#

Sorularla Dış Politika

Türk dış politikasında son dönemde sıklıkla kullanılan “komşularla sıfır sorun” söyleminin içeriği nedir ve gerçekçi midir?

Türkiye’nin “Komşularla Sıfır Sorun” politikası, ülkemizin kuruluşundan bu yana dış politikasında ilke edindiği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şiarının bir yansımasıdır. Türkiye, komşularıyla ilişkilerindeki tüm sorunları çözerek bu ilişkilerini karşılıklı yarar temelinde ve mümkün olan her alanda geliştirmeyi hedeflemektedir.

“Sıfır sorun” yaklaşımı bu anlamda bir hedef ve idealdir. Bazı konularda çözüme bugünden yarına ulaşılamayacağının bilincindeyiz. Ne var ki, sorunlar ne kadar girift ve derin olursa olsun, doğru yönde atılacak adım bellidir; o da çözüm yolunda ulusal çıkarları gözeten, gerçekçi, yapıcı ve olumsuzlukların olumlu unsurları gölgelemesine fırsat tanımayan bir dış politika anlayışıdır.

Son yıllarda yakın coğrafyamızdaki ülkelerle ilişkilerimizi bu politikamız çerçevesinde, “herkes için güvenlik”, “siyasi diyalog”, “ekonomik karşılıklı bağımlılık”, “kültürel ahenk” ve “karşılıklı saygı” ilkeleri temelinde şekillendiriyor ve geliştiriyoruz. Yakın çevremizde ve ötesinde bir barış, güvenlik ve refah kuşağı oluşturmayı arzu ediyor ve bu yönde azimle çalışıyoruz.

Bu anlayışla, ülke, bölge veya sorun ayrımı yapmaksızın hem kendi bölgemizde, hem de uzak coğrafyalarda siyasi diyalogun, kapsayıcılığın, tamamlayıcılığın, ekonomik işbirliğinin, kültürel uyum ve hoşgörünün kök salması yönünde çaba sarfediyoruz. Kriz odaklı değil, “ön alıcı” ve çözüm odaklı yaklaşımlar ortaya koymaya ve bunları mümkün olan en etkin biçimde uygulamaya gayret ediyoruz. Bölge ülkeleri arasında yapıcı bir ekonomik karşılıklı bağımlılık tesis edilmesinin çatışma riskini azaltacağına inanıyoruz.

Çevremizde bir barış, güvenlik ve istikrar kuşağı oluşturma çabamız çerçevesinde, bölgemizdeki ülkeler arasında güvenin pekiştirilmesine ve diyalog kanallarının geliştirilmesine kolaylaştırıcı olarak katkıda bulunmaya gayret ediyoruz.

Önemli bölgesel sorunların taraflarının değişik formatlarda bir araya gelmelerine ve görüşmelerine imkân sağlayan güvenilir bir buluşma noktası olarak zor meselelerin çözümünde “kolaylaştırıcı” rol üstleniyoruz.

Aynı şekilde, bizimle ortak ideal ve amaçları paylaşan diğer ülkelerle işbirliğini geliştirmek ve karşılıklı güveni pekiştirmek amacıyla bölgemizde ikili ve çok taraflı İşbirliği mekanizmaları geliştiriyoruz. Bu anlayışla, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi bölgesel örgütler bünyesinde de işbirliğini içeriksel olarak zenginleştirme gayretindeyiz.

Bütün bu çabalarımız sonucu son yıllarda komşu ve çevre ülkelerle ilişkilerimizde muazzam ilerlemeler kaydettik. Bu gayretlerimiz aynı zamanda, bölgemizde daha kapsamlı bir ortak refah alanı yaratılmasına ve bu temelde güven ve karşılıklı anlayışın pekiştirilmesine zemin sağlamaktadır.

Bütün bu gelişmeler, “Sıfır Sorun” politikamızın son derece gerçekçi, çağdaş ve insancıl bir dış politika yaklaşımı olduğunu açıkça göstermektedir. Esasen bu politikanın bütün ülkeler tarafından benimsenmesi beklenebilir. Zira gerginlikten uzak ilişkiler herkesin çıkarınadır.

Türkiye, uzun yıllar çeşitli sorunlarla boğuşmak durumunda kalan ve bu nedenle gerçek olumlu potansiyelini hayata geçiremeyen bölgemiz için bu anlayışın ve çabalarımız neticesinde oluşmaya başlayan işbirliği ve ortaklık ruhunun, barış ve istikrarın kalıcı anlamda tesisi için önemli bir alternatif teşkil ettiğine inanmakta ve bu yönde çalışmaya devam etme kararlılığını taşımaktadır.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen reform ve değişim hareketleriyle ilgili olarak Türkiye’nin tutumu nedir?

