vatandaşı Yunanistan’dan iltica talebinde bulunmuştur.

SYRIZA’nın, eğitim ve dini özgürlük alanlarında Türk azınlığa yönelik seçim öncesi vaatleri de uygulanmamıştır. Türk azınlığın sorunları da ayrıca, maalesef kötüleşmektedir.

İkili ilişkilerle ilgili olarak kamuoyuna ve üçüncü taraflara yapılan şikayetler, verimli olmaktan uzaktır. Bugün ilişkilerimizin bulunduğu nokta, ülkelerimizin menfaatine değildir. Güvenin inşa edilmesi önemlidir. İlişkilerimizde yeni bir sayfa açmalıyız. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Çipras, NATO Zirve Toplantısı sırasında yapıcı bir görüşme gerçekleştirdiler. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sayın Çipras’a karşılıklı yüksek düzeyli ziyaretler gerçekleştirmeye hazır olduğumuzu ifade etti. Önkoşulsuz olarak, ikili diyalog sürecine devam etmeliyiz. Sorunlarımızı çözmemizin yolu budur.

Hala Yunanistan’dan sekiz Türk askeri iade etmesini bekliyor musunuz?

Darbecilerin iadesini defalarca reddeden Yunan yargısının kararlarından dolayı derin bir hayalkırıklığı yaşıyoruz.

Bunlar, çok sayıda masum insanın hayatına mal olan, çok sayıda insanın yaralanmasına yol açan, milletvekilleri toplantı halindeyken Parlamento’yu bombalayan ve seçimle işbaşına gelmiş Cumhurbaşkanımızı hedef alan darbe girişimine fiilen katılmıştırlar. Bu sekiz kişilik grup, demokratik olarak seçilmiş hükümetimizi devirmekte başarısız olduklarının farkına varınca, askeri bir helikoptere yasadışı olarak el koyarak ülkeden kaçtı.

Yunan yargısı, uluslararası hukuk kuralları ve ilkelerine aykırı bir şekilde, suçluları cezasız bırakmakta ve kurbanların haklarını çiğnemektedir. Nitekim son aylarda bu sekiz darbeciye iltica hakkı tanınmış ve Yunan mahkemeleri tarafından serbest bırakılmışlardır.

Yunanistan darbecilere “güvenli bir liman” sağlayan bir ülke olarak teşhir olmuştur.

Komşu ülkede demokrasinin yıkılması için komplo kuran hain darbecilerin, demokrasinin beşiği olduğunu iddia eden bir ülke tarafından serbest bırakılması, ne uluslararası hukukla, ne de iyi komşuluk ilişkileriyle uyumludur.

Firari darbecilerin Türkiye’ye iade edilmesi ve yargılanmasını sağlamaya yönelik çabamızda kararlı olmaya devam ediyoruz.

Türkiye’nin sürekli olarak gündeme getirdiği konulardan biri, Kıbrıs münhasır ekonomik bölgesinde gerçekleşen petrol ve doğalgaz arama çalışmalarıyla ilgili kaygılarıdır. Türkiye’nin askeri güç kullanacağı koşullar nelerdir?

Bu hidrokarbonlar konusu, Kıbrıslı Rumların, yarım asırdır Kıbrıs sorununa ilişkin müzakerelerde sergiledikleri basiretsiz yaklaşımın bir örneğini daha oluşturmaktadır. Kıbrıslı Rumlar, ada yalnızca kendilerine aitmiş gibi hareket etmeye devam etmektedirler. Doğu Akdeniz’de yaptıkları tek taraflı hidrokarbon arama çalışmalarıyla, Kıbrıslı Türklerin kazanılmış haklarını görmezden geliyorlar. İktidarı, Kıbrıs Türk tarafıyla paylaşmak istemedikleri gibi, adanın doğal kaynaklarını da paylaşmak istemiyorlar.

Bunun, sadece bir olası kârı bölüşme konusu olmadığının açıkça anlaşılması gerekmektedir. Konu çok daha esaslıdır. Adanın doğal kaynakları, Kıbrıs Türklerinin doğal hakları olmasından dolayı, Kıbrıslı Rumların yalnızca kendilerine ait değildir ki, kendi bildikleri gibi paylaştırsınlar. Dolayısıyla burada gerekli olan, hidrokarbon arama ve yararlanmayla ilgili karar alınmasında, Kıbrıslı Türklerin daha ilk aşamada eşit koşullarla katılmasına izin verecek bir mekanizmadır. Konunun özü budur.

