#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun VII. Büyükelçiler Konferansının Açılışında Yaptığı Konuşma, 5 Ocak 2015, Ankara

Sayın UNESCO Genel Direktörü Bokova,

Kıymetli Komisyon Başkanları,

Sayın Milletvekilleri,

Saygıdeğer Konuklar,

Değerli Büyükelçilerim,

Dışişleri Ailemizin Sevgili Mensupları,

Her yıl Dışişleri ailemizin biraraya gelmesi için vesile oluşturan Büyükelçiler Konferansının yedincisinde sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyuyorum.

İlki 2008 yılında, Başbakan Yardımcımız Sayın Ali Babacan’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde düzenlenen ve Sayın Başbakanımızın Bakanlığı süresince kapsamı daha da gelişen Büyükelçiler Konferansları uygulaması Türk dış politikasında hem değişimi hem de sürekliliği ortaya koyan bir etkinliktir.

Zamanla bu etkinliğin adeta bir akademi, bir okul hüviyeti kazandığını da memnuniyetle görüyorum.

2008 yılında, dış siyasetimizin yurtiçinde ve yurtdışındaki uygulayıcılarını biraraya getirmeyi kararlaştırmıştık. O tarihten bu yana tüm Büyükelçilerimizin yılda bir kez bir hafta boyunca fikir alışverişinde bulunmalarını ve bir aile ortamında kendimize ayna tutmayı sağlıyoruz.

Bu vesileyle, Türk dış politikasının değişen yüzünün bir göstergesi olarak, dış politikanın uygulanmasında giderek daha önemli roller üstlenen diğer kurumlarımızın temsilcileri ile de fikir teatileri gerçekleştiriyor, aramızdaki eşgüdümü kuvvetlendiriyoruz.

Bugün, Büyükelçiler Konferanslarının, önümüzdeki dönemde yürüteceğimiz çalışmalara ve alacağımız kararlara ışık tutan bir nitelik kazandığını memnuniyetle görüyoruz.

Gerek Sayın Cumhurbaşkanımız, gerek Sayın Başbakanımız dış politikamızın şekillendirilmesinde ve yürütülmesinde bizlere ışık tutmakta ve önderlik etmektedirler. Engin bilgi ve deneyimlerini bizlerle paylaştıkları, çalışmalarımızı aktif biçimde yönlendirdikleri için Hariciye camiası adına kendilerine bu vesileyle şükranlarımızı sunuyorum.

Bu yılki konferansımız, hem Bakanlar Kurulu’nun saygıdeğer üyeleri, hem de üç kıtadan Dışişleri Bakanları ve üç uluslararası örgütün başkan ve üst düzeyli yöneticilerinin katılımlarıyla zenginleşti.

Ağırladığımız yabancı konuklardan ilki, UNESCO Genel Direktörü Sayın İrina Bokova, açılışımızda aramızda bulunuyor ve az sonra değerli görüşlerini bizimle paylaşacaklar.

UNESCO’nun kurucu üyeleri arasında yeralan ülkemizin, bu örgütle işbirliğinin gün geçtikçe güçlenmesinde Sayın Bokova’nın katkısı yadsınamaz.

Medeniyetlerin beşiği olan ve eşsiz bir kültür manzumesini barındıran Anadolu’nun, bugün 13 tarihi bölge veya alanı UNESCO’nun Dünya Kültürel ve Doğal Miras Listesi'nde, 12 kültürel miras unsurumuz da örgütün “İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirasının Korunması” Temsili Listesinde koruma altına alınmıştır.

Ülkemizin kültür alanındaki benzersiz potansiyeli gözönüne alındığında, bu rakamların önümüzdeki dönemde daha da artacağından şüphe duymuyorum.

Değerli konuklar,

Bu yılki konferansta, dış politikamızı her yönüyle masaya yatıracağız.

Geride bıraktığımız dönemi değerlendirmekle yetinmeyeceğiz. İleriye dönük planlamalarımızı da ortak aklın rehberliğinde belirleyeceğiz.

Her yıl Konferans çerçevesinde Büyükelçilerimizle bir ilimizi ziyaret ediyoruz. Çanakkale Savaşlarının 100. Yıldönümüne denk gelen bu yıl, aziz şehitlerimizin ebedi hatırasını selamlamak üzere Çanakkale’ye gideceğiz.

Türk ve dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşı, tarihten husumet değil, barış ve dostluk çıkarılması gerektiği mesajını veren bir Centilmenler Savaşı olarak dünya tarihinde özel bir yere sahiptir.

Çanakkale’de yerel makamlarımız ve Çanakkale halkıyla sohbet ederken, bir yandan da Çanakkale savaşından günümüzde alınacak dersler üzerine bir kez daha düşünme fırsatı bulacağız.

Değerli Büyükelçiler,
 
Bu yıl Büyükelçiler Konferansının temasını “Yeni Türkiye: Türk Dış Politikası’nda Süreklilik ve Değişim” olarak belirledik. Türkiye’nin gelecek perspektifi açısından dış politikamızda bu “Yeni Türkiye” kavramının ne anlama geldiğini en iyi sizler biliyorsunuz.

Cumhuriyetimizin 100. yılında siyasetten, ekonomiye, bilimden teknolojiye, sosyal ve kültürel politikalara kadar her alanda daha güçlü, daha gelişmiş, daha saygın ve ileri demokrasi standartlarına daha da yaklaşmış bir Türkiye’yi hedefliyoruz.
 
