#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun Girne Amerikan Üniversitesi’nde yaptığı konuşma, 25 Ocak 2019, Girne

DIŞİŞLERİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU- Girne Amerikan Üniversitesi’nin çok kıymetli kurucu rektörü, çok kıymetli bakan arkadaşlarım, üniversitemizin çok değerli Mütevelli Heyeti Başkanı Rektörümüz, hocalarımız, bugün yarıyıl tatili olmasına rağmen bu salonda bulunan çok kıymetli öğrenci kardeşlerim, Girne Amerikan Üniversitesi’nde bugün sizlerle beraber olmaktan büyük bir onur duyuyorum. Şahsıma tevdi edilen fahri doktora unvanı için üniversitemizin senatosuna ve yöneticilerine çok teşekkür ediyorum, bu unvana layık olmaya çalışacağım.

Geçmişte KKTC kurucu Cumhurbaşkanımız rahmetli Rauf Denktaş’a ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a takdim edilen bu onursal doktora unvanını ömür boyu taşımaktan da gurur duyacağım. Bugün bu tören vesilesiyle bizleri yalnız bırakmayan Başbakan Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımız Kudret Özersay’a, Turizm Bakanımız Fikri Ataoğlu’na ve Ulusal Birlik Partisi Başkanı Ersin Tatar’a da huzurlarınızda gönülden teşekkür ederim. Gönül rahatlığıyla siyasetten de emekli olabilirim artık bir işim var. Üniversitede bir kadro elde etmekten de ayrıca mutluyum.

Bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne bir ziyaret gerçekleştiriyorum. Üniversitemizin daha önceden aldığı bu karar davetini arkadaşlarımız bana iletmişti ama kısmet bugüneymiş tekrar çok teşekkür ediyorum. Bugünkü ziyaretimde elbette Türkiye Cumhuriyeti ve yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki ilişkilerimizi ve birlikte neler yapabileceğimizi değerlendireceğiz. Ama bugünkü ziyaretimde Kıbrıs davasını birlikte ele alacağız. Ve Kıbrıs’ta kalıcı, adil, siyasi eşitliğe dayalı bir çözüm için bugüne kadar ne yaptık, neyle karşı karşıyayız, neler yapmamız gerekir bunları konuşacağız. Türkiye Cumhuriyeti olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin gelişmesi için her türlü katkıyı sağlıyoruz. Ve turizm sektörünün yanında eğitim sektörünün de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için ne kadar önemli olduğunu yakinen bilenlerden birisiyim. 2002 yılında yaklaşık 12 bin öğrenci vardı, şimdi ise 100 binden fazla öğrenci Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde okuyor. Bunu destekleyen yurt ve diğer hizmetlerdeki artışlar da aynı şekilde devam ediyor. Girne Amerikan Üniversitesi bu sene 35’nci yılını kutluyor. Tüm zorluklara rağmen 35 yılda katedilen mesafe, elde edilen başarı tam bir gerçek başarı hikayesidir. Buna katkı sağlayan üniversite yönetimine ve de çok kıymetli hocalarımıza şükranlarımı sunuyorum. Üniversitemiz bugün dünya çapında bilinen bir üniversitedir. Ve Rum Kesimi’nin ve Yunanistan’ın tüm engellemelerine rağmen sadece 115 ülkeden buraya öğrenci getirmesiyle değil, BM çatısı altında dahil uluslararası platformlarda üniversitemizin girişimci çalışmalarını ve başarılarını takdirle izliyoruz, elimizden gelen desteği veriyoruz.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki üniversitelere farklı ülkelerden öğrenci gelebilmesi için yurt dışındaki tüm büyükelçiliklerimiz ve misyonlarımız yoğun bir çaba sarf ediyor. Bunu sadece kendilerinden istediğimiz için değil, tüm büyükelçilerimiz, başkonsoloslarımız ve diplomatlarımız hepsi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sevdalısıdır ve bu görevi de severek yapıyorlar, büyük bir aşkla yapıyorlar. Bundan sonraki süreçte de diğer tüm arkadaşlarımızla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin eğitim alanında, uluslararası alanda daha başarılı olması için, görünür olabilmesi için her türlü katkıyı sağlayacağız.

Çok kıymetli hocalarımız, sevgili öğrenciler; bugün dünyada bir geçiş dönemini yaşıyoruz. Tek kutuplu, çok kutuplu, iki kutuplu arayışların içinden nasıl bir çıkış yapacağız, dünya nereye gidiyor, bu herkesin kafasında soru. Elbette hocalarımız, akademisyenlerimiz, düşünürlerimiz, fikir insanlarımız bu konularda kafa yoruyor. Ama biz de Türk dış politikasını önceliklerini belirlemek için yakından takip ediyoruz. Bir taraftan kendi çabalarımız, analizlerimiz tüm arkadaşlarımızla beraber, diğer taraftan bu konuda kafa yoranların çalışmalarını inceleyerek dış politikamızı da bu gelişmelere göre yön vermeye çalışıyoruz.

