#

Sorularla Dış Politika

Türkiye neden AB’ne üye olmak istemektedir?

Türkiye’nin AB’ne üyeliği ülkemiz için stratejik bir seçimdir ve Avrupa ülkeleri ile asırlardır devam eden kapsamlı ilişkilerimizin doğal bir sonucu olacaktır. AB ile ortak bir kaderi paylaşmaktayız. AB’nin üzerine inşa edildiği, demokrasi, insan haklarına saygı, temel özgürlükler ve hukukun üstünlüğü gibi değerler ve normlara önem vermekte ve bunları savunmaktayız.

Türkiye, Avrupa ailesinin bir parçasıdır. Ülkemiz, Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana, çoğunluğunda kurucu üye olmak üzere, Avrupa kuruluşlarının hemen hemen tümünde yer almış; Avrupa Konseyi, OECD, NATO ve AGİT gibi uluslararası örgütlerde oynadığı yapıcı rol sayesinde günümüz Avrupasının şekillenmesine önemli katkılar sağlamıştır.

AB ile dış politika konularını da içeren hemen her konuda kapsamlı bir işbirliği yapmaktayız. AB’nin güvenlik ve savunma politikasına önemli katkılarımız bulunmaktadır. AB, 1996’dan bu yana Gümrük Birliği’nin bir parçası olan Türkiye’nin en önemli ticaret ortağıdır.

AB üyeliği, Türkiye’de her alanda yaşanan dönüşüm sürecinin doğal bir sonucu olacaktır. Özellikle demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü alanlarında devam eden reform çalışmaları, AB’ne katılım doğrultusundaki çabalarımızın önemli bir boyutunu teşkil etmekte ve AB’nin küresel ölçekte oynadığı role katkı yapma isteğimizi ortaya koymaktadır.

Katılımın Türkiye ve AB’ne katkıları ne olacaktır?

AB’nin genişleme politikasının, kıtamızda en başarılı entegrasyon projesi olduğu ortadadır. 27 üye ülkeden oluşan ve 500 milyona yaklaşan nüfusuyla Avrupa Birliği, kıtamızda siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliği ve kalkınma açısından çok boyutlu ve güçlü bir uluslararası yapıya dönüşmüştür. AB’nin gıda güvenliğinden dış güvenlik ve savunma konularına kadar çok geniş bir yelpazede standartları yükseltmeyi amaçlayan kapsamlı bir müktesebatı bulunmaktadır. Bu bağlamda, müktesebata uyum hedefi doğrultusunda devam eden reform çalışmaları, halkımıza günlük hayatlarının her alanında en yüksek norm ve standartları sağlayacaktır.

Öte yandan, önemli jeo-stratejik konuma sahip demokratik ve çağdaş bir Türkiye’nin AB’ne katılımı ülkemize olduğu kadar AB’ne de büyük faydalar sağlayacaktır. Dinamik ekonomimiz ve genç nüfusumuz sayesinde, Türkiye’yi içine alarak genişlemiş bir Birlik, küreselleşmenin sınamalarına daha iyi cevap verebilir hale gelecektir. Pro-aktif ve çok boyutlu dış politikası ve bölgedeki ülkeler ile güçlü bağları sayesinde Türkiye AB’nin dış politikasının itibarına ve etkinliğine katkıda bulunabilir. Türkiye, coğrafi konumu itibariyle ayrıca, petrol ve doğalgazın Avrupa pazarlarına ulaşım yollarının genişletilmesine ve çeşitlendirilmesine yardımcı olabilir. Türkiye, AB ile aynı evrensel değerleri paylaştığı cihetle, Birliğin kültürler arasında çeşitlilik ve diyalog algısına da katkıda bulunabilir.

Ayrıca, bölgesinde bir istikrar unsuru olan Türkiye’nin AB üyeliği, bölgesel ve küresel barış ve istikrara olduğu kadar evrensel değerlerin geniş bir coğrafyaya yayılmasına da katkıda bulunacaktır.

Müzakere sürecinde mevcut durum nedir

Türkiye’nin AB’ye katılım müzakereleri 2005’te başlamıştır. O zamandan bu yana, 35 fasıldan 13’ü müzakerelere açılmış ve bir tanesi (Bilim ve Araştırma) geçici olarak kapatılmıştır. Ne yazık ki, katılım müzakereleri başladıktan sonra, bazı üye devletler daha önceden almış oldukları kararlar ve yükümlülükleri hilafına bu konudaki politikalarını değiştirmiştir. Siyasi engellemeler ve bazı Avrupalı liderler tarafından katılım müzakerelerinin iç politika mülahazalarıyla istismar edilmesi süreci çıkmaza sokmaktadır. Sonuç olarak, müzakere sürecimizin hızında yavaşlama olmuştur. Buna rağmen, Katılım Ortaklığı Belgesi ve AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Ulusal Program doğrultusunda çabalarımızı sürdürmekteyiz. AB’nin taahhütlerini yerine getirmesini ve bu çıkmazın aşılması için gerekli adımları atmasını bekliyoruz. Tüm bu engellemelere rağmen, Türkiye katılım için çabalarını kararlılıkla sürdürecektir.

Katılım Müzakerelerinde 1 Mayıs 2012 Tarihi İtibariyle Mevcut Durum

Müzakere Fasılları

Açılan Müzakere Fasılları  

Kapatılan Müzakere Fasılları

1 – Malların Serbest Dolaşımı

 

 

2 – İşçilerin Serbest Dolaşımı

 

 

3 – İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi

 

 

4 – Sermayenin Serbest Dolaşımı

19 Aralık 2008

 

5 – Kamu Alımları

 

 

6 – Şirketler Hukuku

17 Haziran 2008

 

7 – Fikri Mülkiyet Hukuku

17 Haziran 2008

 

8 – Rekabet Politikası

 

 

9 – Mali Hizmetler

 

 

10 – Bilgi Toplumu ve Medya

19 Aralık 2008

 

11 – Tarım ve Kırsal Kalkınma

 

 

12 – Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı

30 Haziran 2010

 

13 – Balıkçılık

 

 

14 – Ulaştırma Politikası

 

 

15 – Enerji

 

 

16 – Vergilendirme

30 Haziran 2009

 

17 – Ekonomik ve Parasal Politika

 

 

18 – İstatistik

26 Haziran 2007

 

19 – Sosyal Politika ve İstihdam

 

 

20 – İşletme ve Sanayi Politikası

29 Mart 2007

 

21 – Trans-Avrupa Şebekeleri

19 Aralık 2007

 

22 – Bölgesel Politika ve Yapısal Araçların Koordinasyonu

 

 

23 – Yargı ve Temel Haklar

 

 

24 – Adalet, Özgürlük ve Güvenlik

 

 

25 – Bilim ve Araştırma

12 Haziran 2006

12 Haziran 2006

26 – Eğitim ve Kültür

 

 

27 – Çevre

 21 Aralık 2009

 

28 – Tüketicinin ve Sağlığının Korunması

19 Aralık 2007

 

29 – Gümrük Birliği

 

 

30 – Dış İlişkiler

 

 

31 – Dış, Güvenlik ve Savunma Politikası

 

 

32 – Mali Kontrol

26 Haziran 2007

 

33 – Mali ve Bütçesel Hükümler

 

 

34 – Kurumlar

 

 

35 – Diğer

 

 

Türkiye AB’ne ne zaman üye olabilir?

Türkiye, katılım müzakereleri tamamlandığı, yani bütün müzakere başlıkları başarıyla kapatıldığı zaman AB’ne üye olabilecektir. Bu konudaki karar AB üyesi devletlerin oybirliği ile alınmak zorundadır. Bir sonraki adım ise Katılım Anlaşmasının imzalanması ve sonrasında Antlaşmanın Avrupa Parlamentosu ile bütün üye devletlerin parlamentolarında onaylanması olacaktır.

Katılım süreci hiçbir aday ülke için kolay olmamıştır. Türkiye bu bağlamda her türlü çabayı göstermektedir ve şimdiye kadar katılım yönünde önemli mesafe kaydetmiştir.

Türkiye AB’ne olan ilgisini kaybetti mi? Türk halkı halen AB’ne üye olmayı istemekte midir?

Türkiye’nin AB ile yaklaşık 50 yıllık bir ilişkisi bulunmaktadır. AB üyeliği stratejik hedefimiz olmaya devam etmektedir. Katılım sürecimiz hâlihazırda kilitlenmiş olmasına rağmen, bu hedefimize bağlılığımızı korumaktayız. Bu kararlılığımızın bir göstergesidir.

Ortak değerler temelinde diğer Avrupa halklarıyla müreffeh bir geleceği paylaşma arzusunda olan halkımız, AB üyelik sürecini güçlü biçimde desteklemeye devam etmektedir. Kamuoyumuzun desteği reform çabalarımızın arkasındaki asıl itici gücü oluşturmaktadır. Ancak, ülkemizin AB’ne katılımına ilişkin olarak halkımızın inancında büyük bir düşüş olmuştur. Bu durum müzakere sürecimizde karşımıza çıkarılan siyasi engellerin yanı sıra bazı Avrupalı devlet adamlarının olumsuz tutum ve açıklamalarından da kaynaklanmaktadır.