Türkiye, Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşanan olayların, bölgemizde halkların meşru talep ve beklentilerinin karşılanmasının daha fazla ertelenemeyeceğinin işareti olduğunu savunmuştur. Türkiye, esasen bu gelişmelerin Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından 90’larda yaşanması gerektiğini, değişim rüzgârlarının Orta Doğu’ya gecikmeli olarak ulaştığı görüşündedir. Yaşanan halk hareketleri, bölgemizde demokrasinin hakim olamayacağı yönündeki çarpık zihniyeti yıkmış, halklar zedelenen onurlarının iade edilmesinde kararlı olduklarını ortaya koymuşlardır.

Gelinen aşama geri döndürülemez tarihi bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu süreç, büyük fırsatları olduğu kadar ciddi güçlükleri de barındırmaktadır. Bölgede istikrarın tesisi için, meydana gelen olaylara temel teşkil eden halkın meşru taleplerinin diyalog ve uzlaşı ortamı içerisinde barışçıl bir şekilde karşılanması gerekmektedir.

Türkiye, Orta Doğu’daki gelişmelerin demokrasi, özgürlük ve insan haklarının hiçbir grubun tekelinde olmadığını ortaya koyan, birleştirici bir yönü olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda etnik, mezhepsel ve dini ayrılıkların tetiklenmesi veya ülkelerin toprak bütünlüğünün zarar görmesini, olayların ruhuna aykırı ve önlenmesi gereken tehditler olarak görüyoruz. Şiddete başvurulmasından her hal ve karda kaçınılmalıdır. Dönüşümlerin barışçıl biçimde gerçekleştirilmesine büyük önem veriyoruz. Ayrıca, halk hareketlerinin meşruiyetinin korunması bakımından dış müdahalede bulunulmaması, olası destek faaliyetlerinde de azami özenin gösterilmesi yerinde olacaktır.

Türkiye, ortak tarihe sahip olduğu bölge ülkelerinin huzuruna, istikrarına ve refahına büyük önem atfetmektedir. Sürdürülebilir istikrarın halkın refahının, güvenliğinin ve huzurunun sağlanmasıyla mümkün olduğunu düşünmektedir. Bu amaca ulaşmanın ancak halkın temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıyla mümkün olduğunu düşünmektedir.

Demokrasiye geçiş meşakkatli ve zaman alabilen bir süreçtir. Arap sokağında başlayan olayların düzenli, kapsamlı ve kurumsal bir demokratik temele oturtulması için amaç birliği oluşturulmalıdır. Halkların taleplerinin vakit geçirilmeden karşılanması için eş zamanlı olarak siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar gerçekleştirilmelidir. Bu nedenle uluslararası toplumun, ilgili ülkelerin rızasını almak, yerel halkın iradesini her şeyin üstünde tutmak ve yardım edilen ülkeleri rencide etmemek kaydıyla dönüşüm sürecine destek olması önemlidir. Biz bu zorlu süreçte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki kardeşlerimize elimizden gelen desteği vermeye, deneyimlerimizi paylaşmaya ve gerektiği takdirde yardım elimizi uzatmaya hazırız.

İsrail uluslararası hukuku hiçe sayarak Gazze’ye İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği operasyonla vatandaşlarımızı öldürdü. Türkiye bunun karşısında nasıl bir tavır sergilemiştir?

Türkiye Cumhuriyeti, halklarımız arasında tarihten gelen yakın ilişkilerin bizlere yüklediği sorumluluk gereği İsrail’e yaptığı yanlışları açık ve samimi şekilde dile getirmektedir. Bu tutumumuzun hareket noktası bölgemizde kalıcı barış ve istikrarın bir an evvel tesis edilmesidir. Kaldı ki İsrail, bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesisinden en fazla fayda sağlayacak ülkeler arasında yer alacağının bilinciyle hareket etmelidir.

İsrail’in var olma hakkının inkârını kabul etmediğimiz gibi, İsrail’in askeri güçle, ablukayla, işgalle yıllardır aradığı güvenliği ve barışı elde etmesinin de mümkün olamayacağını açıkça dile getiriyoruz. İsrail, bölgemizde yaşanmakta olan tarihi gelişmelerin ne yazık ki anlam ve önemini halen kavrayamamıştır. İnsan onurunun damgasını vurduğu bölgemizdeki gelişmeler ışığında Filistin halkının onurunu göz ardı eden politikaların sürdürülebilir olması kabul edilemez.