Diğer taraftan karşı karşıya kaldığımız zorluklar var. Bugün bazen bizleri 2. Dünya Savaşı öncesine götüren, yani o günleri hatırlatan, yaşayanlar bilir, ama bizler de okuyoruz, görüyoruz gelişmeleri görüyoruz, özellikle Avrupa’da. Ama dünyanın her bir bölgesine, yani neresine bakarsanız bakın daha dün işte Venezuela’da yeni gelişmeler, iç savaş, sivil savaşlar, yönetilemeyen ülkeler, çevre problemleri, terör ve buna benzer sorunlar, tüm dünyayı istikrarsızlığa doğru götürüyor. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, hoşgörüsüzlük, kendisinden olmayan herkese karşı nefret duyguları ve bu duyguları tetikleyen siyasi ideolojiler giderek güç kazanıyor. Belki bunu sadece o siyasi partilerin ideolojisi olarak görebiliriz ama eğer böyle düşünürsek yanılırız. Çünkü bu akımlar merkezdeki siyasi partileri ve ideolojileri de aşındırmaya başladı. Bırakın siyasi partileri, demokratik kurumları ve temayülleri de, ve de değerleri de kökten sarsmaya başladı. İşte bunlara çare bulmamız gerekiyor. Ve dünya insanlığının karşı karşıya kaldığı sınamaların üstesinden gelmek için neler yapmak lazım? Bugün bu zorlukların yanı sıra önümüze çok önemli fırsatlar da çıkıyor. İnsani, beşeri, ekonomik, siyasi, bu fırsatları nasıl değerlendireceğiz? Buna da kafa yormak lazım. İşte biz Türkiye Cumhuriyeti olarak tüm bu alanlarda bir taraftan Türkiye olarak, bir taraftan da uluslararası camia olarak neler yapabiliriz, neler yapılması gerekiyor? Bunun için diyoruz ki, girişimci ve insani diplomasi gerekiyor. Girişimci dış politikamız sadece çıkarlarımızı dünyanın her yerinde aramak değildir, bu önemli. Ama var olan sorunları çözmek için de veya muhtemel çıkabilecek sorunların önüne geçebilmek için de girişimci olmak gerekiyor. Biz bugün bir taraftan Suriye’deki savaşı durdurmak için bölgedeki ve ötesindeki tüm aktörlerle çaba sarf ediyoruz. Bazen başkalarına göre bu bir çelişki olabilir, öyle görebilirler. Yani aynı anda nasıl olur da hem Amerika’yla hem Rusya’yla bir çekilme sürecini veya Suriye’deki süreci Türkiye yürütebiliyor? Ama bu gerçekçi aynı zamanda reel politikten de uzaklaşmamak gerekiyor. Ve Türkiye neden en önemli aktör oldu? Çünkü Türkiye’nin Suriye’yle ilgili, Suriye’nin istikrarı, barışı, güvenliği ve de toprak bütünlüğünün dışında bir gündemi, ajandası yok. Çünkü bu söylediklerim, Türkiye’nin kendisi için de elzemdir, önemlidir, kendi güvenliğimiz, kendi istikrarımız bakımından çok önemlidir. O yüzden Türkiye dengeli, objektif ve gerçekçi politikalar izlediği için herkes Türkiye’yle çalışmak istiyor. Türkiye’nin herkesle bir çalışma arayışı yok, olabilir bu da olması gerekiyor. Ama sadece Suriye açısından değil, Irak ve Libya, Yemen dahil tüm savaşların, iç savaşların, sivil savaşların yaşandığı ve terörizmin hakim olduğu yerlerde aynı çabayı sarf etmeliyiz, sarf edeceğiz. Ve Türkiye olarak bir taraftan mevcut sorunların üstesinden gelirken, diğer taraftan da dondurulmuş itiraflar dediğimiz ya da çözümü dondurulmuş itiraflar dediğimiz alanlarda da girişimci bir anlayışla çaba sarf ediyoruz Balkanlar’da, Kafkasya’da sadece Karabağ meselesi değil, diğer sorunlar var. İşte Balkanlar’da gerginlik ara ara artıyor, Kırım, Ukrayna, Gürcistan, Transnistria. Ama bizim için tabii ki Türkiye olarak milli dava olarak gördüğümüz öncelikler var Azerbaycan’ın sınır bütünlüğü, toprak bütünlüğü ve Karabağ problemi. Ama bizim için başka ve çok önemli bir milli davaysa Kıbrıs davasıdır. Kıbrıs davası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak davasıdır, bunu bazen farklı göstermeye çalışanlar var. Ve Kıbrıs sorununa kalıcı, adil bir çözüm bulmak için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs Türk halkı ve Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar samimi çabalar sarf etmiştir. En son Crans-Montana’da hatta öncesinde ve sonrasında Crans-Montana bittikten sonra Rum tarafının Ada’da hiçbir şeyi Türklerle paylaşmaya hazır olmadığını ve hiç istemediğini gördük görüyoruz. Bu gerçekleri görmeden Kıbrıs’ta yeni bir müzakereye başlamak hayalden öte bir şey değildir.