Cumhuriyetimizin ilk kuruluş yıllarında, 500 yıllık bir geleneğe dayanan Türk hariciyesi, genç Cumhuriyetin uluslararası alanda kök salmasında önemli rol oynamıştı. Yeni kurulan devletimizin nefes almasına imkan veren bir barış ve işbirliği ortamının sağlanmasında ciddi bir işlev görmüştü.

Bugün, “Yeni Türkiye” hedefinin gerçekleştirilmesinde de etkin, çok yönlü, vizyoner ve insani diplomasimize önemli roller düşmektedir. Bu rolleri doğru tanımlamamız gerekiyor.

İlginçtir ki, aynen insan hayatında olduğu gibi, dünya tarihinde de her yüzyılın ilk yirmi yılının o yüzyılın karakterini belirlediğini görüyoruz.

Örneğin, geçtiğimiz yüzyılı etkileyen en önemli olayın 1.Dünya Savaşı olduğu, 1815 Viyana Kongresi’nin 19.yüzyıla şekil verdiği akademisyenlerce de savunuluyor.

Günümüzdeki küresel gelişmelere de bu mercekle bakacak olursak 21. yüzyılın kaderini belirleyecek bir dönemden geçtiğimizi söyleyebiliriz.

Biz de bu kritik dönemeçte, Türk dış politikasında nereden geldiğimizi ve nereye gitmekte olduğumuzu değerlendirmek istiyoruz.

Değerli mesai arkadaşlarım,

Dış politikada süreklilik ve değişim, uluslararası literatürde çoğu zaman ülkelerin içine düştüğü bir ikilem ve birbiriyle çekişme halindeki iki kavram olarak anlatılır.

Oysa, dış politikamızın dinamiklerine baktığımızda, Türk dış politikası için süreklilik ve değişim unsurlarının birbirleriyle etkileşim halinde olduğunu görüyor, her iki boyutun da ihtiyaç olarak ortaya çıktığını anlıyoruz. Türkiye için süreklilik ve değişim, birbirini tamamlayan kavramlardır.

Biz de, Dışişleri Bakanlığı olarak, sürekliliğin teminatı olduğumuz kadar, değişimi öngören, değişimi gerçekleştiren ve gerektiğinde yönlendiren bir aktör olarak da görev yapmak durumundayız.
 
Sizler diplomasinin doğduğu topraklarda yetiştiniz. Tarihteki ilk yazılı anlaşma olan Hititler ile Mısırlılar arasındaki Kadeş Anlaşması’nın aslına uygun bir kopyası, Türkiye’nin hediyesi olarak Birleşmiş Milletler’den dünyaya ışık tutuyor.

Diplomasimiz, gerçekten de çok özgün bir birikim ve tecrübeye dayanmakta, çok çeşitli tarihsel kaynaklardan beslenmektedir.

Bildiğiniz gibi Osmanlı, 1453 yılında Reis-ül Küttaplık makamını oluşturdu. 1650 yılından itibaren daha fazla şekil bulan bu Kurum devlet protokolünde daha güçlü bir konum elde etmeye başladı.

II. Mahmut zamanında kurulan Tercüme Odası ise, Hariciye Nezareti’nin temelini atmıştır.

Milli Mücadele döneminde kısıtlı imkânlarla kurulan Hariciye Vekaletimiz, bağımsızlık mücadelemizi yurtdışında anlatmak ve destek bulmak için, tüm zorluklara rağmen özveriyle görevini sürdürdü. Lozan’a giden süreçte önemli rol oynadı. İç ve dış teşkilatını oluşturarak, genç Cumhuriyetin güçlü ve köklü kurumlarından biri haline geldi.

Bugünün Türk diplomasisi, gücünü, bu köklü geçmişten, çeşitli devletlerin kuruluş ve yıkılışına tanıklık eden birikim ve tecrübeden alır.

Türk dış politikasını yönlendiren temel ilke, dün olduğu gibi bugün de, Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, Cihanda sulh” felsefesidir.

Genç Cumhuriyetin tarihin zorlu bir dönemecinde yeşerip güçlenmesi bu ilke doğrultusunda sağlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nın “mağlupları” arasından bir tek Türkiye kendisine dayatılan ölümcül şartları reddetmiş, silahlı mücadelesini sürdürmüştür. Diğer Avrupa devletleri dört yıl savaşmışken, ülkemiz 1911 Libya Harbi ile başlayan direniş mücadelesinde tam 12 yıl savaşmıştır.
 
Bu yapılırken, geçmişten kalan sorunların esiri olunmamıştır. Sadece Türkiye’nin çıkarlarının değil, bölgemizin yüksek çıkarlarının gerektirdiği şekilde tüm ülkelere dostluk ve işbirliği eli uzatılmıştır.

Batıda Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında Balkan Antantı, doğuda ise Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalanmıştır. Böylece, dünyanın topyekün savaşa sürüklendiği bir dönemde Türkiye, gerek doğusunda, gerek batısında güvenlik ve işbirliğini sağlamaya yönelik önemli adımlar atmıştır.

Bugün de kuzeyimizde, doğumuzda ve güneyimizde devam eden krizlere rağmen, yakın bölgemizden başlamak üzere, çevremizde bir istikrar, refah ve işbirliği kuşağı tesis etmek için çaba sarfediyoruz.