İsrail’in güvenlik endişelerini makul ve meşru karşılamak mümkündür. Ancak bu endişelerin giderilmesi, Gazze Şeridi’ndeki 1,5 milyon insanın toplu cezalandırılmasına yol açan hukuk dışı bir abluka yöntemiyle olmamalıdır. Uluslararası toplumun vicdanı İsrail’in bu orantısız politikasını reddetmektedir. Nitekim, geçtiğimiz sene düzenlenen İnsani Yardım Konvoyu bu ablukaya yönelik uluslararası toplumun bir tepkisidir.

Özellikle İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihinde İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği, dokuz masum sivilin ölümü ve birçok kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan saldırısı, bu durumu daha da körüklemiştir. Sözkonusu saldırı uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.

Nitekim, saldırının araştırılması amacıyla BM İnsan Hakları Konseyi tarafından kurulan “Uluslararası Veri Toplama Misyonu” da İsrail’in “orantısız, gereksiz ve inanılmaz güç” bir saldırı düzenlediğini tescil etmiştir.

Saldırı sonrasında her ne kadar itidalle hareket ettiysek de, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez sivil vatandaşlarımızın yabancı bir ülkenin askerlerince öldürüldüğü sözkonusu olay nedeniyle İsrail’in resmen özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerekmektedir. Aksi halde, İsrail’le ilişkilerimizi normalleştirmemiz mümkün değildir.

Türkiye Filistin sorununun çözümünde ne yapmaktadır?

Arap-İsrail ihtilafı tüm bölgesel sorunların geleceği bakımından belirleyici rol oynamaya devam ettiği cihetle Türkiye açısından ayrı bir önem ve öncelik taşımaktadır.

Orta Doğu’daki sorunların merkezinde yer alan Filistin sorunu, iki devletli çözüm temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasıyla çözülmeli ve Filistin halkı on yıllardır özlemini çektiği devletine kavuşmalıdır.

Bu bağlamda, Filistin Ulusal Yönetimi tarafından 2009 yılında yürürlüğe konulan ve müstakbel Filistin Devleti’nin kurumsal altyapısının oluşturulmasını öngören ve ülkemizin de destek verdiği iki yıllık planın başarıyla uygulanmış olmasını takdirle karşılıyoruz. Batı Şeria’daki ekonomik ve güvenlik ortamının son aylarda hızla geliştiğini görüyoruz. Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi gibi çok sayıda kuruluş ve şahsiyetin teyid ettiği bu durum, Filistinlilerin, siyasi ve ekonomik kısıtlamalara tabi kalmadıkları takdirde başarabileceklerini ortaya koymaktadır.

Filistin meselesinin çözümünde artık son aşamaya geçilmelidir. Geçici sınırlar, ara tedbirler, sınırlı egemenlik gibi kavram ve yaklaşımlar kabul edilebilir değildir. 1967 sınırları içinde Filistin devleti biran önce kurulmalı ve başta BM Genel Kurulu olmak üzere uluslararası platformlardaki yerini almalıdır.

Barış sürecinin önündeki en büyük engeli teşkil eden Yahudi yerleşim faaliyetleri sonlandırılmalı, yolları, köyleri, aileleri bölen ve Filistin halkının normal bir sosyo-ekonomik hayat yaşamasını engelleyen dolaşım kısıtlamaları süratle kaldırılmalı; Ayırım Duvarı inşaatı durdurulmalıdır.

Ayrıca, İsrail’in uyguladığı insanlık dışı abluka nedeniyle Gazze Şeridi’nde 1,5 milyon insan halen en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır. Sözkonusu yasadışı ablukanın biran evvel kaldırılması ve başta İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı sonrasında yıkılan konutlar ve altyapının yeniden imarı için inşaat malzemesi olmak üzere, Gazze halkının acilen ihtiyaç duyduğu ürünlerin bölgeye girişine izin verilmesi elzemdir.

Tabiatıyla, İsrail-Filistin ihtilafının gerçekçi, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaştırılabilmesi için bu sorunun çekirdeğindeki Kudüs meselesinin de barışçıl bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Binyıllar boyunca farklı din, dil ve etnik kökenden halkların barış içinde bir arada yaşadığı Kudüs şehrinin bugün karşı karşıya bulunduğu olumsuz tablodan kurtulması sağlanmadan ne Orta Doğu’da ne de ötesinde gerçek anlamda huzur ve istikrar sağlanabilecektir.

Öte yandan Türkiye, Filistinlilerin birlik ve bütünlüğüne hizmet edeceğine inandığımız ulusal uzlaşıyı büyük memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye, uzlaşının pekiştirilmesi için elinden gelen yardımı sağlamaya hazırdır.