Bazı üye devletlerin muhalefetine karşın, AB ülkelerinin çoğunluğu Türkiye’nin AB’ne katılımına destek vermektedir. Avrupa Komisyonu tarafından Ekim 2011’de yayımlanan Genişleme Stratejisi Belgesi’nde “Türkiye AB’nin güvenliği ve refahı için kilit bir ülkedir. Türkiye’nin birçok kritik alanda AB’ne sağladığı katkı ancak aktif ve inandırıcı bir katılım süreci ile etkin hale gelebilecektir” ifadelerine yer verilmiştir.

Halkımız katılım öncesi sürecin faydalarının farkındadır. AB, siyasi reformları desteklemeye, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını güçlendirmeye, altyapıyı geliştirmeye, çevrenin korunmasına katkı sağlamaya ve eğitim programları ve burslar yoluyla eğitim kalitesini artırmaya yönelik çeşitli projelere finansal destek sağlamaktadır. Katılım süreci, vatandaşlarımızın ve ülkemizin refahını artırmaya hizmet eden reformların sürdürülmesine yardımcı olmaktadır.

Türk vatandaşlarının haksız vize uygulamaları çerçevesinde AB ülkelerinden hesap sorabileceği hukuki bir yol var mıdır?

Haksız vize uygulamasına maruz kalan Türk vatandaşlarının ilgili ülke makamları nezdinde bir avukat vasıtasıyla hukuki yollara başvurmaları mümkündür.

Türkiye’nin Balkan politikasının ana eksenleri ve temel ilkeleri nelerdir? Üçlü Süreçlerin Balkanların istikrarına somut katkıları olmuş mudur?

Kendisi de bir Balkan ülkesi olan Türkiye bölgede barış, istikrar ve refaha büyük önem vermektedir.

Balkanlar ile tarihi, kültürel ve insani bağlarımız bulunmakta, bölge, Batıya açılan fiziki kapımızı oluşturmaktadır.

“Bölgesel sahiplenme” ve “kapsayıcılık” ilkeleri gözetilerek şekillendirilen Balkan politikamızın dört ana eksenini;

-üst düzeyli siyasi diyalog,

-herkes için güvenlik,

-azami ekonomik entegrasyon,

-çok etnili, çok kültürlü, çok dinli toplum yapısının muhafazası teşkil etmektedir.

Balkanlar halen Avrupa’nın en kırılgan bölgesidir. Esasen bölge, Avrupa’da kalıcı barış ve istikrarın tesisi açısından bir sınav niteliğindedir. Türkiye, Balkanların, bir istikrar ve refah alanı olacak şekilde desteklenmesi ve bölgenin çok kültürlü yapısının bir model olarak ön plana çıkarılması gerektiğini savunmaktadır. Ülkemiz ayrıca, tüm Balkan ülkelerinin AB ve NATO ile bütünleşme çabalarını desteklemektedir.

Diğer taraftan, Türkiye-Bosna-Hersek(B-H)-Sırbistan ve Türkiye-BH-Hırvatistan Dışişleri Bakanları arasındaki üçlü danışma mekanizmaları bölgemizde istikrara önemli katkılar sağlamıştır ve sağlamaya devam edecektir.

Bunlardan Türkiye-BH-Sırbistan üçlü mekanizması, Sayın Bakanımızın inisiyatifiyle, B-H ve Sırbistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesine, ayrıca aralarında güvenin tesis ve idamesine katkıda bulunmak maksadıyla 2009 Ekim ayında ihdas edilmiştir. Sayın Bakanımız, B-H Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj ve Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç’in başkanlıklarındaki heyetler, bu kapsamda şimdiye dek altı toplantı gerçekleştirmiş, üç ülkenin Cumhurbaşkanları da 24 Nisan 2010 tarihinde İstanbul Zirvesinde biraraya gelmiştir. Zirve Süreci’nin (Üçlü Balkan Zirvesi) ikinci toplantısı 26 Nisan 2011 tarihinde Sırbistan’ın Karadordevo kentinde yapılmıştır. Üçüncü toplantının Bosna-Hersek’te gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

Toplantılarda, pro-aktif ve sonuç odaklı bir yaklaşımla, somut nitelikli bazı güven arttırıcı önlemlerin belirli bir takvim dahilinde yaşama geçirilmesi hedeflenmektedir. Bu çerçevede ilk aşamada üzerinde durulan hususları, B-H’in Sırbistan’a büyükelçi ataması, Sırbistan Parlamentosunda Srebrenica katliamını kınayan bir karar çıkarılması ve B-H Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Boşnak üyesi Haris Silajdziç’in Belgrad’ı ziyareti teşkil etmiştir.

Toplantılar yapıcı ve samimi bir ortamda cereyan etmiştir. Hem B-H, hem Sırbistan tarafı toplantıların zamanlı, isabetli ve yararlı olduğunu vurgulamışlardır. Bu bağlamda, yukarıda sıralanan güven arttırıcı önlemler başta olmak üzere, B-H ve Sırbistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi sürecinde somut neticeler alınmıştır. Bu çerçevede:

- 9 Şubat 2010 tarihli Ankara toplantısı hitamında Sayın Bakanlarca yapılan ortak basın toplantısında, B-H’in Belgrad’a atamayı öngördüğü Büyükelçiye (Borisa Arnaut) Sırbistan’ın agreman verdiği duyurulmuştur. Büyükelçi bilahare Belgrad’daki görevine başlamıştır.

- Yukarıda değinilen Srebrenica katliamını kınayan karar Sırbistan Parlamentosunda 30 Mart 2010 tarihinde kabul edilmiştir.

- Öte yandan, İstanbul Zirvesi marjında kabul edilen İstanbul Deklarasyonu’yla bu toplantıların iki yıl içinde üç kez gerçekleştirilecek şekilde kurumsallaştırılması kararı alınmış, ayrıca, Cumhurbaşkanı Silajdziç’in Belgrad'ı ziyareti ve Cumhurbaşkanı Tadiç’in, Sayın Başbakanımızla birlikte Srebrenica katliamının 15. yıldönümünü anmak üzere B-H'e gitmesi hususlarında mutabakata varılmıştır. Sözkonusu Srebrenica ziyareti 11 Temmuz 2010 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Anma törenlerine Sayın Başbakanımız ve Sayın Bakanımız ile Sırbistan Cumhurbaşkanı Tadiç birlikte katılmışlardır.

Bosna-Hersek’in barış ve istikrarını desteklemek ve bu ülkenin kurucu unsurları arasında yer alan ve Bosna-Hersek Federasyonu çatısı altında birlikte yaşayan Boşnak ve Hırvat halkları arasındaki ilişkilere katkıda bulunmak amacıyla ve yukarıda sözü edilen üçlü sürece paralel olarak Türkiye, Bosna-Hersek ve Hırvatistan Dışişleri Bakanlıkları arasında üçlü bir danışma mekanizması tesis edilmiş, Sayın Bakanımız, B-H Dışişleri Bakanı Sven Alkalaj ve Hırvatistan Dışişleri Bakanı Gordan Jandrokoviç’in başkanlıklarındaki heyetler bu çerçevede 2010 yılı boyunca dört kez biraraya gelmişlerdir:

İlk etapta üzerinde mutabık kalınan projeleri, Mostar Belediye Binası’nın ve Müzik Okulu’nun restorasyonu ile Türk ve Hırvat tur operatörlerinin düzenledikleri gezilerde misafirlerini Mostar’da bir gece konaklatmalarının sağlanması oluşturmaktadır. 5C Koridoru ve Mostar Havaalanının yeniden kullanıma açılması da üzerinde durulan diğer projeler olmuştur.

Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci Balkanlarda önemli bir konuma sahip midir?

Güneydoğu Avrupa Ülkeleri İşbirliği Süreci (GDAÜ), Balkan ülkelerinin ortak iradesini ve özgün sesini yansıtan tek bölgesel işbirliği forumudur. Ülkemizin etkin biçimde katkıda bulunduğu GDAÜ, başta AB olmak üzere uluslararası planda bölgesel bir muhatap olarak kabul görmektedir. GDAÜ’ye ülkemizin yanı sıra Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Makedonya, Moldova, Romanya, Sırbistan, Slovenya ve Yunanistan üyedir.

Tarihi, insani, kültürel ilişkilerimiz ve ortak değerlerimizin yanısıra ülkemizin güvenliği, ekonomik çıkarları ve Batı Avrupa ile ulaşımımız açısından da Balkanlar ülkemiz için önem taşımakta ve dış politikamızda öncelikli bir konumda bulunmaktadır.

GDAÜ, bölge ülkeleri arasında siyasi ve güvenlik işbirliğinin güçlendirilmesi, ekonomik işbirliğinin teşvik edilmesi ve işbirliğinin demokratik kurumlar, adalet, yasadışı faaliyetlerle mücadele ve beşeri boyutlarının genişletilmesini amaç edinmektedir.

GDAÜ Şartı çevresinde her yıl düzenli olarak yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin yanı sıra biri gayrıresmi olmak üzere iki Dışişleri Bakanları Toplantısı ve dört Siyasi Direktörler Toplantısı gerçekleştirilmektedir. GDAÜ süreci çerçevesinde ayrıca, Parlamento Başkanları Toplantısı, Bakan düzeyinde sektörel toplantılar, uzman düzeyinde sektörel toplantılar ve konferanslar da yapılmaktadır.