Crans-Montana’da Türkiye Cumhuriyeti olarak ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak çözüm için var olduğumuzu samimi bir şekilde gösterdik. Ama Kıbrıs Türk halkı için kırmızı çizgi olan alanlarda da dik duruşumuzu da gösterdik. Ve orada 11 gün süren konferansta sadece Türkiye’nin hamleleri oldu. Diğer masada yani yönetimin, güç paylaşımının ve siyasi eşitliğin ve mülkiyet gibi konuların görüşüleceği masada hiçbir gelişme olmadığı gibi burada Ada’da ve öncesinde İsviçre’de değişik şehirlerde varılan mutabakatlar ya da yaklaşımlar konusunda Rum tarafının geri adımlarını gördük. Ve şimdi Anastasiadis’in ve diğer bazı siyasi aktörlerin açıklamalarında da görüyoruz ki, bu geri adım devam ediyor. Yani dönüşümlü başkanlık olmaz, efendim karar mekanizmasında eğer Hükümette bir karar alınacaksa mutlaka bir Türk’ün oyu şart ilkesinden vazgeçme ve diğer yetki paylaşımı, güç paylaşımı gibi alanlarda çok ağır şartlar koymaya başladılar. Biz federal bir çözüm için masaya oturduk, federal bir çözüm için parametreler belliydi bu parametrelerin belirlenmesine de katkı sağladık. Ama Rum tarafı böyle bir çözüme yanaşmadı ve bundan sonraki süreçte de yanaşmayacak. Hangi kelimeyi söylerse söylesin, hangi cümleyi kurarsa kursun bu gerçek görülmüştür. Ama Crans-Montana’da kimin çözümü isteyip istemediği de net bir şekilde görülmüştür. Akılcı davranarak, stratejik hamleler yaparak, Rum tarafının gerçek zihniyetini açığa çıkardık ve Genel Sekreter gerçekleri gördü. Sadece Genel Sekreter değil, İngiltere de gerçekleri gördü. Sadece İngiltere değil o gün, o hafta boyunca da 11 gün boyunca gözlemci olarak odada bulunan Avrupa Birliği de gerçekleri gördü ki Rum tarafı böyle bir çözüm istemiyor. Ve tabiri caizse masa Rum tarafının üstüne devrildi, Türk tarafının değil. Ve orada ilkeler çerçevesinde esneklik gösteren tek kişi de Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı oldu, ama kırmızı çizgilerimizi de net bir şekilde yine ortaya koyduk.

Şimdi ise yeni bir müzakere nasıl başlayacak, ne zaman başlayacak hepimizin sorduğu soru bu. Bugün Sayın Cumhurbaşkanıyla ve de tüm siyasi partilerin başkanlarıyla Başbakan, Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve muhalefetteki UBP dahil diğer partilerin genel başkanlarıyla bunları değerlendireceğiz. Reel politik dedim, gerçekleri görmezsek bir yere varamayız. Laf olsun diye bir daha müzakereye başlamak boşuna enerji kaybıdır, zaman kaybıdır, umutların yok edilmesidir. Ne için müzakere edeceğiz, tüm seçenekleri masaya koymamız lazım. Tek bir seçeneğe dayalı, dayatmacı bir anlayışla bir yere varılamayacağını gördük. Annan Planını desteklediniz Kıbrıs Türk halkı yüzde 65’in üzerinde bir oyla destekledik, ama Rum tarafı da yüzde 75’in üstünde bir oyla reddetti. Eğer Crans-Montana’da bir anlaşmaya varsaydık yine öyle olacaktı, öyle görünüyordu. Burada gerek Anastasiadis, gerek diğerleriyle ikili düzeyde yaptığımız görüşmelerde elde ettiğimiz bilgileri paylaşmayacağım, bu çünkü bazen etik olmayabilir, ama yeri geldiği zaman paylaşırız, çünkü ikircikli tutumlar görüyoruz, söylemler görüyoruz, çelişkiler görüyoruz, kurnazlıklar görüyoruz. Ne için müzakere edeceğiz? Yine federal bir çözüm için mi? İki devletli bir çözüm mü veya konfederasyon mu veya başka bir seçenek mi? Bunu önceden belirlememiz lazım şu anda yaptığımız bu, tüm taraflarla gayri resmi görüşmelerimizin amacı bu. Sonra bunun çerçevesini belirlememiz lazım, ayrıca sonuç odaklı olması gerekiyor. Artık uzun uzun yıllara sari müzakerelere kaybedecek vaktimiz ve enerjimiz yok. Kıbrıs Türk halkını umutlandırıp umutlandırıp tekrar hayal kırıklığına uğratmaya kimsenin de hakkı yok.