Bu gelişme, demokratik değişim ve dönüşüm sürecine girmiş bulunan Orta Doğu bölgesinde adil, kapsamlı ve sürdürülebilir barış ve istikrarın tesisi bakımından da gerekli ve doğru yönde atılmış önemli bir adımdır. Bu bakımdan, uluslararası toplumun tüm üyelerinin önyargısız bir yaklaşım sergileyerek, Filistin’de adil ve şeffaf seçimlerin gerçekleştirilmesi suretiyle tamamlanacak olan bu süreci teşvik etmesi büyük önem taşımaktadır.

PKK’yla mücadele için Türkiye uluslararası platformlarda ne yapmaktadır?

Uluslararası terörizmin hukuki zemini BM öncülüğünde yürütülen çalışmalarla oluşturulmaktadır. Terörizmle mücadelenin ana unsurlarını 1373 ve 1963 sayılı BM Kararlarında görmek mümkündür. Türkiye’nin ortak sunucu ülkeler arasında yer aldığı 1963 sayılı karar, BM Güvenlik Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Terörizmle Mücadele Komitesinin başkanlığını yürüttüğümüz dönemde alınmıştır.

Türkiye, ülke içinde PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne karşı aktif mücadelesini sürdürmektedir. Uluslararası alanda ülkemizin amacı, PKK terörist örgütünün gerçek niteliğinin ortaya konulması ve muhataplarımızca terör örgütüyle mücadelede gerekli tedbirlerin alınmasıdır.

Terörün her türlüsüne karşı mücadele edilmesi uluslar arası bir yükümlülüktür ve tüm devletlerin ortak sorumluluğundadır. Ülkemizi doğrudan hedef alan ve terörist bir örgüt olduğu uluslararası düzeyde de tescil edilmiş bulunan PKK/KONGRA-GEL’e karşı mücadele, ikili ve çok taraflı platformlarda sürdürülmekte, bu konu yurtdışında gerçekleştirilen her düzeydeki görüşme ve ziyarette muhataplarımızın dikkatine getirilmektedir. Özellikle PKK varlığının yoğun olduğu Avrupa ülkeleriyle yapılan temaslarda, terör örgütünün bu ülkeler için de bir iç tehdit haline geldiği vurgulanmakta ve gereken önlemlerin alınması talep edilmektedir.

PKK/KONGRA-GEL’le mücadele konusu, birçok ülkeyle düzenli olarak yapılan Terörle Mücadele İstişarelerinde ele alınmaktadır.

Ülkemizin ikili planda 70’den fazla ülkeyle imzaladığı ve terörizme karşı birlikte çalışmayı içeren güvenlik işbirliği anlaşmaları da terör örgütü PKK/KONGRA-GEL’e karşı işbirliği zeminini güçlendirmektedir.

Ülkemize karşı saldırılarını kuzey Irak’ta planlayan ve gerçekleştiren terör örgütünün bu bölgedeki varlığının sona erdirilmesi amacıyla ABD ve Irak Hükümetiyle mevcut mekanizmalar aracılığıyla işbirliğinde bulunulmaktadır. Ayrıca, Suriye ve İran gibi bölge ülkeleriyle bu alanda yürütülen işbirliği de devam etmektedir.

Bazı Avrupa Birliği ülkelerinin liderleri Türkiye’nin üyeliğini istemediklerini belirtirken Türkiye niye hala üye olmaya çalışmaktadır?

AB içinde bazı çevreler zaman zaman Türkiye’nin Birliğe katılımı konusuna şüpheyle yaklaşan beyanlarda bulunabilmektedir. Ancak, bunlar küçük bir azınlık olup, Türkiye’nin Birliğe katılımı AB üyesi ülkelerin büyük çoğunluğu tarafından desteklenmektedir. Katılım sürecimize yönelik bu destek, birçok Avrupalı siyasi liderin şahsi demeçlerinde ve uluslararası basın organlarında yayınladıkları makalelerde açıkça ifade bulmaktadır.

Türkiye’nin Birliğe katılımına şüpheci yaklaşım ve söylemlerin, Avrupa halklarının geleceğini ve çıkarlarını esas almaktan ziyade, kısa vadeli iç siyasi saiklere dayalı olduğu açıktır. Ülkemiz, Katılım Ortaklığı Belgesi, Ulusal Programlar, Müktesebata Uyum Programı ve Eylem Planı çerçevesinde ve tam üyelik hedefi doğrultusunda kararlılıkla yoluna devam etmektedir. Netice itibarıyla, ülkemizin AB’ne üyelik sürecine yönelik kararlar Birlik üyeleri tarafından oybirliğiyle alınmış olup, Birlik müktesebatını teşkil eden değişmez nitelikli kararlardır.