Bir siyasi diyalog ve istişare forumu olarak GDAÜ, katılımcı devletlerinin Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarıyla bütünleşmeleri bağlamında önemli bir araç olarak görülmektedir.

GDAÜ Dışişleri Bakanları ve Zirve Toplantılarına, önceden tüm katılımcı ülkelerin onayı alınmak kaydıyla Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu Başkanlığı, AGİT, KEİ, Avrupa Konseyi, Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, Avrupa Yatırım Bankası gibi kurumların temsilcileri de özel davetli sıfatıyla katılabilmektedir.

Esnek bir daimi istişare mekanizması şeklinde yapılanan ve bir merkezi bulunmayan GDAÜ’nün “icra organı” dönem başkanlıklarıdır. GDAÜ Dönem Başkanlığını ilk olarak 1998-1999 döneminde üstlenmiş olan ülkemiz 2009 Haziran-2010 Haziran döneminde tekrar yürüttüğü GDAÜ Dönem Başkanlığı çerçevesinde Balkan ülkelerinin ortak bir tarihi, kültürel mirası ve toplumsal dokuyu paylaşmakta olduğu ve bu ortaklık zemininin Balkanlar’da bölgesel işbirliğini Avrupa ve Avrupa-Atlantik bütünleşmesi hedefi doğrultusunda derinleştirmek için gerekli imkânı sunduğu düşüncesinden hareket etmiş, nitekim Dönem Başkanlığımız sloganı “Paylaşılan Tarihten, Ortak Geleceğe” olarak belirlenmiştir.

1996 yılında ihdas edilen GDAÜ, kurulduğu tarihten bu yana Balkanların tümünü kapsayan yegâne işbirliği platformu olarak üye ülkeler arasında üst düzeyde diyaloğun kesintisiz olarak devam etmesini sağlamıştır. Kuruluşunun 20. yılına yaklaşılırken, Sürecin çağın gereklerine ayak uydurabilen bir kurumsal mimariye kavuşturulması ve somut işbirliği projelerini hayata geçirebilecek şekilde daha işlevsel bir örgüte evrilmesi gerektiğine inanılmaktadır. Türkiye, bölge ülkelerinin geçen 16 yıl üzerinde düşünmelerinin ve bu Sürecin bölgenin geleceğinde oynayabileceği potansiyel rolü yeniden değerlendirmelerinin zamanının geldiğine inanmaktadır.

Ülkemizin ardından Dönem Başkanlıklarını sırasıyla Karadağ ve Sırbistan üstlenmiş olup, Haziran 2012’de Belgrad’da düzenlenecek GDAÜ Zirvesi’nin ardından Dönem Başkanlığı Makedonya’ya geçecektir.

Önemli oranda soydaş nüfus barındıran Bulgaristan ile ilişkilerimizin durumu nedir?

Komşu, dost ve müttefikimiz Bulgaristan ile ilişkilerimiz son yıllarda her alanda büyük gelişme göstermiştir.

Sayın Başbakanımız ile Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un eşbaşkanlıklarında 20 Mart 2012 tarihinde Ankara’da Türkiye-Bulgaristan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin (YDİK) ilk toplantısı gerçekleştirilmiştir.

YDİK toplantısında Başbakan Borisov’a 9 Bakan ile bir Bakan Yardımcısının eşlik etmesi ve toplantı sırasında iki ülke arasında 17 Anlaşma’nın imzalanması ilişkilerimizde yakalanan ivmenin göstergesidir.

Keza, YDİK öncesinde Bulgaristan, ikili ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında bazı olumlu adımlar atmıştır.

Sofya İstinaf Mahkemesi, 12 Şubat 2011 tarihinde düzenlenen Bulgaristan Müslümanları Olağanüstü Ulusal Konferansı kararlarının tescil edilmesini uygun görmüş ve bu çerçevede Müslüman toplumun seçilmiş Başmüftü Mustafa Aliş Hacı tarafından temsil edildiğini karara bağlamıştır.

Ayrıca, Bulgaristan Meclisi, 11 Ocak 2012 tarihinde “Bulgaristan Müslümanlarına Yapılan Zorla Asimilasyon Girişiminin Kınanmasına İlişkin Bildiri”yi kabul etmiştir. Aynı gün, ATAKA tarafından Meclise sunulan "Ermeni soykırımı"na ilişkin karar tasarısı ise reddedilmiştir.

Bulgaristan Hükümeti, Schengen vizesine sahip kişilere ve hususi pasaport hamili vatandaşlarımıza vize muafiyeti getiren kararlar almıştır. Bu kararlar sırasıyla 1 Şubat ve 2 Mart 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Bulgaristan’la ikili ticaret hacmimiz 2011 yılında 4 milyar Doları (2,8 milyon Avro) aşmıştır. Bulgaristan’daki Türk yatırımlarının firmalarımızın üstlendiği müteahhitlik ve altyapı projeleri dahil toplam değeri 2 milyar Doların üzerindedir.

İkili ilişkilerimizdeki gelişmelere rağmen, çözüm bekleyen konular da bulunmaktadır. Türk azınlığın kazanılmış eğitim ve kültürel haklarının korunması, aşırı milliyetçi çevrelerin soydaşlarımıza yönelik sözlü ve fiziksel saldırıları, zorla asimilasyon süreci nedeniyle ülkemize göç etmek zorunda kalan soydaşlarımızın sosyal güvenlik haklarının iadesi, asimilasyon sürecinde görev alan devlet yetkililerinin adalet önüne çıkarılması gibi sorunların çözüme kavuşturulmasında ilişkilerde yakalanan olumlu havanın etkili olacağı düşünülmektedir.

Türkiye’nin İklim Değişikliği müzakerelerine ilişkin Yaklaşım ve Beklentileri nelerdir?

28 Kasım – 9 Aralık 2011 tarihlerinde Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Durban şehrinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 17. Taraflar Konferansı (COP 17) ile Kyoto Protokolü 7. Taraflar Toplantısı (CMP 7) sonunda, üzerinde mutabık kalınan paket, diğer hususlar yanında, iklim değişikliğiyle mücadele konusunda tüm ülkeleri bağlayan hukuki bir belgenin 2015 yılına kadar kabul edilmesini ve bu belgenin en geç 2020’de yürürlüğe girmesini öngörmektedir.

Bu kapsamda Türkiye, 2015 sonuna kadar sürdürülecek müzakerelerle belirlenecek rejimin kapsayıcı, kapsamlı, hukuken bağlayıcı, tüm taraflara uygulanır ve kurallara dayalı olmasına, sistemin adil bir şekilde her ülkeyi kendi sosyo-ekonomik verilerine göre dikkate almasına önem vermektedir. Başka bir deyişle, yeni rejimde tüm ülkeler “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ve “münferit imkan ve kabiliyetler” ilkelerine göre yükümlülükler üstlenmelidirler.

Türkiye, iklim değişikliği ile etkin bir şekilde mücadele etmek adına yeni teknolojilere ve finans kaynaklarına erişimi sağlamak amacındadır. Bu kapsamda, Türkiye Sözleşme çerçevesinde gelişmekte olan ülkelere sağlanacak olan fonlardan ve teknoloji transferinden yararlanmayı arzu etmektedir.

Ülkemiz, kişi başına düşen milli gelir, temel enerji tüketimi ve sera gazı salımı gibi temel göstergeler kapsamında orta-gelir düzeyindeki gelişmekte olan ülkeler arasında bulunmakta olup, Sözleşme’de Ek-I listesinde yer almakla birlikte, bu ülkelerden farklı bir konuma sahiptir. Bu durum, Türkiye tarafından Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) Toplantılarında dile getirilmekte ve Ek-I ülkelerinin tamamının gelişmiş ülkeler olarak tanımlanmasının yanlış bir yaklaşım olduğu belirtilmektedir.

Özel konumu Marakeş (2001) ve Cancun (2010) Taraflar Konferanslarında tanınmış olan Türkiye’ye, salım azaltımı, iklim değişikliğine uyum, teknoloji geliştirilmesi ve transferi, kapasite oluşturma ve finansman alanlarında sağlanacak desteğin modalitelerinin belirlenmesine ilişkin görüşmelerin sürdürülmesi COP-17’de (2011-Durban) karara bağlanmıştır. Bu karar uyarınca gerekli adımların atılması için girişimlerimiz önümüzdeki dönemde de kararlılıkla sürdürülecektir.

Türk dış politikasında son dönemde sıklıkla kullanılan “komşularla sıfır sorun” söyleminin içeriği nedir ve gerçekçi midir?

Türkiye’nin “Komşularla Sıfır Sorun” yaklaşımı, ülkemizin kuruluşundan bu yana ilke edindiği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şiarının bir devamı niteliğindedir. Türkiye, komşularıyla sorunlarını çözerek ilişkilerini karşılıklı yarar temelinde ve mümkün olan her alanda geliştirmeyi hedeflemektedir.

Çevremizde bir istikrar ve refah kuşağı oluşturulması yaklaşımı, Türkiye’nin gelişme ve kalkınmasına yönelik olarak yürütülen çalışmaların istikrarlı biçimde sürdürülmesi bakımından da önemlidir. Gerçekten de, son yıllarda ekonomik, siyasi ve sosyal bakımlardan önemli ilerlemeler kaydeden Türkiye’nin, bu gelişimini aynı ivmeyle sürdürülebilmesi için, içeride olduğu kadar çevre bölgelerde de daha fazla istikrar sağlanmasına ihtiyacı vardır.