Sorunlara değil çözümlere odaklanmaya çalışıyoruz.

Bu yöndeki çabalarımız, özgün niteliğiyle Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi mekanizmalarını doğurmuştur.

Geçtiğimiz günlerde Katar’la kurduğumuz benzeri mekanizma dahil, bu kapsamda işbirliği yaptığımız ülkelerin sayısı 18’dir. Bu mekanizmanın 19’uncusunu Gürcistan’la kurmayı geçtiğimiz ay kararlaştırdık. Bu ülkelerle, bugüne kadar 36 Konsey toplantısı gerçekleştirdik ve bu toplantılarda 396 belge ve anlaşma imzaladık.

Bu mekanizmalar sayesinde komşularımızla diyalog ve işbirliğimize somut bir çerçeve kazandırdık. İşbirliğimizin ahdi temelini güçlendirdik. Bu bölgelerle ticaretimizi yedi katına çıkardık. Komşu ülkelerle toplam dış ticaretimiz 12 yıl içinde 13 milyar Dolar’dan 94 milyar Dolar’a çıktı.

En önemlisi, diyalog ve işbirliğinin dönemsel krizlerden etkilenmeden devamını sağlayacak bir kurumsal yapı kurmuş olduk. Bugünkü sorunlar ne olursa olsun, kalıcı ve kapsamlı barış için, karşılaştığımız güçlüklerden yılmadan çalışmaya devam edeceğiz.

Dün olduğu gibi bugün de dış politikamızın rotasını çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkma hedefi doğrultusunda belirliyoruz. Avrupa kurumlarıyla bütünleşme sürecimizi kararlılıkla sürdürüyoruz.

Bununla birlikte, Avrupalı dostlarımızın Türkiye’nin üyeliği konusunda önyargılara dayanan hatalı yaklaşımlar içine girebildiklerini ve bunun bazı haksız uygulamalara yol açtığını da görüyoruz.

Bu dar görüşlü yaklaşımlara karşı çıkarken, kamuoyumuzun AB üyelik sürecine dair heyecanını yeniden kazanmasına da yardımcı olabilecek adımlar üzerinde de duruyoruz.

Schengen böl¬gesine vizesiz seyahati başlatacak vize serbestisi diyaloğunu sonuçlandırmak için çaba gösteriyoruz.

Bütün bu çalışmalarımızda Avrupa Birliği Bakanlığımızla birlikte yakın bir eşgüdüm içindeyiz.
 
Değerli çalışma arkadaşlarım,

Türk Dışişleri Bakanlığı aynı zamanda Devletimizin hafızasıdır. Devlet erkanımızın yabancı muhataplarıyla yürüttükleri temasların kaydını ve çetelesini Dışişleri Bakanlığımız tutar.

Geleceğin tarih yazıcılarına kaynak oluşturacak tutanaklar merkez teşkilatımızın ve ilgili Büyükelçiliklerimizin çabalarıyla titizlikle hazırlanır ve saklanır. Sürekliliği temin edecek devlet hafızamız da bu şekilde Bakanlığımız tarafından oluşturulur.

Değerli Konuklar, Sevgili mesai arkadaşlarım,

Konuşmamın başında, dış politikada süreklilik kadar değişim de bir gerekliliktir demiştim.

Dünya düzeni değişirken ve başka bir düzenin temelleri atılırken bizim bu değişimi dışarıdan izleme lüksümüz yoktur.

Değişimi anlamak ve değişime ayak uydurmak hatta değişimi yönlendirmek zorundayız.

İçinden geçmekte olduğumuz dönemi ve tarihin akışını doğru yorumlayabilmek için cevaplandırmamız gereken önemli sorular var:

Soğuk savaşın sona ermesiyle ortadan kalkan iki kutuplu düzenin yerini tek kutupluluğa veya çok kutupluluğa bıraktığını söyleyebilir miyiz?

Yoksa gücün çeşitli düzeylerde dağıldığı kutupsuz bir dünyayla mı karşı karşıyayız?

Ekonomisini yeniden rayına oturtmaya çalışan ABD’nin, doğunun yükselen güç odağı Çin ile ilişkilerini yeniden tanımlama arayışı bizi nereye götürecek?

Küba ile elli yıldır kapalı olan kapıları açan ABD’nin dış politikasındaki değişim arayışını nasıl yorumlamalıyız?

Petrol fiyatlarındaki sert dalgalanmalar dünya siyasetinde ve ekonomisinde ne tür değişimlere yol açacak?

Geçtiğimiz yıl Ukrayna’da yaşananları ve bunun etkilerini doğru tahlil edebiliyor muyuz?

Arap halklarının özgürlük ve onurlu bir yaşam beklentisiyle başlattıkları halk hareketlerinin seyri ne yönde evrilecek?
Adalete ve eşitliğe dayalı bir düzen için umutlar ortadan kalktı mı?

Dış politikamızı bu soruların cevapları doğrultusunda adil, ilkeli ve insan odaklı bir perspektifle oluşturmak bir tercih değil, zaruret olmalıdır.

Bugün, 50 yıl önce çoğu var olmayan, terörizmden etnik ihtilaflara, iklim değişikliğinden mali krizlere, enerji ve gıda güvenliğinden siber saldırılara, kitle imha silahlarının yayılmasından medeniyetler arası çatışma tezlerine ve yasadışı göçe kadar birçok farklı riskle başa çıkmak durumundayız.