Türk vatandaşlarının haksız vize uygulamaları çerçevesinde AB ülkelerinden hesap sorabileceği hukuki bir yol var mıdır?

Haksız vize uygulamasına maruz kalan Türk vatandaşlarının ilgili ülke makamları nezdinde bir avukat vasıtasıyla hukuki yollara başvurmaları mümkündür.

AB üyeliğinin Türk vatandaşları için kazanımları ne olacak?

Ülkemiz Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana hemen hemen tüm Avrupa kuruluşlarına katılmış, bunların çoğunluğunda kurucu üye olarak yer almıştır. NATO ve Avrupa Konseyi gibi örgütlerdeki yapıcı rolü itibarıyla günümüz Avrupasının şekillenmesine önemli katkılar sağlamıştır.

Günümüzde 27 üye ülkeden oluşan Avrupa Birliği, 500 milyon civarında nüfusuyla, ülkemizin de coğrafi olarak bir parçasını teşkil ettiği Avrupa kıtasının, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve insani boyutlar itibarıyla, çatı kuruluşu niteliğini almıştır. Bu bağlamda üye ülkelere birçok yarar sağlamış uluslarüstü bir örgütlenme özelliği arzetmektedir. Gıda güvenliğinden dış güvenlik ve savunma konularına, bitki sağlığı politikalarından, temel hak ve özgürlüklere kadar çok geniş bir yelpazeyi içeren ve dolayısıyla yaşamın her alanında standartları yükseltmeyi amaçlayan kapsamlı bir müktesebatı mevcuttur. Aynı zamanda ekonomik açıdan dünyanın en önemli bloklarından birini oluşturmakta ve birçok alanda daha da sıkı bütünleşme çabaları yürütmektedir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılımı, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü gibi temel değerleri paylaştığımız bir birliğe ülkemizin de dahil olması ve bu alanlarda AB’nin ortak müktesebatından yararlanılması itibarıyla faydalı olacaktır. Ayrıca ekonomimiz önemli bir bölgeselleşme hareketinin olanaklarından istifade edecektir. Başka bir ifadeyle, Türkiye AB üyeliğinden halihazırda AB üyelerinin yararlandığı kadar istifade edecektir. Türkiye’nin AB üyeliği ülkemizde her alanda yaşanmakta olan dönüşüm sürecinin de doğal bir sonucu olacaktır. Öte yandan, önemli jeostratejik konumu ve büyük ekonomik potansiyeli ile demokratik ve modern Türkiye’nin üyeliği AB’ne de önemli fayda sağlayacaktır.

Yunanistan’da yaşayan etnik Türk nüfusun sorunları nelerdir?

Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi sonucu, Batı Trakya haricinde Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türk nüfus ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışında ülkemizde yaşayan Rum Ortodoks nüfus yer değiştirmiş, anılan yerlerde yaşamakta olan nüfusa ise azınlık statüsü tanınmıştır.

Batı Trakya’da yaklaşık 150.000 kişilik Türk Azınlığı nüfusu bulunmaktadır. Batı Trakya Türk Azınlığı (BTTA), başta 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması olmak üzere, uluslararası ve ikili anlaşmalardan kaynaklanan haklarını bütünüyle kullanmak konusunda engellerle karşılaşmaktadır. BTTA’nın karşı karşıya olduğu hak ihlalleri başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur.

  1. Etnik kimliğin inkârı ve dernekleşme özgürlüğünün ihlali: BTTA kendi kendini tanımlama hakkından mahrum bırakılmaktadır. Yunan yönetimleri Lozan Antlaşmasında "Türk Azınlık" ifadesinin bulunmadığını ileri sürerek, Azınlığın etnik kimliğini inkar etmektedirler. Lozan Antlaşması’nın “Azınlıkları Korunması” başlıklı maddelerinde (md.37-45) “Müslüman” tabiri kullanılmışsa da, yine Antlaşma’da yer alan diğer hükümlerde geçen “Türk” sıfatından ve ayrıca Konferans tutanaklarında yer alan beyanlardan mübadele dışı bırakılan Batı Trakya Azınlığı mensuplarının Türk oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