“Sıfır sorun” yaklaşımı bu anlamda sabırla yol alacağımız uzun vadeli bir hedeftir. Elbette ki tüm sorunların bir anda çözümlenmesi mümkün değildir. Ayrıca, ilişkilerin geliştirilmesi için tek başına ülkemizin iyi niyetli çabaları da yeterli olmayacaktır. Politikamızın başarısı, komşularımızın tutumlarına ve ilişkilere etki eden şartlardaki gelişmelere de bağlıdır.

Nitekim, bugün örneğin Suriye’deki rejimin rejimin kendi halkına karşı açıkça şiddet uygulamaya başlaması ve buna son verme yönünde işbirliğini reddetmesi neticesinde, ilişkilerde yeni bir döneme girilmiştir. Bu, sıfır sorun yaklaşımımızın yanlışlığı veya tutarsızlığından değil, Suriye’nin bu yönde ilerlememize imkan vermeyen tutumundan kaynaklanmaktadır. Ancak, bu dönemde de Türkiye sorunları çözme iradesini yitirmiş olmayıp, Suriye halkının güven ve desteğini haiz bir rejimle ilişkilerimizi geliştirmeye ve sorunları gidermeye hazır bulunmaktayız.

Sorunlar ne kadar girift ve derin olursa olsun, doğru yönde atılacak adım bellidir; o da çözüm yolunda ulusal çıkarları gözeten, gerçekçi, yapıcı ve olumsuzlukların olumlu unsurları gölgelemesine fırsat tanımayan bir dış politika anlayışıdır.

Bu düşünceden hareketle, komşularımızla ilişkilerimizde görüş ayrılıklarından ziyade fırsat ve işbirliği imkanlarına odaklanılmıştır. İlişkilerimiz “herkes için güvenlik”, “siyasi diyalog”, “ekonomik karşılıklı bağımlılık”, “kültürel ahenk” ve “karşılıklı saygı” ilkeleri temelinde şekillendirilmiş ve geliştirilmiştir. Kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyleri, imzalanan serbest ticaret anlaşmaları ve getirilen vize muafiyetleri ile ilişkiler her alanda daha ileri seviyelere taşınmıştır.

Bu anlayışla, ülke, bölge veya sorun ayrımı yapmaksızın hem kendi bölgemizde, hem de uzak coğrafyalarda siyasi diyalogun, kapsayıcılığın, tamamlayıcılığın, ekonomik işbirliğinin, kültürel uyum ve hoşgörünün kök salması yönünde çaba sarfediyoruz. Kriz odaklı değil, “ön alıcı” ve çözüm odaklı yaklaşımlar ortaya koymaya ve bunları mümkün olan en etkin biçimde uygulamaya gayret ediyoruz. Bölge ülkeleri arasında yapıcı bir ekonomik karşılıklı bağımlılık tesis edilmesinin çatışma riskini azaltacağına inanıyoruz.

Aynı anlayışla, bölgemizdeki ülkeler arasında güvenin pekiştirilmesine ve diyalog kanallarının geliştirilmesine katkıda bulunmaya da çalışmaktayız. Önemli bölgesel sorunların taraflarının değişik formatlarda bir araya gelmelerine imkân sağlayan güvenilir bir buluşma noktası olarak zor meselelerin çözümünde “kolaylaştırıcı” roller üstlenmekteyiz.

Aynı şekilde, bizimle ortak ideal ve amaçları paylaşan diğer ülkelerle işbirliğini geliştirmek ve karşılıklı güveni pekiştirmek amacıyla bölgemizde ikili ve çok taraflı İşbirliği mekanizmaları geliştiriyoruz. Bu anlayışla, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi bölgesel örgütler bünyesinde de işbirliğini içeriksel olarak zenginleştirme gayretindeyiz.

Uzun yıllar çeşitli sorun ve ihtilaflarla boğuşmak durumunda kalan ve bu nedenle gerçek olumlu potansiyelini hayata geçiremeyen bölgemizde, bu anlayış ve çabalarımız neticesinde yeşeren işbirliği ve ortaklık ruhunun, barış ve istikrarın kalıcı anlamda tesisi için önemli bir katkı oluşturduğuna inanıyoruz. Çabalarımız bu anlayışla kararlılıkla sürdürülmektedir.

Türkiye arabuluculuk konusunda son dönemde neden aktif bir tutum sergilemektedir?

Küreselleşmenin hız kazandığı günümüz dünyasında, bir yerdeki çatışma veya sorun, diğer bölgelerde de istikrarsızlık yaratma ve küresel ölçekte yan etkiler doğurma potansiyeline sahiptir. Bu çerçevede, istikrar bakımından son derece hassas bir bölgede yer alan ve bölgesinde meydana gelen tüm çatışma, gerginlik ve gelişmelerden etkilenen Türkiye, doğal olarak arabuluculuk ve kolaylaştırıcılık çalışmaları ile yakından ilgilenmektedir.

Esasen arabuluculuk alanındaki çabalarımız, bölgemizde bir istikrar, güvenlik ve refah kuşağı oluşturulması ve bölgenin gerçek potansiyelinin hayata geçirilmesine yönelik daha kapsamlı politikalarımızın bir parçasıdır. Bölgesel işbirliğinin ve ekonomik karşılıklı bağımlılığın arttırılmasının çatışma riskini azaltarak önleyici bir tedbir teşkil edeceğine inanıyoruz. Bu anlayışla attığımız adımlar sayesinde halihazırda komşularımızla sorunlarımıza ortak çözümler üretmek yönünde ilerlemeler sağlanmıştır.

Nitekim, bu kapsamlı yaklaşımının bir parçası olarak muhtelif çatışmaların taraflarına diyalog çabalarında güvenilir bir ortak olarak yardım sağlamakta ve tecrübelerimizi paylaşmaktayız. Bu bağlamda son yıllarda Irak, Lübnan, Bosna-Hersek, Afganistan, Kırgızistan ve İran’da uzlaşma ve işbirliği sağlanmasını ve/veya barış süreçlerini desteklemek amacıyla etkin arabuluculuk/kolaylaştırıcılık çabaları yürüttük.

Diğer taraftan, etkin ve başarılı girişimler yürütülmesi için arabuluculuk/kolaylaştırıcılık alanlarında eşgüdüm, işbirliği ve tecrübe değişiminin elzem olduğuna inanıyoruz. Nitekim bu anlayışla, arabuluculuk faaliyetlerine ilgi ve destek sağlamak ve bu alanda yürütülecek çalışmalar için bazı ilkeler belirlemek amacıyla Eylül 2010’da Finlandiya ile “barış için arabuluculuk” girişimini başlattık. Bu çabalarımız sonucu hazırlanan “Anlaşmazlıkların barışçı çözümünde, çatışmaların önlenmesi ve çözümlenmesinde arabuluculuğun rolünün güçlendirilmesi”ne ilişkin bir karar tasarısı 22 Haziran 2011 tarihinde BM Genel Kurulunda oybirliği ile kabul edilmiştir. BM Genel Sekreteri’nin Haziran 2012’de hazırladığı “Etkin Arabuluculuk Rehberi” ve Eylül 2012’de arabuluculuk konusunda çıkarılan müteakip Genel Kurul Kararı bu alanda kaydedilen ivmenin muhafaza edilmesini sağlamıştır.

BM’nin çatışma alanlarına yakın bölgelerdeki varlığını artırması ve bölgesel düzeydeki arabuluculuk faaliyetlerinin koordinasyonuna katkı sağlaması gerektiğini düşünüyoruz. Bu bağlamda, İstanbul’da BM’nin bu alandaki çalışmalarında istifade edebileceği bir merkez kurulmasını önerdik ve konuyu ilgili BM birimleriyle nezdinde takip ediyoruz.

Ülkemiz, sözkonusu girişim arabuluculuk alanındaki faaliyetleri çerçevesinde 24-25 Şubat 2012 tarihlerinde İstanbul’da bir Arabuluculuk Konferansı da düzenlemiştir. Yerli ve yabancı uzmanlar, sivil toplum kuruluşları (STK) temsilcileri, BM yetkilileri ve Arabuluculuk Dostlar Grubu üyesi ülkelerin diplomatlarının katıldığı sözkonusu konferansta, arabuluculuk konusunda faaliyet gösteren STK’ların artan önemi, bununla bağlantılı olarak ortaya çıkan kapasite ve eşgüdüm sorunları, BM’nin arabuluculuk konusundaki rolü ve alternatif arabuluculuk yöntemleri ele alınmıştır. “İstanbul Arabuluculuk Konferansı”nın belirli aralıklarla düzenlenerek kalıcı hale getirilmesi hedeflenmektedir.

TMKF neyi amaçlamaktadır, Türkiye’nin TMKF’deki rolü nedir?

Terörizmle Mücadele Küresel Forumu (TMKF) , terörizmle mücadelenin sivil boyutuna ilişkin kritik ihtiyaçların belirlenmesine, bunların karşılanması için gereken uzmanlık ve kaynakların harekete geçirilmesine ve küresel ölçekteki işbirliğinin artırılmasına odaklanan, gayriresmi ve çoktaraflı bir terörle mücadele platformu olmayı amaçlamaktadır.