Tarihi boyunca terörün değişik şekillerine maruz kalan ülkemiz, son olarak sınırının hemen ötesinde ortaya çıkan DEAŞ ve ortak bir küresel tehdit olan terörle karşı karşıya kaldı.

Yanıbaşımızda palazlanan bu yeni tehdidin etkilerini de önce biz yaşadık. Musul Başkonsolosluğumuz personelinin ve ailelerinin 102 gün boyunca rehin tutulmasının acısını aynı ailenin mensupları olarak yüreğimizde hissettik.

Diplomatlarımızın ve vatandaşlarımızın sağ salim aramıza dönmüş olmaları en büyük tesellimizdir. Kendilerine yeniden geçmiş olsun diyorum.

Hiçbirini yok sayamayacağımız bu tehditler, dış politika hedeflerimize de ciddi bir sınama olarak yansıyor.

Öte yandan, son dört yılda Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da yaşanan halk hareketlerine tanıklık ettik. Bu gelişmeler, demokrasi, özgürlük ve insan hakları taleplerinin artık evrensel bir nitelik kazandığını bir kez daha ortaya koymuştur. Bunu en açık şekilde Suriye örneğinde görüyoruz.

Suriye’deki rejimin baskı ve şiddetinden kaçan 3,2 milyon Suriyeli kardeşlerimizin 1,6 milyonunu ülkemizde misafir ediyoruz. Ne acıdır ki, Suriye’deki krizin çözümü için anlamlı bir adım atmakta aciz kalan uluslararası toplum, bu yükün karşılanmasında sorumluluk üstlenmekte de isteksiz davranıyor. Suriyeli kardeşlerimiz için ülke olarak yaptığımız 5 milyar Dolar’a yaklaşan harcama için uluslararası toplumun katkısı ancak 250 milyon Dolar gibi sembolik bir rakamla sınırlı kalmıştır.

Diğer yandan, halkına zulmetmekten çekinmeyen Suriye rejiminin uyguladığı mezhepçi ve ayrımcı politikaların bölgede DEAŞ ve benzeri ayrılıkçı terör gruplarının güçlenmesine yol açtığını da görüyoruz.

Uluslararası toplumun DEAŞ’la mücadeleye öncelik vermesini fırsat bilen rejimin de saldırılarını arttırdığına şahit oluyoruz.

Bölgede yaşanan tüm bu gelişmeler, sorunlara kapsamlı çözüm bulunması yaklaşımımızın haklılığını ortaya çıkarmıştır. Ülkemizin Suriye’den yeni bir göç akınıyla karşı karşıya kalmaması için sınırımıza yakın alanlarda güvenli bölgeler ve uçuşa yasak alanlar ilan edilmesi gerekmektedir.

Türkiye olarak beklentimiz, meşruiyetini uzun zaman önce kaybetmiş Esad rejiminin barışçı bir geçiş süreciyle yerini Suriye halkının tümünü temsil edecek bir yönetime bırakmasıdır.

Etnik ve mezhepsel temelli politikaların yıkıcı sonuçlarını Irak’ta da gördük.

Bu ülkeden DEAŞ’ın zulmü sebebiyle kaçan tüm etnik ve dini gruplara da aynı şekilde kucak açtık. Zor şartlar altındaki bu gruplar, Irak’ın kuzeyinde kurduğumuz kamplarda barınmakta ve gönderdiğimiz insani yardımlardan da istifade etmektedirler.

Irak’ta geçmişteki hatalara düşmemeyi ve kapsayıcı politikalar üretmeyi hedefleyen yeni bir Hükümet var. Bu dönemde, ilişkilerimiz de yeniden hız kazanıyor. Geçtiğimiz günlerde, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci toplantısı’nda ikili ilişkilerimizi tüm boyutlarıyla ele alma fırsatı bulduk.

Yanı başımızda yaşanan ve ülkemizi de derinden etkileyen bu krizlerin kalıcı biçimde çözümü için uluslararası toplum ile birlikte yoğun çaba harcamaya devam edeceğiz.

Diğer yandan, Ortadoğu’daki tüm sorunların temelinde yer alan İsrail-Filistin ihtilafının bir an önce adil, kalıcı ve kapsamlı bir şekilde çözüme kavuşturulması da öncelikli hedefimizdir. Bu yöndeki çabalarımızı ve Harem-i Şerif'teki tarihi statükonun korunması için de girişimlerimizi sürdüreceğiz. Bunu yaparken, İsrail’in Filistin halkına yönelik zulmüne karşı sesimizi yükseltmeye ve mazlumun yanında olmaya devam edeceğiz.

Coğrafyamızın içinden geçmekte olduğu bu sancılı dönemi, yüzyıllardır birarada yaşadığımız halkların yanında olarak, onların tercihlerinden ve esenliklerinden yana tavır alarak atlatacağız.

Bu eğilimleri doğru tahlil ederek, zamanın ruhunu doğru okumak durumundayız.

Siyasetin ötesinde, ekonomik gelişmeler de giderek dış politikayı daha fazla etkiler hale gelmiştir. Ekonomik güç ekseni hızla doğuya kaymaktadır. .Bunun uluslararası politika açısından sonuçlarını kestirmek zorundayız.