Türkiye, Kıbrıslı Türklerle birlikte en başından bu yana Kıbrıslı Rumları, sorumsuz adımlar atmamaları konusunda uyarmıştır. Hala kaybedecek hiçbir şeyleri olmadığına inanıyorlarsa, yanılıyorlar.

Türkiye, Doğu Akdeniz’de Kıbrıslı Türklerin haklarını ve kendi çıkarlarını korumaya devam edecektir. Hedefimiz, bölgede barışı ve istikrarı güvence altına almaktır. Hidrokarbonlar konusunda Kıbrıslı Rumlarla işbirliği yapan şirketlere gelince, fayda-maliyet hesaplamasını yeniden incelemeleri ve durumu yeniden değerlendirmeleri gerekecektir.

Ülkeniz bu konuyu Kıbrıs’ta bir çözüm ile bağlantılandırmaktadır. Bu çözümün önündeki sorunlardan biri, Yunan birlikleriyle aynı anda Türk birliklerini geri çekmeyi reddetmenizdir. Eğer bir çözüme ulaşılırsa, Türkiye neden bütün birliklerini adadan çekmeyi reddediyor?

Her şeyden önce, hidrokarbonlar konusunu, Kıbrıs sorununun çözümüyle bağlantılandırdığımız doğru değildir. Aksine, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkler arasında hidrokarbonlarla ilgili ortak karar mekanizmaları oluşturmak için çözümü beklemek zorunda değiliz. Bu amaçla, Kıbrıs Türk tarafının yıllar önce, 2011 yılında, bir ad hoc komite kurulmasını önermiş olduğunu hatırlayalım.

Kıbrıs sorununa gelecekte bulunacak çözüme gelince, bunun tüm Doğu Akdeniz bölgesinde güvenlik ve refaha gerçek bir katkı sağlayacağına inanıyoruz. Aynı zamanda, sadece diyalog ve diplomasiye dayalı, müzakere edilmiş bir çözümün sürdürülebilir olabileceğini değerlendiriyoruz.

Ne yazık ki, Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik son süreç, geçen Temmuz ayında Kıbrıs Konferansı'nda anlaşmaya varılmadan sona erdi. Nedeni basitti: Kıbrıslı Rumlar, hâlâ Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini kabul etmiyorlar. Kıbrıs Konferansı'nın sadece askeri birlikleri veya garantileri ilgilendirmediğini vurgulamalıyım. Bütün meseleler tartışılacaktı. Tüm müzakere başlıklarında ilerleme gerekiyordu. Ancak, Kıbrıs Rum tarafı iktidarı Kıbrıslı Türklerle eşit ortaklar olarak paylaşmaya istekli değildi. Aynı zamanda "sıfır askeri birlik ve sıfır garanti" konusunda ısrar ettiler. Bu da "sıfır sonuca" yol açtı. En başından beri, böyle bir yaklaşımın, herkese fayda sağlayacak bir sonuca neden olmayacağı açık ve net olmalıydı.

Herhâlükârda, bu süreç artık geçmişte kaldı. Bir yıldan bu yana, BM Genel Sekreterinin çağrısına uygun olarak, Kıbrıslı Türklerle yakın işbirliği içinde, olası hareket tarzının ne olacağını değerlendiriyoruz. Yakın zamanda, önce BM Genel Sekreteri tarafından istikşafi temaslar için görevlendirilen Bayan Lute ile adadaki her iki taraf ve üç garantör ile çözüm sürecinin geleceğine dair vizyonumuzu paylaştık. Diğer iki garantörle temaslarından sonra Genel Sekretere raporunu sunacaktır.

Bu aşamada, her iki tarafın ve garantörlerin, izlenecek yolu gayriresmi olarak tartışması ve müzakere edilecek konularda mutabakata varmalarının iyi bir fikir olacağına inanıyoruz. Gelecekteki bir anlaşmanın genel ilkelerini anlamamız gerekiyor. Gelecekteki sürecin, adadaki günümüz gerçekliği ve daha önceki görüşmelerden edindiğimiz deneyimler üzerine inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Böyle bir süreç, gerçekçi beklentileri ve sürdürülebilir sonuçları hedeflemelidir.

Petrol ve gaz araştırmaları konusuna dönelim. Türkiye, Yunanistan'ın araştırmalarına karşı çıkacak mı ve hangi deniz alanlarında karşı çıkacak?

Her şeyden önce, Türkiye egemenlik hakları ve meşru çıkarları etkilenmediği sürece hiçbir faaliyete karşı çıkmaz. Her iki ülke de, 1976 yılında imzalanan Bern Anlaşması'na uygun şekilde, Ege'de birbiriyle bağlantılı tüm meselelerde sürdürülebilir ve kapsamlı çözümler bulununcaya kadar, Ege’de halihazırda sınırları belirlenmemiş olan kıta sahanlığında arama ve çıkarma çalışmalarından dikkatli biçimde kaçınmıştır.