TMKF, ulusal düzeyde terörle mücadeleyle görevli uygulayıcı birimlerin temsilcilerinin, kilit ülkelerdeki meslektaşlarıyla bir araya gelerek deneyim ve uzmanlıklarını paylaşmalarına imkan sağlayacak; bu vesileyle strateji, kapasite ve yeteneklerini geliştirmek için ihtiyaç duydukları uygun zemini hazırlayacaktır. TMKF kapsamında, hukukun üstünlüğü, sınır yönetimi ve şiddete varan aşırıcılıkla mücadele gibi alanlarda sivil kapasitenin geliştirilmesine öncelik verilecektir.

TMKF aynı zamanda, farklı bölgelerdeki kilit önemi haiz ülkelerden gelen, terörle mücadele konusunda kıdemli siyasetçi ile uzmanların görüşlerini ve örnek uygulamalarını paylaşabilecekleri emsalsiz bir platform olmayı hedeflemektedir.

Kısacası, terörle mücadelede sivil çabalara yönelik stratejik bir yaklaşım benimseyecek olan TMKF, terörle mücadelede gerek teknik, gerek kapasite ve kararlılık açısından yeterli ülkelerin sayısının artırılmasına yardımcı olmayı hedeflemektedir. TMKF’nin istihbarat ve operasyon işlevleri bulunmamaktadır.

Yapısı: TMKF bünyesinde, ABD ve Türkiye’nin kuruluş aşamasında eşbaşkanlığını üstlendiği bir Koordinasyon Komitesi, uzmanlar düzeyindeki ikisi tematik (terörle mücadelede ceza adaleti ve hukukun üstünlüğü ile şiddete varan aşırıcılıkla mücadele) ve üçü bölgesel (Sahel, Afrika Boynuzu/Yemen ve Güneydoğu Asya’da terörle mücadele yeterliliklerinin güçlendirilmesi) düzeyde çalışma grubu ile ev sahipliğini ilk birkaç yıl ABD’nin yapması planlanan küçük bir idari birim yer almaktadır. Çalışma gruplarının faaliyetlerini TMKF üyelerinin mutabakatı temelinde, ilgili ülkeler, uluslararası/bölgesel teşkilatlar, sivil toplum kuruluşlarıyla yakın işbirliği içinde yürütmesi esastır.

Türkiye’nin rolü

Ülkemiz, 22 Eylül 2011 tarihinde New York’ta resmen hayata geçirilen Terörizmle Mücadele Küresel Forumu’nun (TMKF) eş-başkanlığını ABD ile birlikte üstlenmiştir. Ayrıca, TMKF’nin beş çalışma grubundan biri olan Afrika Boynuzu/Yemen Çalışma Grubu’nun eş-başkanlığını da ülkemiz Avrupa Birliği ile paylaşmaktadır.

Terörizmle mücadele konusunda 40 yılı aşan acı tecrübeleriyle Türkiye, terör belasına karşı uluslararası alanda ortak bir tutum geliştirilmesi için çaba sarfetmektedir. Bu çerçevede TMKF, ülkemizin gerek terörizmin uluslararası boyutuyla, gerek uzun yıllardır maddi – manevi kayıplar yaşamasına neden olan PKK/KONGRA-GEL terör örgütüyle mücadelesinde görüşlerini paylaşabileceği ve etkin bir şekilde yer aldığı bir platform olarak ortaya çıkmaktadır. Bölgesinde ve ötesinde barışın, güvenliğin ve istikrarın tesisini amaçlayan çok boyutlu ve çok yönlü dış politikasıyla Türkiye, başta eş-başkanlığını yaptığı Çalışma Grubu aracılığıyla Afrika Boynuzu/Yemen bölgesi olmak üzere diğer birçok farklı platformda olduğu gibi TMKF çerçevesinde de istikrarın tesisine ve refahın artırılmasına katkıda bulunmayı amaçlamaktadır. Nitekim bu hedef, ülkemizin Somali ve bölge ülkelerine yönelik olarak son dönemde uygulamaya koyduğu insani yardım odaklı politikalarıyla da uyumludur.

Türk dış politikasında son dönemde sıklıkla kullanılan “komşularla sıfır sorun” söyleminin içeriği nedir ve gerçekçi midir?

Türkiye’nin “Komşularla Sıfır Sorun” politikası, ülkemizin kuruluşundan bu yana dış politikasında ilke edindiği “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” şiarının bir yansımasıdır. Türkiye, komşularıyla ilişkilerindeki tüm sorunları çözerek bu ilişkilerini karşılıklı yarar temelinde ve mümkün olan her alanda geliştirmeyi hedeflemektedir.

“Sıfır sorun” yaklaşımı bu anlamda bir hedef ve idealdir. Bazı konularda çözüme bugünden yarına ulaşılamayacağının bilincindeyiz. Ne var ki, sorunlar ne kadar girift ve derin olursa olsun, doğru yönde atılacak adım bellidir; o da çözüm yolunda ulusal çıkarları gözeten, gerçekçi, yapıcı ve olumsuzlukların olumlu unsurları gölgelemesine fırsat tanımayan bir dış politika anlayışıdır.

Son yıllarda yakın coğrafyamızdaki ülkelerle ilişkilerimizi bu politikamız çerçevesinde, “herkes için güvenlik”, “siyasi diyalog”, “ekonomik karşılıklı bağımlılık”, “kültürel ahenk” ve “karşılıklı saygı” ilkeleri temelinde şekillendiriyor ve geliştiriyoruz. Yakın çevremizde ve ötesinde bir barış, güvenlik ve refah kuşağı oluşturmayı arzu ediyor ve bu yönde azimle çalışıyoruz.

Bu anlayışla, ülke, bölge veya sorun ayrımı yapmaksızın hem kendi bölgemizde, hem de uzak coğrafyalarda siyasi diyalogun, kapsayıcılığın, tamamlayıcılığın, ekonomik işbirliğinin, kültürel uyum ve hoşgörünün kök salması yönünde çaba sarfediyoruz. Kriz odaklı değil, “ön alıcı” ve çözüm odaklı yaklaşımlar ortaya koymaya ve bunları mümkün olan en etkin biçimde uygulamaya gayret ediyoruz. Bölge ülkeleri arasında yapıcı bir ekonomik karşılıklı bağımlılık tesis edilmesinin çatışma riskini azaltacağına inanıyoruz.

Çevremizde bir barış, güvenlik ve istikrar kuşağı oluşturma çabamız çerçevesinde, bölgemizdeki ülkeler arasında güvenin pekiştirilmesine ve diyalog kanallarının geliştirilmesine kolaylaştırıcı olarak katkıda bulunmaya gayret ediyoruz.

Önemli bölgesel sorunların taraflarının değişik formatlarda bir araya gelmelerine ve görüşmelerine imkân sağlayan güvenilir bir buluşma noktası olarak zor meselelerin çözümünde “kolaylaştırıcı” rol üstleniyoruz.

Aynı şekilde, bizimle ortak ideal ve amaçları paylaşan diğer ülkelerle işbirliğini geliştirmek ve karşılıklı güveni pekiştirmek amacıyla bölgemizde ikili ve çok taraflı İşbirliği mekanizmaları geliştiriyoruz. Bu anlayışla, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci ve Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı gibi bölgesel örgütler bünyesinde de işbirliğini içeriksel olarak zenginleştirme gayretindeyiz.

Bütün bu çabalarımız sonucu son yıllarda komşu ve çevre ülkelerle ilişkilerimizde muazzam ilerlemeler kaydettik. Bu gayretlerimiz aynı zamanda, bölgemizde daha kapsamlı bir ortak refah alanı yaratılmasına ve bu temelde güven ve karşılıklı anlayışın pekiştirilmesine zemin sağlamaktadır.

Bütün bu gelişmeler, “Sıfır Sorun” politikamızın son derece gerçekçi, çağdaş ve insancıl bir dış politika yaklaşımı olduğunu açıkça göstermektedir. Esasen bu politikanın bütün ülkeler tarafından benimsenmesi beklenebilir. Zira gerginlikten uzak ilişkiler herkesin çıkarınadır.

Türkiye, uzun yıllar çeşitli sorunlarla boğuşmak durumunda kalan ve bu nedenle gerçek olumlu potansiyelini hayata geçiremeyen bölgemiz için bu anlayışın ve çabalarımız neticesinde oluşmaya başlayan işbirliği ve ortaklık ruhunun, barış ve istikrarın kalıcı anlamda tesisi için önemli bir alternatif teşkil ettiğine inanmakta ve bu yönde çalışmaya devam etme kararlılığını taşımaktadır.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da meydana gelen reform ve değişim hareketleriyle ilgili olarak Türkiye’nin tutumu nedir?

Türkiye, Orta Doğu’da ve Kuzey Afrika’da yaşanan olayların, bölgemizde halkların meşru talep ve beklentilerinin karşılanmasının daha fazla ertelenemeyeceğinin işareti olduğunu savunmuştur. Türkiye, esasen bu gelişmelerin Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından 90’larda yaşanması gerektiğini, değişim rüzgârlarının Orta Doğu’ya gecikmeli olarak ulaştığı görüşündedir. Yaşanan halk hareketleri, bölgemizde demokrasinin hakim olamayacağı yönündeki çarpık zihniyeti yıkmış, halklar zedelenen onurlarının iade edilmesinde kararlı olduklarını ortaya koymuşlardır.