Yeniden şekillenmekte olan küresel ekonomik düzenin daha adil, daha eşitlikçi, daha insani bir eksende tesis edilmesine katkıda bulunabilmeyiz.

Gelişmekte olan ülkeler açısından, güvenlik ile kalkınma arasındaki bağın giderek belirginleştiğini görebilmeliyiz.

AB bağlamında ise, ekonomik krizin yarattığı sarsıntıyı, buna bağlı olarak daha da artan ırkçılık ve yabancı düşmanlığını yakından izleyerek, buna karşı gerekli tedbirleri üretebilmeliyiz.

İşte tüm bu süreçler, dış politikamızda değişimi de zorunlu kılıyor. Sonuç olarak, son 12 yılda dış politikamız hem içerik, hem de uygulanış biçimi olarak değişmiştir ve değişim olgusuna cevap üretmeye devam edecektir.

21. yüzyılda Türk dış politikası, adil, barışçı ve insan odaklı bir anlayışın temsilcisidir.

Bu doğrultuda, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin güç dengelerini yansıtan ve günümüzün gerçekleriyle uyuşmayan küresel sistemin reformdan geçmesi gerektiğini vurgulamaya devam etmeliyiz. Dünya 5’ten büyüktür denilirken kastedilen de esasen budur.

Uluslararası sistemin de bir bütün olarak demokratikleşmesini savunuyoruz. Adalet duygusunun hem uluslararası siyasette, hem uluslararası ekonomide hakim olması için çaba gösteriyoruz.

Türk dış politikası kısa vadeli istikrar arayışlarının ve günlük çıkar hesaplarının peşinde koşmaz, koşamaz.

Bu doğrultuda, bir yandan bölgesel işbirliği dinamiklerini harekete geçirmeye çalışırken, diğer yandan da yakın bölgemizden başlayarak çevremizdeki yangınları söndürmeye yönelik ilkeli bir duruş sergilemekteyiz.

İsrail-Filistin anlaşmazlığından, Suriye’deki krize; Somali’den Afganistan’a kadar küresel vicdanın harekete geçmeyip suskun kaldığı durumlarda sözümüzü ve katkımızı ortaya koymaktan kaçınmıyoruz.

Suriye’de rejimin zulmüne maruz kalan masum halkın durumunu da, Pakistan’da teröre kurban giden ilkokul çocuklarının acısını da, Afrika’da ebola salgınının oluşturduğu yıkımı da kendi meselemiz olarak görüyoruz.

Dünyadaki gelişmeleri izlemekle yetinmeyerek, gelişmeleri yönlendirmeyi amaçlayan etkin dış politika arayışımızın temelindeki neden budur. Bu yaklaşımla başlattığımız girişimlerin, yıldan yıla güçlendiğini ve kurumsallaştığını görmek bizi mutlu etmektedir.

Değerli dostlar,

Bölgesel sahiplenme ve işbirliği için öncülük ettiğimiz süreçleri başarıyla sürdürüyoruz. Halihazırda devam eden üçlü süreçlere bu yıl Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan Üçlü sürecini de ekledik.

Finlandiya ile birlikte başlattığımız “Barış için Arabuluculuk Dostlar Grubu’nun” üye sayısı 48’e ulaştı.

İspanya’yla birlikte öncülük ettiğimiz "Medeniyetler İttifakı" girişimi 141 üyesiyle Birleşmiş Milletler içerisinde en fazla üyeye sahip girişimlerden biri haline geldi.

ABD ile eşbaşkanlığını yürüttüğümüz "Terörizmle Küresel Mücadele Forumu" (TMKF) terörle mücadelede uluslararası işbirliği bağlamında önemli bir boşluğu dolduruyor.

Afrika’ya ve Latin Amerika’ya yönelik açılım politikaları bugün yeni Türk dış politikasının başarı öyküsü olarak ön plana çıkmaktadır.

Son olarak Malabo’da düzenlenen Türkiye-Afrika Zirvesi, açılım siyasetini ortaklık siyasetine dönüştüren bir dönüm noktası olarak tarihe geçti. Osmanlı’dan günümüze kadar bir Afro-Avrasya ülkesi olan Türkiye, 21. yüzyılın gerçekleriyle uyum içerisinde Afrika politikasında yeni bir dönem açmayı başarmıştır.

2002 yılında Afrika kıtasında 12 olan Büyükelçilik sayımızı, 39’a çıkarmış durumdayız.12 yıl önce, Afrika kıtasıyla 3 milyar Doların altında olan toplam ticaret hacmimiz 7 kattan fazla artarak 23 milyar Dolar’a çıkmıştır.

Bu gelişme, kuşkusuz, kıtadaki temsilciliklerimizde görev yapan siz değerli Büyükelçilerimizin, kıtadaki faaliyetleriyle Afrika’nın kalkınmasına önemli katkıda bulunan THY, TİKA ve Kızılay gibi diğer kurumlarımızın ortak başarısıdır.

Bugün, kıta halklarının kalbinde Türkiye müstesna bir yer edinmiş, ecdadının emanetine sahip çıkmıştır.
Aynı şekilde, Asya-Pasifik ve Latin Amerika’ya açılım politikalarımızın da yine ilgili kurumlarımızın artan katkısıyla ilerlediğini görüyoruz.

Küresel ekonominin önemli merkezlerinden Asya-Pasifik’teki altı ülkeyle (Çin, Japonya, Kore Cumhuriyeti, Malezya, Endonezya ve Singapurla) ilişkilerimizi “stratejik” düzeye çıkardık.