Kıbrıs davası büyük bir davadır. Kıbrıs davası birilerinin siyasi ideolojilerine veya siyasi hırslarına kurban edilmeyecek büyük bir davadır, bunu da hiç kimse aklından çıkarmasın. Yani ben böyle istiyorum, ben böyle demiştim, ben böyle söyleyeceğim diyerek Kıbrıs davasına tek başına kimse yön vermeye çalışmasın. Bugün Ada’ya gelmemizin sebebi de budur, hep birlikte ne yapacağız? Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak tüm buradaki aktörlerle, hükümetteki herkesle ve Cumhurbaşkanıyla beraber birlikte neler yapacağız bunu konuşmaya geldik, bugüne kadar olduğu gibi. Crans-Montana’da masa üstümüze devrilmediyse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle, Türkiye Cumhuriyeti’nin tek bir devlet gibi hareket etmesinden birlikte istişare ettik, birlikte stratejiler belirledik, birlikte adımlar attık. Ve bugünkü toplantıda inşallah yine bu birlikteliği sağlayarak Kıbrıs davasında önümüzdeki süreçte daha güçlü olacağız ve haklı davamızı sonuna kadar savunacağız ve sahip çıkacağız. Ve inşallah Kıbrıs Türk halkının da haklarını her alanda korumaya devam edeceğiz. Ada etrafındaki hidro karbon zenginlikleriyle ilgili Rum tarafının tek taraflı attığı adımlara karşı olduğumuzu başından beri söyledik. Hatta buna bir çözüm bulmaları için Avrupa Birliği ve diğer uluslararası camiaya da her platformda çağrılarda bulunduk. Ama maalesef Rum tarafı tek taraflı olarak bu adımları atmaya devam etti. Ama bunun karşısında da çaresiz olmadığımızı da söyledik ve gerekli adımları atacağımızı söyledik. Şimdi Barbaros Hayrettin Paşa, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin TPAO’ya verdiği ruhsat alanlarında ve de Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgelerinde sismik çalışmalarını sürdürüyor. Ama artık sadece sismik çalışma yapma dönemi bitmiştir. Şu anda Alanya 1 bölgesindeki Fatih platformumuz önümüzdeki aylar içinde güneye doğru yönlendirilecektir ve Şubat ayı içinde ikinci platformumuz gelecek ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ruhsat verdiği alanlarda ve münhasır ekonomik bölgelerimizde artık biz de sondaj çalışmalarına başlıyoruz. Ve bunun için gerekli tedbirlerimizi aldık ve Kıbrıs Türk halkının hakkını da kimseye yedirmeyeceğiz, bu bizim asli görevimizdir. Elbette Türk dış politikasının önceliklerine baktığımız zaman girişimci ve insani bir dış politika çerçevesinde, anlayışında yurtta sulh, cihanda sulh anlayışı içinde dünyanın her yerinde var olmaya çalışıyoruz. Ama milli davalarımıza sahip çıkmak da bizim en önemli görevlerimizdir.

Türk dış politikasının diğer önceliklerini ve unsurlarını burada uzun uzun sizlere anlatarak vaktinizi almak istemiyorum. Ama özellikle Kıbrıs davasıyla ilgili, Kıbrıs’la ilgili düşüncelerimi bu vesileyle paylaşma fırsatı buldum.

Girne Amerikan Üniversitesi’ne bu imkanı verdiği için çok teşekkür ediyorum. Ve üniversitemize fahri doktora unvanına layık gördükleri için bir kere daha şükranlarımı sunuyorum. İkinci yarı akademik yılında hocalarımıza ve öğrencilerimize başarılar diliyorum. 35. yılınızı, yılımızı tebrik ediyorum ve nice başarılı, başarılarla dolu yıllar temenni ediyorum. Hepinize sevgiler, saygılar sunuyorum.

Sağ olun, var olun.