Gelinen aşama geri döndürülemez tarihi bir dönüm noktasını oluşturmaktadır. Bu süreç, büyük fırsatları olduğu kadar ciddi güçlükleri de barındırmaktadır. Bölgede istikrarın tesisi için, meydana gelen olaylara temel teşkil eden halkın meşru taleplerinin diyalog ve uzlaşı ortamı içerisinde barışçıl bir şekilde karşılanması gerekmektedir.

Türkiye, Orta Doğu’daki gelişmelerin demokrasi, özgürlük ve insan haklarının hiçbir grubun tekelinde olmadığını ortaya koyan, birleştirici bir yönü olduğunu düşünmektedir. Bu bağlamda etnik, mezhepsel ve dini ayrılıkların tetiklenmesi veya ülkelerin toprak bütünlüğünün zarar görmesini, olayların ruhuna aykırı ve önlenmesi gereken tehditler olarak görüyoruz. Şiddete başvurulmasından her hal ve karda kaçınılmalıdır. Dönüşümlerin barışçıl biçimde gerçekleştirilmesine büyük önem veriyoruz. Ayrıca, halk hareketlerinin meşruiyetinin korunması bakımından dış müdahalede bulunulmaması, olası destek faaliyetlerinde de azami özenin gösterilmesi yerinde olacaktır.

Türkiye, ortak tarihe sahip olduğu bölge ülkelerinin huzuruna, istikrarına ve refahına büyük önem atfetmektedir. Sürdürülebilir istikrarın halkın refahının, güvenliğinin ve huzurunun sağlanmasıyla mümkün olduğunu düşünmektedir. Bu amaca ulaşmanın ancak halkın temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıyla mümkün olduğunu düşünmektedir.

Demokrasiye geçiş meşakkatli ve zaman alabilen bir süreçtir. Arap sokağında başlayan olayların düzenli, kapsamlı ve kurumsal bir demokratik temele oturtulması için amaç birliği oluşturulmalıdır. Halkların taleplerinin vakit geçirilmeden karşılanması için eş zamanlı olarak siyasi, ekonomik ve sosyal reformlar gerçekleştirilmelidir. Bu nedenle uluslararası toplumun, ilgili ülkelerin rızasını almak, yerel halkın iradesini her şeyin üstünde tutmak ve yardım edilen ülkeleri rencide etmemek kaydıyla dönüşüm sürecine destek olması önemlidir. Biz bu zorlu süreçte, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki kardeşlerimize elimizden gelen desteği vermeye, deneyimlerimizi paylaşmaya ve gerektiği takdirde yardım elimizi uzatmaya hazırız.

İsrail uluslararası hukuku hiçe sayarak Gazze’ye İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği operasyonla vatandaşlarımızı öldürdü. Türkiye bunun karşısında nasıl bir tavır sergilemiştir?

Türkiye Cumhuriyeti, halklarımız arasında tarihten gelen yakın ilişkilerin bizlere yüklediği sorumluluk gereği İsrail’e yaptığı yanlışları açık ve samimi şekilde dile getirmektedir. Bu tutumumuzun hareket noktası bölgemizde kalıcı barış ve istikrarın bir an evvel tesis edilmesidir. Kaldı ki İsrail, bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesisinden en fazla fayda sağlayacak ülkeler arasında yer alacağının bilinciyle hareket etmelidir.

İsrail’in var olma hakkının inkârını kabul etmediğimiz gibi, İsrail’in askeri güçle, ablukayla, işgalle yıllardır aradığı güvenliği ve barışı elde etmesinin de mümkün olamayacağını açıkça dile getiriyoruz. İsrail, bölgemizde yaşanmakta olan tarihi gelişmelerin ne yazık ki anlam ve önemini halen kavrayamamıştır. İnsan onurunun damgasını vurduğu bölgemizdeki gelişmeler ışığında Filistin halkının onurunu göz ardı eden politikaların sürdürülebilir olması kabul edilemez.

İsrail’in güvenlik endişelerini makul ve meşru karşılamak mümkündür. Ancak bu endişelerin giderilmesi, Gazze Şeridi’ndeki 1,5 milyon insanın toplu cezalandırılmasına yol açan hukuk dışı bir abluka yöntemiyle olmamalıdır. Uluslararası toplumun vicdanı İsrail’in bu orantısız politikasını reddetmektedir. Nitekim, geçtiğimiz sene düzenlenen İnsani Yardım Konvoyu bu ablukaya yönelik uluslararası toplumun bir tepkisidir.

Özellikle İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihinde İnsani Yardım Konvoyu’na karşı düzenlediği, dokuz masum sivilin ölümü ve birçok kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan saldırısı, bu durumu daha da körüklemiştir. Sözkonusu saldırı uluslararası hukukun açık bir ihlalidir.

Nitekim, saldırının araştırılması amacıyla BM İnsan Hakları Konseyi tarafından kurulan “Uluslararası Veri Toplama Misyonu” da İsrail’in “orantısız, gereksiz ve inanılmaz güç” bir saldırı düzenlediğini tescil etmiştir.

Saldırı sonrasında her ne kadar itidalle hareket ettiysek de, Cumhuriyet tarihimizde ilk kez sivil vatandaşlarımızın yabancı bir ülkenin askerlerince öldürüldüğü sözkonusu olay nedeniyle İsrail’in resmen özür dilemesi ve tazminat ödemesi gerekmektedir. Aksi halde, İsrail’le ilişkilerimizi normalleştirmemiz mümkün değildir.

Türkiye Filistin sorununun çözümünde ne yapmaktadır?

Arap-İsrail ihtilafı tüm bölgesel sorunların geleceği bakımından belirleyici rol oynamaya devam ettiği cihetle Türkiye açısından ayrı bir önem ve öncelik taşımaktadır.

Orta Doğu’daki sorunların merkezinde yer alan Filistin sorunu, iki devletli çözüm temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, bağımsız, egemen ve yaşayabilir bir Filistin devletinin kurulmasıyla çözülmeli ve Filistin halkı on yıllardır özlemini çektiği devletine kavuşmalıdır.

Bu bağlamda, Filistin Ulusal Yönetimi tarafından 2009 yılında yürürlüğe konulan ve müstakbel Filistin Devleti’nin kurumsal altyapısının oluşturulmasını öngören ve ülkemizin de destek verdiği iki yıllık planın başarıyla uygulanmış olmasını takdirle karşılıyoruz. Batı Şeria’daki ekonomik ve güvenlik ortamının son aylarda hızla geliştiğini görüyoruz. Dünya Bankası, IMF, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi gibi çok sayıda kuruluş ve şahsiyetin teyid ettiği bu durum, Filistinlilerin, siyasi ve ekonomik kısıtlamalara tabi kalmadıkları takdirde başarabileceklerini ortaya koymaktadır.

Filistin meselesinin çözümünde artık son aşamaya geçilmelidir. Geçici sınırlar, ara tedbirler, sınırlı egemenlik gibi kavram ve yaklaşımlar kabul edilebilir değildir. 1967 sınırları içinde Filistin devleti biran önce kurulmalı ve başta BM Genel Kurulu olmak üzere uluslararası platformlardaki yerini almalıdır.

Barış sürecinin önündeki en büyük engeli teşkil eden Yahudi yerleşim faaliyetleri sonlandırılmalı, yolları, köyleri, aileleri bölen ve Filistin halkının normal bir sosyo-ekonomik hayat yaşamasını engelleyen dolaşım kısıtlamaları süratle kaldırılmalı; Ayırım Duvarı inşaatı durdurulmalıdır.

Ayrıca, İsrail’in uyguladığı insanlık dışı abluka nedeniyle Gazze Şeridi’nde 1,5 milyon insan halen en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamamaktadır. Sözkonusu yasadışı ablukanın biran evvel kaldırılması ve başta İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı sonrasında yıkılan konutlar ve altyapının yeniden imarı için inşaat malzemesi olmak üzere, Gazze halkının acilen ihtiyaç duyduğu ürünlerin bölgeye girişine izin verilmesi elzemdir.

Tabiatıyla, İsrail-Filistin ihtilafının gerçekçi, kapsamlı ve kalıcı bir çözüme ulaştırılabilmesi için bu sorunun çekirdeğindeki Kudüs meselesinin de barışçıl bir çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Binyıllar boyunca farklı din, dil ve etnik kökenden halkların barış içinde bir arada yaşadığı Kudüs şehrinin bugün karşı karşıya bulunduğu olumsuz tablodan kurtulması sağlanmadan ne Orta Doğu’da ne de ötesinde gerçek anlamda huzur ve istikrar sağlanabilecektir.

Öte yandan Türkiye, Filistinlilerin birlik ve bütünlüğüne hizmet edeceğine inandığımız ulusal uzlaşıyı büyük memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye, uzlaşının pekiştirilmesi için elinden gelen yardımı sağlamaya hazırdır.

Bu gelişme, demokratik değişim ve dönüşüm sürecine girmiş bulunan Orta Doğu bölgesinde adil, kapsamlı ve sürdürülebilir barış ve istikrarın tesisi bakımından da gerekli ve doğru yönde atılmış önemli bir adımdır. Bu bakımdan, uluslararası toplumun tüm üyelerinin önyargısız bir yaklaşım sergileyerek, Filistin’de adil ve şeffaf seçimlerin gerçekleştirilmesi suretiyle tamamlanacak olan bu süreci teşvik etmesi büyük önem taşımaktadır.