Bu bölgede Myanmar, Sri Lanka, Brunei ve Kamboçya’da Büyükelçilik açtık. Laos ve Fiji’de ise önümüzdeki dönemde açacağız.

Aynı şekilde, Latin Amerika’daki toplam diplomatik temsilcilik sayımızı da 12 yıl içinde 6’dan 13’e çıkardık. Bu bölgeyle olan ticaret hacmimiz son 10 yılda 9 kat artarak 8 milyar Dolar'ı aşmıştır.

Türkiye’nin geleneksel coğrafyası dışında da sözü dinlenen, saygın bir aktör haline gelmesi, bölgesindeki varlığını ve etkinliğini çarpan etkisiyle artıracak bir faktördür. Açılım politikalarımızı bu anlayışla sürdürüyoruz.

İzlediğimiz bu aktif ve çok yönlü dış politika yoğun bir diplomasi trafiğini de beraberinde getiriyor. 2014 yılı içerisinde, Dışişleri Bakanı, Başbakan ve Cumhurbaşkanı seviyelerinde yurtdışına toplam 67 ziyaret gerçekleştirdik, bu düzeylerde 71 muhatabımızı ülkemizde ağırladık. Toplam temas sayısının 138’e ulaştığı göz önünde bulundurulduğunda, 2014 yılında nerdeyse her iki iş gününden birinde bir ziyaret gerçekleştirdiğimizi söylemek mümkündür.

Sadece Cumhurbaşkanlığı devir-teslim töreni vesilesiyle, aynı gün içinde 85 ülkeden ve 10 uluslararası örgütten üst düzeyli temsilciyi ülkemizde ağırladık.

Ben de Dışişleri Bakanı olarak göreve başladığımdan bu yana 130’a yakın muhatabımla yüzyüze görüştüm.

Ülkemizin uluslararası planda taşıdığı ağırlığı ortaya koyan bu rakamlar, Bakanlığımızın mesaisinin yoğunluğu açısından da kamuoyumuza bir fikir vermektedir.

Küresel meselelere karşı vicdani duruşumuzun bir diğer yansıması da artan kalkınma ve insani yardımlarımızdır.

Yakın geçmişe kadar yardım alan bir ülke olan Türkiye’nin bugün resmi kalkınma yardımları 3,3 milyar Dolar seviyesine ulaşmıştır. İnsani yardımlar alanında dünyanın üçüncü büyük donör ülkesiyiz. (GSMH bakımından ise birinciyiz.)

Afrika’dan Asya’ya ve Latin Amerika’ya kadar farklı coğrafyalardaki insani krizlere ilk müdahale eden ülkeler arasında yer alıyoruz.

BM’nin 2016’da ilk defa düzenleyeceği Dünya İnsani Zirvesi’ne evsahipliği için ülkemizi seçmesinde uluslararası alanda ön plana çıkan bu rolümüz etken olmuştur.

Kalkınma alanında yaptığımız yardımlar kadar, bu yardımları gerçekleştirme yöntemlerimiz de uluslararası çevreler tarafından takdir toplamaktadır.

Yardımı alan ülkenin ihtiyaçlarını ve önceliklerini dinleyerek belli bir esneklikle yaptığımız yardımların sahadaki ihtiyaçların en çabuk ve etkin biçimde giderilmesini sağladığını görüyoruz. Bu rolümüz, ülkemizden beklentileri de tabiatıyla yükseltiyor. Ülkemizi ihtiyaç anında ilk kapısı çalınacak güvenilir bir dost haline getiriyor.

İnsan odaklı dış politika anlayışının bir başka boyutu da şudur: Dış politikamız giderek insanımızın günlük hayatıyla daha da bütünleşen bir nitelik kazanıyor.

Diplomasi artık vatandaşlarımızın sınırlarımız içinde güvenlik ve istikrar içinde yaşamalarını temin etme amacıyla yetinilmeyecek bir konuma gelmiştir.

Vatandaşlarımızın yurtdışına rahat seyahat etmelerini sağlamak, ikili ticaretimizin önünü açmak, yatırım imkanlarını genişletmek ve yeni pazarlar temin etmek gibi görevlerimiz de artık önem ve öncelik kazanmıştır.

Bu alanlarda da ilerleyebilmek için, serbest ticaret anlaşmaları müzakerelerine hız veriyoruz. Halen mevcut 21 adet anlaşmanın sayısını müzakereleri devam eden 14 yeni anlaşmayla en kısa zamanda artırmak amacındayız.

Diğer yandan, vize muafiyeti anlaşmalarıyla da seyahat kolaylığını sağlamaya çalışıyoruz.

Vatandaşlarımızın vizesiz seyahat edebilecekleri ülke sayısı son 12 yılda yüzde 50 artarak 70’e ulaşmıştır.

Değerli mesai arkadaşlarım,

Son on yılda diplomasi ve dış politikanın içeriği kadar uygulanış biçimi de değişmiştir.

Bazılarınız 30 yılı aşkın süredir bu mesleğe emek veren diplomatlar olarak, bu değişimi daha iyi gözlemliyorsunuz.

Artık, giderek genişleyen bir sahnede takım oyunu mantığıyla çok sayıda aktörün dahil olduğu bir dış politika anlayışını hayata geçirmek zorundayız.