    1927’de kurulan ve Azınlığın en eski sivil toplum örgütü olan “İskeçe Türk Birliği”nin (İTB) isminde “Türk” kelimesi bulunduğu gerekçesiyle yasaklanması üzerine anılan dava ile aynı gerekçelerle kurulmalarına izin verilmeyen “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ile “Evros Azınlık Gençleri Derneği” davaları Azınlık mensuplarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınmıştır. AİHM, sözkonusu üç davada Yunanistan’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) dernekleşme özgürlüğüne ilişkin 11. maddesini ihlal ettiğine hükmetmiştir. İskeçe Türk Birliği davasında ayrıca, AİHS’nin 6. maddesinin (dava süreci) ihlal edildiğine hükmetmiş ve bu çerçevede Yunanistan 8.000 Avro manevi tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yunanistan, sözkonusu kararları uygulamaya yanaşmamaktadır. AİHM kararının kesinleşmesi sonrasında kapatılma kararlarının kaldırılması ve eski resmi statüye kavuşulmasını teminen bahsekonu dernekler tarafından ilgili Bidayet ve İstinaf Mahkemeleri nezdinde açılmış olan davalardan da sonuç alınamamıştır. Örneğin, yasaklı derneklerden İskeçe Türk Birliği’nin başvurusu 7 Ekim 2011 tarihinde Yargıtay’da görüşülecek olup, sözkonusu duruşmanın sonuçlanmasıyla iç hukuk yolları ikinci kere tüketilmiş olacaktır.

    AİHM tarafından alınan bu kararlara rağmen, kapatılan derneklerin yeniden faaliyete geçmesinin sağlanamamasının yanı sıra isminde “Türk” kelimesi bulunan yeni derneklerin kurulmasına da izin verilmemektedir. Son olarak “İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneği”nin kuruluş başvurusu da Trakya İstinaf Mahkemesi’nin 17 Şubat 2011 tarihli kararı çerçevesinde reddedilmiştir.

  2. Seçilmiş dini liderlerin tanınmaması: Yunan yönetimi, 1913 Atina Antlaşmasıyla öngörülmüş, 1920 yılında kabul olunan bir yasayla (2345/1920) Yunan iç hukukuna dercedilmiş ve 1923 Lozan Antlaşmasıyla güvence altına alınmış olan “Azınlık’ın dini liderleri olan müftülerini seçme hakkını”, 1920 tarihli yasayı ilga eden 1990 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile BTTA’nın elinden almış ve Müftülerin Yunan yönetimince tayinle işbaşına getirilmelerine yönelik yeni bir uygulama başlatmıştır. Müftülerin tayinle işbaşına getirilmesini öngören sözkonusu Kararname, 22 Ocak 1991 tarihinde Yunan Meclisi tarafından onaylanmıştır. Bunun neticesinde bugün Gümülcine ve İskeçe’de biri Yönetim tarafından tayin edilmiş, biri de Azınlık’ın seçmiş olduğu ikişer müftü bulunmaktadır.

    Seçilmiş Müftüler tarafından AİHM’e götürülen davalar sonucu alınan 5 AİHM kararından dördünde Yunanistan’ın, AİHS’nin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 9. maddesini ihlal ettiğine; birinde ise AİHS’nin adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesinin ihlal edildiğine hükmedilmiştir.

  3. Türk Azınlığa ait vakıfların, otonomilerini tanımayan ayrımcı mevzuata tabi olması: 21 Nisan 1967 darbesiyle Yunanistan’da iktidara gelen Yunan cuntası, Lozan Antlaşmasının 40. maddesi (Batı Trakya Türk azınlığının giderlerini kendileri karşılamak üzere, her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olması) hilafına, seçimle işbaşına gelmiş olan Gümülcine ve İskeçe Türk Cemaati Vakıfları İdare Heyetlerini azletmiş ve bu heyetlere kendi belirlediği kişileri tayin etmiştir.

    Azınlığın 1967 yılından itibaren yönetiminde söz hakkına sahip bulunmadığı vakıflarına tahakkuk ettirilen gelir ve emlak vergilerinin yüksekliği nedeniyle vakıf malları vergi borçları nedeniyle ipotek altına alınmıştır. Yunan Parlamentosu tarafından 27 Mart 2007 tarihinde kabul edilen Yasa ile getirilen vergi affı sorunları çözememiş olup, vakıflar geçmişten kaynaklanan borçlar nedeniyle halen zor durumda bulunmaktadırlar.