PKK’yla mücadele için Türkiye uluslararası platformlarda ne yapmaktadır?

Uluslararası terörizmin hukuki zemini BM öncülüğünde yürütülen çalışmalarla oluşturulmaktadır. Terörizmle mücadelenin ana unsurlarını 1373 ve 1963 sayılı BM Kararlarında görmek mümkündür. Türkiye’nin ortak sunucu ülkeler arasında yer aldığı 1963 sayılı karar, BM Güvenlik Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Terörizmle Mücadele Komitesinin başkanlığını yürüttüğümüz dönemde alınmıştır.

Türkiye, ülke içinde PKK/KONGRA-GEL terör örgütüne karşı aktif mücadelesini sürdürmektedir. Uluslararası alanda ülkemizin amacı, PKK terörist örgütünün gerçek niteliğinin ortaya konulması ve muhataplarımızca terör örgütüyle mücadelede gerekli tedbirlerin alınmasıdır.

Terörün her türlüsüne karşı mücadele edilmesi uluslar arası bir yükümlülüktür ve tüm devletlerin ortak sorumluluğundadır. Ülkemizi doğrudan hedef alan ve terörist bir örgüt olduğu uluslararası düzeyde de tescil edilmiş bulunan PKK/KONGRA-GEL’e karşı mücadele, ikili ve çok taraflı platformlarda sürdürülmekte, bu konu yurtdışında gerçekleştirilen her düzeydeki görüşme ve ziyarette muhataplarımızın dikkatine getirilmektedir. Özellikle PKK varlığının yoğun olduğu Avrupa ülkeleriyle yapılan temaslarda, terör örgütünün bu ülkeler için de bir iç tehdit haline geldiği vurgulanmakta ve gereken önlemlerin alınması talep edilmektedir.

PKK/KONGRA-GEL’le mücadele konusu, birçok ülkeyle düzenli olarak yapılan Terörle Mücadele İstişarelerinde ele alınmaktadır.

Ülkemizin ikili planda 70’den fazla ülkeyle imzaladığı ve terörizme karşı birlikte çalışmayı içeren güvenlik işbirliği anlaşmaları da terör örgütü PKK/KONGRA-GEL’e karşı işbirliği zeminini güçlendirmektedir.

Ülkemize karşı saldırılarını kuzey Irak’ta planlayan ve gerçekleştiren terör örgütünün bu bölgedeki varlığının sona erdirilmesi amacıyla ABD ve Irak Hükümetiyle mevcut mekanizmalar aracılığıyla işbirliğinde bulunulmaktadır. Ayrıca, Suriye ve İran gibi bölge ülkeleriyle bu alanda yürütülen işbirliği de devam etmektedir.

Yunanistan’da yaşayan etnik Türk nüfusun sorunları nelerdir?

Türkiye ve Yunanistan arasında yapılan nüfus mübadelesi sonucu, Batı Trakya haricinde Yunanistan’da yaşayan Müslüman Türk nüfus ile İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışında ülkemizde yaşayan Rum Ortodoks nüfus yer değiştirmiş, anılan yerlerde yaşamakta olan nüfusa ise azınlık statüsü tanınmıştır.

Batı Trakya’da yaklaşık 150.000 kişilik Türk Azınlığı nüfusu bulunmaktadır. Batı Trakya Türk Azınlığı (BTTA), başta 1923 tarihli Lozan Barış Anlaşması olmak üzere, uluslararası ve ikili anlaşmalardan kaynaklanan haklarını bütünüyle kullanmak konusunda engellerle karşılaşmaktadır. BTTA’nın karşı karşıya olduğu hak ihlalleri başlıklar halinde aşağıda sunulmuştur.

  1. Etnik kimliğin inkârı ve dernekleşme özgürlüğünün ihlali: BTTA kendi kendini tanımlama hakkından mahrum bırakılmaktadır. Yunan yönetimleri Lozan Antlaşmasında "Türk Azınlık" ifadesinin bulunmadığını ileri sürerek, Azınlığın etnik kimliğini inkar etmektedirler. Lozan Antlaşması’nın “Azınlıkları Korunması” başlıklı maddelerinde (md.37-45) “Müslüman” tabiri kullanılmışsa da, yine Antlaşma’da yer alan diğer hükümlerde geçen “Türk” sıfatından ve ayrıca Konferans tutanaklarında yer alan beyanlardan mübadele dışı bırakılan Batı Trakya Azınlığı mensuplarının Türk oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

    1927’de kurulan ve Azınlığın en eski sivil toplum örgütü olan “İskeçe Türk Birliği”nin (İTB) isminde “Türk” kelimesi bulunduğu gerekçesiyle yasaklanması üzerine anılan dava ile aynı gerekçelerle kurulmalarına izin verilmeyen “Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği” ile “Evros Azınlık Gençleri Derneği” davaları Azınlık mensuplarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınmıştır. AİHM, sözkonusu üç davada Yunanistan’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) dernekleşme özgürlüğüne ilişkin 11. maddesini ihlal ettiğine hükmetmiştir. İskeçe Türk Birliği davasında ayrıca, AİHS’nin 6. maddesinin (dava süreci) ihlal edildiğine hükmetmiş ve bu çerçevede Yunanistan 8.000 Avro manevi tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. Yunanistan, sözkonusu kararları uygulamaya yanaşmamaktadır. AİHM kararının kesinleşmesi sonrasında kapatılma kararlarının kaldırılması ve eski resmi statüye kavuşulmasını teminen bahsekonu dernekler tarafından ilgili Bidayet ve İstinaf Mahkemeleri nezdinde açılmış olan davalardan da sonuç alınamamıştır. Örneğin, yasaklı derneklerden İskeçe Türk Birliği’nin başvurusu 7 Ekim 2011 tarihinde Yargıtay’da görüşülecek olup, sözkonusu duruşmanın sonuçlanmasıyla iç hukuk yolları ikinci kere tüketilmiş olacaktır.

    AİHM tarafından alınan bu kararlara rağmen, kapatılan derneklerin yeniden faaliyete geçmesinin sağlanamamasının yanı sıra isminde “Türk” kelimesi bulunan yeni derneklerin kurulmasına da izin verilmemektedir. Son olarak “İskeçe İli Türk Kadınları Kültür Derneği”nin kuruluş başvurusu da Trakya İstinaf Mahkemesi’nin 17 Şubat 2011 tarihli kararı çerçevesinde reddedilmiştir.

  2. Seçilmiş dini liderlerin tanınmaması: Yunan yönetimi, 1913 Atina Antlaşmasıyla öngörülmüş, 1920 yılında kabul olunan bir yasayla (2345/1920) Yunan iç hukukuna dercedilmiş ve 1923 Lozan Antlaşmasıyla güvence altına alınmış olan “Azınlık’ın dini liderleri olan müftülerini seçme hakkını”, 1920 tarihli yasayı ilga eden 1990 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile BTTA’nın elinden almış ve Müftülerin Yunan yönetimince tayinle işbaşına getirilmelerine yönelik yeni bir uygulama başlatmıştır. Müftülerin tayinle işbaşına getirilmesini öngören sözkonusu Kararname, 22 Ocak 1991 tarihinde Yunan Meclisi tarafından onaylanmıştır. Bunun neticesinde bugün Gümülcine ve İskeçe’de biri Yönetim tarafından tayin edilmiş, biri de Azınlık’ın seçmiş olduğu ikişer müftü bulunmaktadır.

    Seçilmiş Müftüler tarafından AİHM’e götürülen davalar sonucu alınan 5 AİHM kararından dördünde Yunanistan’ın, AİHS’nin ifade özgürlüğünü güvence altına alan 9. maddesini ihlal ettiğine; birinde ise AİHS’nin adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesinin ihlal edildiğine hükmedilmiştir.

  3. Türk Azınlığa ait vakıfların, otonomilerini tanımayan ayrımcı mevzuata tabi olması: 21 Nisan 1967 darbesiyle Yunanistan’da iktidara gelen Yunan cuntası, Lozan Antlaşmasının 40. maddesi (Batı Trakya Türk azınlığının giderlerini kendileri karşılamak üzere, her türlü hayır kurumları, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olması) hilafına, seçimle işbaşına gelmiş olan Gümülcine ve İskeçe Türk Cemaati Vakıfları İdare Heyetlerini azletmiş ve bu heyetlere kendi belirlediği kişileri tayin etmiştir.

    Azınlığın 1967 yılından itibaren yönetiminde söz hakkına sahip bulunmadığı vakıflarına tahakkuk ettirilen gelir ve emlak vergilerinin yüksekliği nedeniyle vakıf malları vergi borçları nedeniyle ipotek altına alınmıştır. Yunan Parlamentosu tarafından 27 Mart 2007 tarihinde kabul edilen Yasa ile getirilen vergi affı sorunları çözememiş olup, vakıflar geçmişten kaynaklanan borçlar nedeniyle halen zor durumda bulunmaktadırlar.

    Diğer taraftan, Batı Trakya Türk Azınlığı vakıflarına ilişkin olarak Yunan Meclisi’nde 13 Şubat 2008 tarihinde kabul edilen Yasa (3647/2008), Azınlığa vakıfların yönetim kurullarının üyelerini seçmek fırsatını sunmaktadır. Azınlığa danışılmadan ve değişiklik önerileri dikkate alınmadan hazırlanan sözkonusu Yasa ile vakıfların işleyişi Doğu Makedonya-Trakya Bölgesi Genel Sekreteri (Ocak 2011 itibariyle Doğu Makedonya-Trakya Bölge Başkanı) ve Azınlığın tanımadığı ‘atanmış müftülerin’ denetim ve onayı altına alınmaktadır. Yasa, ayrıca, vakıf mallarının idaresini bölmekte ve okul vakıflarını, üyeleri keza Bölge Başkanlığı tarafından atanabilen okul Encümen Heyetlerinin denetimi altına koymaktadır.

    Azınlığın en üst karar organı olan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu, bu çerçevede, Yasa’nın bu şekliyle uygulanmasına karşı olduğunu, zira Azınlığın Yasa’ya ilişkin görüş ve tepkilerinin Yunan Yönetimince dikkate alınmadığını açıklamıştır.

  4. 60.000 civarında olduğu tahmin edilen 19. madde mağdurlarına Yunan vatandaşlığının geri verilmemesi: 1959-1998 yılları arasında Yunan asıllı olmayanlara uygulanan Yunan Vatandaşlık Kanunu’nun 19. maddesi uyarınca bir daha ülkeye dönmemek üzere ayrıldığına hükmedilenler Yunan vatandaşlığından çıkartılmışlardır. Yunan Vatandaşlık Yasası’nın bahsekonu 19. maddesinin uygulanmasıyla vatandaşlıktan çıkarılan ve bu nedenle AB üyesi ülke vatandaşı olma haklarından da yoksun bırakılan soydaşlarımızın, Yunan vatandaşlığına Azınlık mensubu statüsüyle geri alınmaları Yunanistan’ın yükümlülüğüdür.

  5. Eğitim alanında eşit imkânlardan yararlanamamaları: Batı Trakya’da 6000 civarında soydaş öğrenci bulunmaktadır. Yunanistan’da anadilde eğitim veren anaokulu açılmasına izin verilmemektedir. Azınlık okullarındaki eğitim kalitesi öğretmenlerin pedagojik formasyonlarının yetersizliği ve altyapı eksiklikleri gibi nedenlerle Yunanistan ortalamasının oldukça altındadır. Esasen, bölgedeki Azınlık eğitiminin düzeyinin düşüklüğü, soydaş öğrencilere Yunan Üniversitelerinde sağlanan binde beşlik kontenjanın etkin kullanımını engellemekte ve üniversitelere kaydolan öğrencilerin büyük bir kısmı Azınlık eğitiminin kronikleşmiş problemleri nedeniyle yüksek öğretimlerini tamamlayamamaktadırlar. Batı Trakya’da her yıl Azınlık ilkokullarından mezun olan 1000 civarında öğrencinin devam edebileceği sadece 2 Azınlık ortaokul-lisesi olup, yeni azınlık okulu açılması talepleri karşılanmamaktadır.

  6. Siyasi temsil düzeyinin düşüklüğü: BTTA’nın seçme-seçilme hakkı bağlamında karşı karşıya kaldığı kısıtlamalar, Azınlığın sorunlarının Yunanistan siyasetine taşınması imkânlarını da daraltmaktadır. Seçim yasasında 1990 tarihinde yapılan bir değişiklikle getirilen yüzde 3'lük ülke barajı uygulamasının bağımsız adaylar için de geçerli olması nedeniyle, BTTA’nın Yunanistan Parlamentosu’na kuracağı bir parti adına, ya da bağımsız olarak temsilci gönderme imkânı fiilen elinden alınmıştır. Böylece, BTTA mensuplarının milletvekili seçilebilmeleri için diğer siyasi partiler tarafından aday gösterilmeleri gereği ortaya çıkmıştır.

  7. İfade ve basın özgürlüğünde karşılaşılan sorunlar: Azınlık gazeteleri ve radyoları da çeşitli baskılara maruz kalmakta, gelirleriyle orantısız şekilde ağır para cezalarıyla karşılaşmaktadırlar.

  8. Cami ve minare inşası için gerekli izinlerin alınmasındaki sıkıntılar ile Batı Trakya dışındaki tarihi camilerde ibadet etme taleplerinin olumsuz yanıtlanması: Yunanistan, Ortodoksluk dışındaki dinlere ait ibadet yerlerinin inşası bakımından oldukça sınırlayıcı bir mevzuata sahiptir. Bu nedenle, BTTA mensupları cami ve minare yapım/onarımlarında çeşitli bürokratik ve hukuki engellerle karşılaşmaktadır. Avra (Hasanlar) Köyü’nde inşa edilen cami minaresinin yüksekliği ile Sminthi (Dolaphan) Cami ile ilgili kesilen cezalar bunun son örnekleridir. Diğer taraftan, Azınlığın Serez Zincirli, Tırhala Osman Şah ve Yanya Fethiye gibi Batı Trakya dışındaki tarihi camilerde günübirlik dini-kültürel etkinlik gerçekleştirme yönündeki taleplerinin tamamına Yunan makamlarınca olumsuz yanıt verilmiştir.

Öte yandan, Yunanistan, Rodos ve İstanköy’deki Müslüman Türk nüfusun Azınlık statüsünü, sözkonusu Adaların 1947 yılında Yunan hâkimiyetine geçmiş olduğu gerekçesiyle tanımamaktadır. Adalardaki Müslüman Türk nüfus, vakıfların yönetimi, Müftülük makamı, dini vecibelerini yerine getirme, Türkçe ve din eğitimi gibi alanlarda sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Sözkonusu adalarda bulunan Osmanlı-Türk kültürel mirasının durumu da kaygı vericidir.

Yunanistan’ın Ege Denizinde karasularını 12 mile çıkarması Türkiye açısından savaş nedeni midir? Yunanistan ile aramızdaki Ege denizi kaynaklı sorunları çözmek için ne yapıyoruz?

Türk Dış politikasının temel hedeflerinden biri de komşularımızla tüm sorunların giderilmesi ve bölgemizde bir işbirliği kuşağı tesis edilmesidir. Bu anlayışla son dönemde komşularımızla her alanda ilişkilerimiz geliştirilmektedir. Bu çerçevede ülkemizin komşularından kaynaklanan bir tehdit algılaması bulunmamaktadır. Bu dış politika yaklaşımımızın istisnası bulunmamaktadır.

Bununla birlikte, Ege Denizi’nde karasularının genişliği meselesi konusundaki tutumumuz açıktır. Özel koşulların hüküm sürdüğü Ege’de açık deniz alanlarının muhafazası ve bu çerçevede karasularının tek taraflı olarak genişletilmemesi ülkemiz için hayati önemi haizdir. Zira, halihazırda 6 mil olan karasularının 12 deniz miline genişletilmesi Ege’deki açık deniz alanlarını yaklaşık % 50’den % 19’a inmesine sebep olacak ve tabiri caizse Ege’nin ülkemize kapanması anlamına gelecektir. Bu meyanda, TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli bildirisi Yunan Parlamentosu’nun Yunan Hükümetine karasularını tek taraflı olarak 12 mile çıkarma yetkisini veren kararı üzerine kabul edilmiştir.

Öte yandan, Yunanistan ile Ege Denizi’nden kaynaklanan tüm sorunlara iki ülkenin de hak ve çıkarlarına dayalı kapsamlı ve kalıcı çözüm bulma çabalarımız sürdürülmektedir.

Mart 2002’den bu yana süregelen istikşafi görüşmeler sürecinde tüm Ege sorunları kapsamlı biçimde ele alınmaktadır. Anılan süreçte, Ege sorunlarının tümünün çözümlenmesine yönelik yöntemlerin belirlenmesine çalışılmaktadır.

Bunlara ilaveten, ülkemiz ile Yunanistan arasında Ege’deki güven ortamının artırılması amacıyla 29 Güven Artırıcı Önlem üzerinde uzlaşı sağlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Türkiye’nin İran’ın nükleer programına ilişkin politikası nedir? İran’a nükleer faaliyetleri nedeniyle uygulanmak istenen yaptırımlara Türkiye neden olumsuz oy kullandı?

Türkiye, Ortadoğu’da nükleer silahlardan arındırılmış bölge oluşturulmasını desteklemekte ve bu konuda bölge ülkelerini teşvik etmektedir. Bu çerçevede, en başından beri İran’ın nükleer programından kaynaklanan soruna yönelik ilkeli bir tutum benimseyen ülkemiz bu sorunun diplomatik yollardan çözülmesi gerektiğine inanmakta ve bu doğrultuda çaba sarfetmektedir. Sözkonusu çözümün, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) yükümlülüklerini yerine getiren bütün ülkelerin nükleer enerjiden barışçıl amaçlar için faydalanma hakkını gözetmesi ve uluslararası toplumun kitle imha silahlarının yayılmasına ilişkin endişelerini karşılaması gerekmektedir. 17 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye, Brezilya ve İran tarafından imzalanan Ortak Bildiri diplomasi ve angajman yolunun açık olduğunu göstererek diplomasiye şans tanınması için gerekli koşulları hazırlamıştır. Sözkonusu sorunun barışçıl yollardan çözümüne yönelik olarak Ortak Bildiri ile açılan fırsat penceresinin kapanmaması ve İran’ın müzakere masasında tutulması için ülkemiz yaptırımlara hayır oyu kullanmıştır.