Son yıllarda çok boyutlu dış politikamızı, ilgili bütün Bakanlıklarımızın yanında TİKA, THY, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü, AFAD, Kızılay, Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü başta olmak üzere bütün kamu ve sivil toplum kuruluşlarımızla uyum içinde sürdürüyoruz.

Bu vesileyle, dış politikada artık parlamenter diplomasinin de artan biçimde önem kazanmaya başladığını vurgulamak isterim. Yüce Meclisimizin değerli Başkanı, Komisyon Başkanları ve parlamenter asambleler ve dostluk gruplarında görev yapan Milletvekillerimiz muhataplarıyla yürüttükleri yoğun temaslarla dış politikamıza önemli katkılar sağlıyorlar.

Dış politikamızın yürütülmesinde emeği geçen tüm kurumlarımıza ve temsilcilerine huzurunuzda Bakanlığım adına teşekkür ediyorum.

Değerli konuklar,

Teknolojik gelişmelerin insan aklının sınırlarını zorladığı bir çağda yaşıyoruz.

Bakanlık olarak biz de teknolojinin bize sunduğu imkanları, hem vatandaşlarımıza konsolosluk konularında sağladığımız hizmeti etkinleştirmek, hem de yurtiçindeki ve yurtdışındaki kamuoylarıyla etkileşimimizi artırmak için kullanmaktayız.

Ayrıca, bu vesileyle şunu belirtmek isterim. Nasıl ki ülkemizde Valilerimiz ve Kaymakamlarımız vatandaşlarımızla iç içe, omuz omuza yaşıyorsa, yurtdışında da Büyükelçilerimiz ve Başkonsoloslarımız bulundukları ülkelerdeki vatandaşlarımızla iç içe, omuz omuza yaşamaktadırlar. İhtiyaç duydukları her an vatandaşlarımızın yanında oluyorlar.

Son yıllarda Başkonsolosluklarımızda verilen hizmetin daha kaliteli hale gelmesi için önemli adımlar attık. Bunda büyük ölçüde de başarılı olduğumuza inanıyorum. Bu konuda gayretlerimiz sürüyor.

Yurtdışındaki vatandaşlarımızın konsolosluklara kadar yorulmadan işlemler hakkında bilgi aldıkları Konsolosluk internet sitesi ve çağrı merkezi ile E-Vize uygulamamız Bakanlığımızın sadece Türkiye’de değil, dünyada da öne çıkan, dikkat çeken uygulamalarındandır.

2013 Nisan ayından bu yana 6 milyonun üzerinde yabancıya e-vize verilmiş, bu sayede hazinemize 120 milyon Dolar’ın üzerinde harç tahsilatı yapılmıştır.

E-vize uygulaması sayesinde, 100’ün üzerinde ülkeden ziyaretçiler vizelerini ortalama 3 dakika içinde alabilmektedirler.

Konsolosluklarımızın mesaisinde vize başvurularına ayrılan zamandan böylece sağlanan tasarruf, artık kendi vatandaşlarımızın işlemlerine daha fazla zaman ayırabilmemizi sağlamaktadır.

Havaalanlarındaki vize kuyrukları da ortadan kalkmıştır. Yabancılar evlerinden, ofislerinden güvenli biçimde elektronik olarak vize alabilmektedirler.

E-vize uygulaması bu yönüyle turizmimizi de canlandıran bir faktör haline gelmiştir.

Değerli Mesai Arkadaşlarım, Saygıdeğer Konuklar

Cumhuriyet tarihimize ışık tutan Devlet Arşivimiz de Bakanlığımıza emanet edilmiştir. Bekçisi olduğumuz bu arşivi modern koşullarda korumak ve arşivin tasnif ve kullanımını kolaylaştırmak için Arşiv Otomasyon Projesini başlattık.

Bu projeyle, arşivimizdeki 65 milyon sayfa belgenin 3 yıl içerisinde elektronik ortama aktarılmasını amaçlıyoruz.

Tüm dünyadan tarihçi ve akademisyenler, araştırmalarında Bakanlık arşivimizi kaynak alarak, yakın tarihimize ışık tutacak araştırmalarını süratli ve etkin biçimde yapma imkanını elde edeceklerdir.

Yine, çağımızda hayatımızın bir parçası haline gelen sosyal medyanın kullanımında merkez birimlerimiz kadar yurtdışındaki temsilciliklerimizin de başarılı bir performans sergilediklerini biliyorum.

Bugün 134 temsilciliğimizce kurulan twitter hesaplarının takipçi sayısı 100 bini aşmıştır.

155 temsilciliğimiz tarafından hazırlanan facebook sayfalarını beğenenlerin sayısı ise onbinlerle ifade edilmektedir.

Büyükelçilerimizin bu anlamda da değişime ayak uydurarak çağı yakalamak ve kamu diplomasisi faaliyetlerimize destek olmak için sergiledikleri çabayı takdir ediyorum.

Saygıdeğer Büyükelçiler, Değerli mesai arkadaşlarım,

Sizler meslek hayatınızda Bakanlığımızın en hızlı büyüme hamlesinin gerçekleştirilmesine tanık oldunuz. Dış politikamızdaki değişimin bir sonucu olarak, 2000 yılından bu yana 67 yeni temsilcilik açtık.