    Diğer taraftan, Batı Trakya Türk Azınlığı vakıflarına ilişkin olarak Yunan Meclisi’nde 13 Şubat 2008 tarihinde kabul edilen Yasa (3647/2008), Azınlığa vakıfların yönetim kurullarının üyelerini seçmek fırsatını sunmaktadır. Azınlığa danışılmadan ve değişiklik önerileri dikkate alınmadan hazırlanan sözkonusu Yasa ile vakıfların işleyişi Doğu Makedonya-Trakya Bölgesi Genel Sekreteri (Ocak 2011 itibariyle Doğu Makedonya-Trakya Bölge Başkanı) ve Azınlığın tanımadığı ‘atanmış müftülerin’ denetim ve onayı altına alınmaktadır. Yasa, ayrıca, vakıf mallarının idaresini bölmekte ve okul vakıflarını, üyeleri keza Bölge Başkanlığı tarafından atanabilen okul Encümen Heyetlerinin denetimi altına koymaktadır.

    Azınlığın en üst karar organı olan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu, bu çerçevede, Yasa’nın bu şekliyle uygulanmasına karşı olduğunu, zira Azınlığın Yasa’ya ilişkin görüş ve tepkilerinin Yunan Yönetimince dikkate alınmadığını açıklamıştır.

  4. 60.000 civarında olduğu tahmin edilen 19. madde mağdurlarına Yunan vatandaşlığının geri verilmemesi: 1959-1998 yılları arasında Yunan asıllı olmayanlara uygulanan Yunan Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca bir daha ülkeye dönmemek üzere ayrıldığına hükmedilenler Yunan vatandaşlığından çıkartılmışlardır. Yunan Vatandaşlık Yasası’nın bahsekonu 19. maddesinin uygulanmasıyla vatandaşlıktan çıkarılan ve bu nedenle AB üyesi ülke vatandaşı olma haklarından da yoksun bırakılan soydaşlarımızın, Yunan vatandaşlığına Azınlık mensubu statüsüyle geri alınmaları Yunanistan’ın yükümlülüğüdür.

  5. Eğitim alanında eşit imkânlardan yararlanamamaları: Batı Trakya’da 6000 civarında soydaş öğrenci bulunmaktadır. Yunanistan’da anadilde eğitim veren anaokulu açılmasına izin verilmemektedir. Azınlık okullarındaki eğitim kalitesi öğretmenlerin pedagojik formasyonlarının yetersizliği ve altyapı eksiklikleri gibi nedenlerle Yunanistan ortalamasının oldukça altındadır. Esasen, bölgedeki Azınlık eğitiminin düzeyinin düşüklüğü, soydaş öğrencilere Yunan Üniversitelerinde sağlanan binde beşlik kontenjanın etkin kullanımını engellemekte ve üniversitelere kaydolan öğrencilerin büyük bir kısmı Azınlık eğitiminin kronikleşmiş problemleri nedeniyle yüksek öğretimlerini tamamlayamamaktadırlar. Batı Trakya’da her yıl Azınlık ilkokullarından mezun olan 1000 civarında öğrencinin devam edebileceği sadece 2 Azınlık ortaokul-lisesi olup, yeni azınlık okulu açılması talepleri karşılanmamaktadır.

  6. Siyasi temsil düzeyinin düşüklüğü: BTTA’nın seçme-seçilme hakkı bağlamında karşı karşıya kaldığı kısıtlamalar, Azınlığın sorunlarının Yunanistan siyasetine taşınması imkânlarını da daraltmaktadır. Seçim yasasında 1990 tarihinde yapılan bir değişiklikle getirilen yüzde 3'lük ülke barajı uygulamasının bağımsız adaylar için de geçerli olması nedeniyle, BTTA’nın Yunanistan Parlamentosu’na kuracağı bir parti adına, ya da bağımsız olarak temsilci gönderme imkânı fiilen elinden alınmıştır. Böylece, BTTA mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri gereği ortaya çıkmıştır.

  7. İfade ve basın özgürlüğünde karşılaşılan sorunlar: Azınlık gazeteleri ve radyoları da çeşitli baskılara maruz kalmakta, gelirleriyle orantısız şekilde ağır para cezalarıyla karşılaşmaktadırlar.

  8. Cami ve minare inşası için gerekli izinlerin alınmasındaki sıkıntılar ile Batı Trakya dışındaki tarihi camilerde ibadet etme taleplerinin olumsuz yanıtlanması: Yunanistan, Ortodoksluk dışındaki dinlere ait ibadet yerlerinin inşası bakımından oldukça sınırlayıcı bir mevzuata sahiptir. Bu nedenle, BTTA mensupları cami ve minare yapım/onarımlarında çeşitli bürokratik ve hukuki engellerle karşılaşmaktadır. Avra (Hasanlar) Köyü’nde inşa edilen cami minaresinin yüksekliği ile Sminthi (Dolaphan) Cami ile ilgili kesilen cezalar bunun son örnekleridir. Diğer taraftan, Azınlığın Serez Zincirli, Tırhala Osman Şah ve Yanya Fethiye gibi Batı Trakya dışındaki tarihi camilerde günübirlik dini-kültürel etkinlik gerçekleştirme yönündeki taleplerinin tamamına Yunan makamlarınca olumsuz yanıt verilmiştir.

Öte yandan, Yunanistan, Rodos ve İstanköy’deki Müslüman Türk nüfusun Azınlık statüsünü, sözkonusu Adaların 1947 yılında Yunan hâkimiyetine geçmiş olduğu gerekçesiyle tanımamaktadır. Adalardaki Müslüman Türk nüfus, vakıfların yönetimi, Müftülük makamı, dini vecibelerini yerine getirme, Türkçe ve din eğitimi gibi alanlarda sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Sözkonusu adalarda bulunan Osmanlı-Türk kültürel mirasının durumu da kaygı vericidir.

Yunanistan’ın Ege Denizinde karasularını 12 mile çıkarması Türkiye açısından savaş nedeni midir? Yunanistan ile aramızdaki Ege denizi kaynaklı sorunları çözmek için ne yapıyoruz?

Türk Dış politikasının temel hedeflerinden biri de komşularımızla tüm sorunların giderilmesi ve bölgemizde bir işbirliği kuşağı tesis edilmesidir. Bu anlayışla son dönemde komşularımızla her alanda ilişkilerimiz geliştirilmektedir. Bu çerçevede ülkemizin komşularından kaynaklanan bir tehdit algılaması bulunmamaktadır. Bu dış politika yaklaşımımızın istisnası bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, Ege Denizi’nde karasularının genişliği meselesi konusundaki tutumumuz açıktır. Özel koşulların hüküm sürdüğü Ege’de açık deniz alanlarının muhafazası ve bu çerçevede karasularının tek taraflı olarak genişletilmemesi ülkemiz için hayati önemi haizdir. Zira, halihazırda 6 mil olan karasularının 12 deniz miline genişletilmesi Ege’deki açık deniz alanlarını yaklaşık % 50’den % 19’a inmesine sebep olacak ve tabiri caizse Ege’nin ülkemize kapanması anlamına gelecektir. Bu meyanda, TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli bildirisi Yunan Parlamentosu’nun Yunan Hükümetine karasularını tek taraflı olarak 12 mile çıkarma yetkisini veren kararı üzerine kabul edilmiştir.

Öte yandan, Yunanistan ile Ege Denizi’nden kaynaklanan tüm sorunlara iki ülkenin de hak ve çıkarlarına dayalı kapsamlı ve kalıcı çözüm bulma çabalarımız sürdürülmektedir.

Mart 2002’den bu yana süregelen istikşafi görüşmeler sürecinde tüm Ege sorunları kapsamlı biçimde ele alınmaktadır. Anılan süreçte, Ege sorunlarının tümünün çözümlenmesine yönelik yöntemlerin belirlenmesine çalışılmaktadır.

Bunlara ilaveten, ülkemiz ile Yunanistan arasında Ege’deki güven ortamının artırılması amacıyla 29 Güven Artırıcı Önlem üzerinde uzlaşı sağlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Türkiye’nin İran’ın nükleer programına ilişkin politikası nedir? İran’a nükleer faaliyetleri nedeniyle uygulanmak istenen yaptırımlara Türkiye neden olumsuz oy kullandı?

Türkiye, Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bölge oluşturulmasını desteklemekte ve bu konuda bölge ülkelerini teşvik etmektedir. Bu çerçevede, en başından beri İran’ın nükleer programından kaynaklanan soruna yönelik ilkeli bir tutum benimseyen ülkemiz bu sorunun diplomatik yollardan çözülmesi gerektiğine inanmakta ve bu doğrultuda çaba sarfetmektedir. Sözkonusu çözümün, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) yükümlülüklerini yerine getiren bütün ülkelerin nükleer enerjiden barışçıl amaçlar için faydalanma hakkını gözetmesi ve uluslararası toplumun kitle imha silahlarının yayılmasına ilişkin endişelerini karşılaması gerekmektedir. 17 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye, Brezilya ve İran tarafından imzalanan Ortak Bildiri diplomasi ve angajman yolunun açık olduğunu göstererek diplomasiye şans tanınması için gerekli koşulları hazırlamıştır. Sözkonusu sorunun barışçıl yollardan çözümüne yönelik olarak Ortak Bildiri ile açılan fırsat penceresinin kapanmaması ve İran’ın müzakere masasında tutulması için ülkemiz yaptırımlara hayır oyu kullanmıştır.