Doğu Akdeniz'e gelince, çeşitli nedenlerden dolayı, bu havza istikrarsızlığın ve karmaşık konuların alanı haline gelmiştir. Maksimalist ve gerçekçi olmayan planlar bölgedeki mevcut sorunları daha da şiddetlendirir. Önceki sorularda zaten Kıbrıs meselesi konusundaki pozisyonumuzu vurguladım. Ayrıca, Doğu Akdeniz'in en uzun anakarasal kıyı şeridine sahip ülke olarak Türkiye, Doğu Akdeniz deniz alanlarında meşru haklara ve temel menfaatlere sahiptir.

Türkiye, Ege’de gelecekte bulunacak bir çözümle bağlantılı nihai Batı sınır noktaları ile birlikte Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığının dış sınırlarını BM'de kayda geçirmiştir. Gerçekten de, Doğu Akdeniz'in tüm deniz yetki alanları kıyıdaş ülkeler arasında henüz belirlenememiştir. Bu büyük bir sorun teşkil etmektedir. Dolayısıyla, ne tek taraflı adımların, ne geçersiz ikili anlaşmaların ne de maksimalist planların, Türkiye'nin uluslararası hukukun teminatı altında olan kıta sahanlığındaki egemenlik hakları ve yetkilerine hukuki bir etkisi olamaz. Sonuç olarak, deniz yetki alanlarının net resmi, ancak tüm ilgili taraflar arasında yapılacak adil sınırlandırmayla sağlanacaktır. Geçmişte olduğu gibi bugün de Türkiye, konuya adil ve barışçıl bir çözüm bulma çabasını tam olarak desteklemeye hazırdır.

Türkiye, egemenlik haklarını Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığında tam anlamıyla uygulamaktadır. Hiçbir yabancı devlet, şirket veya araç, Türkiye kıta sahanlığı ve üzerindeki deniz alanları üzerinde izinsiz araştırma veya bilimsel faaliyet gerçekleştiremez. Bu anlamda, Türkiye çok yakında, Doğu Akdeniz ve de Karadeniz'de deniz yetki alanlarında kendi hidrokarbon faaliyetlerine başlayacaktır.

12 mil konusuna ilişkin “casus belli” Türkiye tarafından hala geçerli sayılıyor mu?

Türkiye Büyük Millet Meclisi bu bildiriyi 8 Haziran 1995’te oybirliğiyle benimsedi. Bu, Yunan Parlamentosu’nun 1 Haziran 1995’te Yunan Hükümetine, gerekli gördüğünde Yunan karasularını 12 deniz miline genişletme yetkisini tanıması kararına karşı bir tepkiydi.

Her etkiye karşı bir de tepki var. Bu, evrensel bir fizik kuralıdır.

Bu bağlamda, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bildirisi önceden dile getirilen bir siyasi uyarıydı. Yunanistan’da kasten çarpıtıldığı gibi, bir savaş ilanı (casus belli) değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bildirisiyle, Ege’de karasularının genişliğiyle ilgili tezimizi ve aynı zamanda da Türkiye’nin Ege’deki yasal ve esaslı haklarını savunma yönündeki kararlılığımızı tamamen netleştirdik. Türkiye’nin tezinde değişiklik olmadı.

Göç krizinden dolayı Türkiye ne durumda? Mart 2016 anlaşması hala yürürlükte mi?

Düzensiz göç küresel bir sorun olup, küresel etkileri bulunmaktadır. Çözümler sıradan bir ülkenin elindeki imkanların ötesinde olup, yükün uluslararası düzeyde paylaşımını gerektiriyor. Bu nedenle yasal olmayan göçün yarattığı sorunları engellemek ve aşmak amacıyla bütün ülkelerin ortak çaba sarf etmelerinin gerektiğine inanıyoruz.

Düzensiz göçü engelleme görüşünde olan Türkiye, kararlı bir şekilde sınırlardaki kontrolleri artırdı, kolluk kuvvetleri arasındaki işbirliğini yoğunlaştırdı, insan tacirlerine yönelik cezaları artırdı, Göçmen Kaçakçılığı Eylem Planını hazırlamış, yasadışı insan kaçakçılığı ağlarını çökertmek amacıyla operasyonlar başlattı, Türk Sahil Güvenliğinin faaliyetini ve ağırlama merkezlerinin kapasitesini artırdı.

Düzensiz göçün hem karmaşık, hem de sınırları aşan doğası nedeniyle, çözüm bulunması için uluslararası işbirliği ve dayanışma zorunludur. Türkiye bu anlayış çerçevesinde, bu konuyla ilgili hemen hemen bütün uluslararası ve bölgesel faaliyetlere katılıyor.

Türkiye’nin büyük çabaları sayesinde 2017 yılında 175.000 ve 2018 yılı Ağustos ayına kadar yaklaşık 142.000 yasal olmayan göçmen saptandı. Ayrıca, Ağustos 2018’e kadar 3.013 kaçakçı yakalandı. Türkiye yasal olmayan göçe karşı çabalarına devam etmeye kararlı olup, uluslararası toplumun daha büyük desteğini ve işbirliğini bekliyor. Türkiye, 18 Mart anlaşmasını önerdiğinde üç hedefi vardı: Ege’de can kayıplarının önlenmesi, göçmen kaçakçılığı ağlarının çökertilmesi, düzensiz göçün yerini düzenli göçün alması.

2015 yılı Ekim ayında Yunanistan’a ulaşan günlük düzensiz göçmen sayısı 7.000 iken, Türkiye’nin kararlı faaliyeti sayesinde bu rakamlar 50’den aza düştü. Türkiye 18 Mart anlaşmasını önermiş olmasaydı, 2016 yılından bu yana AB’ye 1,5 milyondan fazla düzensiz göçmen girmiş olacaktı.

18 Mart anlaşması çerçevesinde düzensiz göçmenlerin adalardan iadesi ve “bire bir” mekanizması düzenli çalışıyor: Şimdiye kadar adalardan 1.681 yasadışı göçmen geri aldık ayrıca da Türkiye’den 14.988 Suriyeli AB’ye yerleşti. Şimdi 18 Mart anlaşmasından kaynaklanan yükümlülüklerini gerçekleştirme sırası AB’de. Türk vatandaşlarına vizenin serbest bırakılması, Gönüllü İnsani Kabul Planı’nın yürürlüğe konması, Suriyeli göçmenler için 3 milyar Avro’luk ikinci dilimin tahsisi, Türkiye’nin üyelik süreci bağlamında yeni başlıkların açılması, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi henüz gerçekleşmemiş AB yükümlülükleri arasında yer alıyor. Türkiye muazzam çabalarına ara verirse Ege bir kez daha düzensiz göçmenler koridoru olacaktır.

Eylül ayında İstanbul’da Rusya, Almanya, Fransa ve Türkiye arasında gerçekleştirilecek zirve toplantısından beklentiniz nedir?

Asıl hedefimiz, Suriye’deki krize kalıcı bir çözüm bulunması amacıyla uluslararası toplumu bir araya getirmeyi sağlamaktır. Bunu yapabilmek için Astana, Soçi ve Cenevre süreçleri arasında işlevsel bir bağ kurmamız gerekmektedir. İstanbul Zirvesi’nin liderlerimiz arasındaki verimli müzakereleri kolaylaştıracağına inanıyoruz. Tabiatıyla bu zirve, ortak ilgi alanındaki diğer konuların konuşulması için de bir fırsat olacaktır. Zirve hazırlıklarına yönelik olarak, Eylül ayı başlarında dört ülkeden heyetlerin katılımıyla bir teknik görüşmenin de yapılması planlanıyor.

Türkiye ve Avrupa arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Özellikle ABD’nin iki Türk Bakan’a yaptırım kararından sonra ABD ve Türkiye arasında ilişkileri nasıl tanımlıyorsunuz?

Türkiye’nin AB ile ilişkilerini çok yönlü olarak tanımlayabilirim.

Bu ilişkinin bel kemiği Türkiye’nin üyelik sürecidir. Türkiye, AB’ye üyeliğini stratejik hedef olarak belirlemiştir. Geleceğimizi AB içinde görüyoruz. Maalesef bugün üyelik sürecimiz aşırı şekilde siyasileştirilmiştir. Zaman zaman AB tarafından Türkiye ve AB arasında “özel bir işbirliğini” destekleyen sesler duyulmaktadır. Halihazırda AB ile çok özel bir ilişkimiz vardır. Temel hedefimiz tam üyelik. Türkiye ve AB’nin, Avrupa’da daha iyi bir gelecek için yakın ortaktan öte olması gerekir.

Son dönemdeki sınamalar, Türkiye ve AB’nin aynı coğrafyanın ortak kaderini paylaştığını ortaya koymuştur. Ayrıca samimi bir işbirliği ortamı oluşturursak büyük bir fark yaratabileceğimizi de ortaya koymuştur. İşbirliği yaparak, binlerce kişinin hayatını kurtardık ve milyonlarcası için güvenli ve saygın bir hayat sunduk. Bu karşılıklı bağımlılık, geleceğe yönelik ilişkilerimizi hangi şekilde kuracağımızı da göstermektedir.

Bunlara rağmen, AB ile olan ilişkimiz kriz yönetimi değildir ve sadece buna dayanmamalıdır. Daha derin işbirliği ve taahhütler gerektiren bir vizyon üzerine inşa edilmesi gerekir. Türkiye bölgesel bir güç olduğundan ve uluslararası sınamaların ele alınmasında önemli bir rol oynadığından, Türkiye-AB ilişkileri yeni alanlara da yayılmıştır. Enerji, taşımacılık, terörle mücadele ve ekonomi gibi alanlarında işbirliği yapıyoruz. Türkiye önemli imkanlara sahiptir ve bu önemli alanlarda AB’ye onyıllardan beri katkıda bulunmaktadır.

Öte yandan ABD Maliye Bakanlığı 1 Ağustos 2018’de, Türkiye’de bir kişinin gözaltına alınıp tutuklanmasıyla ilgili olarak yargı sürecinde bulunan bir konuyla bağlantılı olarak Bakanlarımıza yaptırım uygulama kararı almıştır. Bu karar, hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı ilkelerini görmezden gelmektedir.

Bu karara tepki gösterdik ve iki ABD’li Bakana yaptırım uygulayacağımızı açıkladık. Türkiye, uluslararası ilişkilerde her türlü sorunun çözümünde önceliğin, diyalog ve müzakereye verilmesi gerektiğine inanmaktadır. Müttefikler arasında tehditkar bir dil kabul edilemez. Bu çerçevede, katı bir şekilde ve ABD ile bugün olan sorunlarımızı çözmek için yoğun bir şekilde ve iyi niyetle çalışıyoruz.

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkiler, sadece iki ülkenin çıkarları bakımından değil, uluslararası barış ve istikrar bakımından da önemlidir. Sorunların aklıselim ve iyi niyetle çözüleceğini umuyoruz.

Türkiye’deki ekonomik durum, sekiz yıl önce Yunanistan’da olduğu gibi, ülkeyi IMF’den yardım istemeye yöneltecek mi?

Son 15 yılda Türk ekonomisi birçok defa zorluklarla karşı karşıya gelmiş, ancak dayanaklığını kanıtlamıştır. Bu durum, son dönemdeki uluslararası ekonomik krizden sonra da ortaya konmuştur. Türk ekonomisi, 2002-2017 döneminde ortalama %5,8 oranında büyümüştür. Türkiye ekonomisinin dayanıklılığı, son yirmi yıldır Türkiye'de gerçekleşen ekonomik / mali reformlara dayanmaktadır.

Son dönemde, Hazine ve Maliye Bakanımız mevcut ve olası yeni yabancı yatırımcılarla telekonferans gerçekleştirmiştir. Serbest ekonomi ilkelerine bağlılığımız için net mesajlar ve garantiler verdik. Mali disiplin, serbest piyasa kuralları Türk ekonomisinin kalıcı ilkelerini oluşturmaktadır. Hükümetimiz ve yetkili makamlar, döviz kurları ve piyasalardaki dalgalanmayla mücadele için yeterli önlemleri halihazırda uygulamaya koymuşlardır.

Aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası ve Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) tarafından da önlemler alınmıştır. Yeni uzun vadeli denetim önlemleri ve sıkı maliye politikası ile daha fazla sürdürülebilir kalkınmayı hedeflemekteyiz. Tüm bakanlıklarımız ve devlet kurumlarımız iddialı bir tasarruf programı takip etmeleri konusunda talimat almıştır. Dünyanın en güçlülerinden biri olan Türk bankacılık sektörü, günümüzün dalgalanmalarını yönetebilecek durumdadır. Gerektiği takdirde, bankacılık sektörüne destek vermekten kaçınmayacağız. Türkiye, Uluslararası Para Fonu’ndan ekonomik destek istemeyi öngörmemektedir. Geçmişte olduğu gibi, yabancı yatırımları doğrudan çekmeye yönelik çabalarımız sürdürülmektedir.

Yabancı yatırımcıları iyi hesaplanmış bir yatırım teşvik sistemi beklemektedir. Yatırımcıların, Türk pazarına girmelerinin veya varlıklarını güçlendirmelerinin tam zamanıdır.