Bugün, 134 Büyükelçilik, 81 Başkonsolosluk, 12 Daimi Temsilcilik ve 1 Ticaret Ofisi olmak üzere 228 dış temsilciliğimiz bulunmaktadır.

Böylelikle, dünyanın en yaygın 6’ncı diplomatik gücü haline geldik.

Ülkemizin dış politikada öne çıkan profilinin bir yansıması olarak uluslararası toplumun ülkemize yönelik ilgisi de artmaktadır. Bu doğrultuda, ülkemizdeki yabancı temsilcilerin sayısı da yıldan yıla artıyor. 2002 yılında ülkemizde 166 Büyükelçilik, Başkonsolosluk ve uluslararası örgüt temsilciliği faaliyet göstermekteyken, bu sayı bugün 256'ya yükselmiştir.

İstanbul bugün, New York'tan sonra dünyada en fazla Başkonsolosluğun bulunduğu ikinci şehir haline gelmiştir.

Dış temsilciliklerimizdeki büyümeye paralel olarak personel sayımız da artıyor. Şu anda 2.170 kariyer memuruyla bütün bu çabalarımızı sürdürüyoruz.

Ayrıca, personelimizin çağın gerekliliklerine uygun niteliklerle donanması için de gayret gösteriyoruz. Halihazırda 33 genç mensubumuz yurtdışında yüksek lisans eğitim alıyor.

Mensuplarımızın yabancı dil bilgilerini geliştirmelerini de teşvik ediyoruz. Halen, Yabancı dil eğitimine devam eden personelimizin sayısı 396’dır.

Son beş yılda, İngilizce, Fransızca ve Almanca dışında dil bilen kariyer memurlarımızın sayısı 247’den 391’e çıkmıştır. Bu yaklaşık yüzde 58’lik bir artış demektir.

Örneğin, beş yıl önce Rusça bilen memur sayımız 36, Çince bilen memur sayımız ise sadece 3’tü. Bugün ise, 60 diplomatımız Rusça, 14 diplomatımız Çince konuşuyor.

Aynı dönemde, Arapça bilen memurlarımızın sayısı da 19’dan 64’e çıktı. Mensuplarımızın da bu dili öğrenmeye gösterdikleri büyük ilgi çerçevesinde, 10 yıl sonra Arap ülkelerindeki Büyükelçilerimizin tamamını Arapça bilen diplomatlarımız arasından seçebilecek durumda olacağız.

Öte yandan, Dışişleri Akademimizin, gerçek bir akademik hüviyete kavuşturularak, diplomatlarımızı yetiştirecek bir okula dönüşmesine yönelik adımları (önümüzdeki yıldan itibaren) atacağımızı buradan müjdeliyorum.

Fedakarca çalıştığı herkes tarafından kabul edilen Dışişleri Bakanlığımızın, bu yoğun dış politika gündemini layıkıyla takip edebilmesi için daha iyi fiziki koşullara sahip olması gerekiyor. 2015 yılı içerisinde, yeni hizmet binamızın inşa edilmesi için gerekli adımları atacağımızı vurgulamak isterim.

Değerli Büyükelçilerim,

Yeni Türkiye’yi inşa ederken, sizin değişimi yakalayan ve yönlendirebilen katkılarınıza her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Bu görevi layıkıyla yerine getireceğinizden de şüphe duymuyorum.

Türkiye Cumhuriyeti Hariciyesi, 1793’te göreve başlayan ilk Londra Büyükelçimiz Yusuf Agah Efendi’den itibaren, Osmanlı’nın ve Cumhuriyetimizin modernleşme çabalarına da öncülük eden bir gelenekten gelmektedir.

Dolayısıyla Hariciyemiz, sürekliliğin olduğu kadar değişimin de öncüsü, takipçisi ve uygulayıcısı olmuştur. Bu görevi önümüzdeki dönemde de gururla ve başarıyla ifa etmeye devam edecektir.

Sizler her biriniz, ülkemizin “bayrak taşıyıcıları” olarak dünyanın dört bir yanında devletimizin gücünü ve şefkatini temsil ediyorsunuz.

Yeri geliyor çocuğunuzu, eşinizi günlerce göremiyorsunuz. En önemli, özel anlarınızı bile birlikte paylaşamıyorsunuz.

Görev yerlerinizde Türk bayrağını gururla dalgalandırmak için canınızı ortaya koyuyorsunuz.

Bu vesileyle, mensuplarımızı hedef alan terör saldırıları neticesinde yaşamını yitiren toplam 40 diplomatımızı, kamu görevlimizi ve yakınlarını da bir kez daha saygıyla yâd ediyorum. Bu sabah Dışişleri Şehitliğini arkadaşlarımla beraber ziyaret ederek, aziz şehitlerimize rahmet diledik.

Değerli Konuklar,

Uluslararası alanda liyakat, birikim ve tecrübe bakımından daima olumlu nitelikleriyle anılan Türk diplomatlarıyla birlikte çalışmaktan gurur duyduğumu bir kez daha sizlerle paylaşmak isterim.

Bu vatan, bu devlet size minnettardır.

Buradan görev bölgelerinize döndüğünüzde, oradaki muhataplarımıza ve özellikle vatandaş ve soydaşlarımıza bizlerden selam götürün.

Bu düşüncelerle size Konferans boyunca yürüteceğiniz çalışmalarınızda başarılar diliyor, bu önemli toplantıda bizlerle birlikte olan tüm konuklarımıza içten teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyorum.