#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun KKTC Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Kudret Özersay ile “Doğu Akdeniz’de Hukuk ve Siyaset” başlıklı sempozyumda yaptıkları konuşma, 16 Ekim 2018, Ankara Üniversitesi

SUNUŞ- Önemli olaylara imza attık. Ama biz sayın bakanlarımızı siyasal mezunu, Mülkiye mezunu olarak biliyoruz ve sayın bakanlarımıza Mülkiye’ye, evimize hoş geldiniz diyoruz, şeref verdiniz demek istiyorum.

Doğu Akdeniz konusunda çok önemli gelişmeler olduğunu biliyoruz, çok önemli gelişmelerin arifesinde olduğunu biliyoruz. Ve bu gelişmelerin kamuya aktarılabileceği, enine boyuna tartışılabileceği önemli platformlardan birinin Mülkiye olacağını düşündük. Ve Uluslararası İlişkiler Bölümü hocalarıyla birlikte böyle bir oturumu organize ettik. Onlara da huzurunuzda teşekkür etmek isterim.

Lafı çok uzatmak istemem, konuyu uzmanlarına bırakalım. Müsaade ederseniz önce Sayın Başbakan Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımız Kudret Özersay’ı nasıl arzu ederseniz, kürsüde mi, oturduğunuz yerde mi?

Görüşlerinizi paylaşmak üzere, buyurunuz Sayın Bakanım.

KKTC BAŞBAKAN YARDIMCISI VE DIŞİŞLERİ BAKANI KUDRET ÖZERSAY-

Sayın Bakan, değerli hocalarım, saygıdeğer hocalarım, meslektaşlarım, değerli arkadaşlarım; ben bu salona ilk girdiğimde Osmanlı Diplomasi Tarihi dersini almak üzere Profesör Ömer Kürkçüoğlu’nun dersine girmiştim. Not almak için böyle bir heyecanla kalemi kağıda sürüyordum, uğraşıyordum. Burada bu şartlarda tekrardan biraraya gelebildiğimiz için çok mutluyum. Aradan 23 sene geçmiş mezuniyetimin üzerinden, 1995 yılında mezun oldum Mülkiye’den. 23 sene sonra sizlerin arasında bulunmaktan çok mutluyum ve memnunum.

Hem Mülkiye, hem Türkiye aslında çok sıkıntılı dönemler geçirdi ve aslında geçirmeye de devam ediyor. Çok iyi biliyoruz ki Mülkiye’nin Türkiye’nin çok sıkıntılı dönemlerinde ciddi anlamda kan kaybettiği zamanlar oldu. Şimdilerde de Mülkiye’nin kan kaybettiğini biliyorum, ama Türkiye’nin pes etmediği gibi Mülkiye de pes etmeyecek, bunu da çok iyi biliyorum.

Neredeyse 160 yıldır Sayın Rektörün az önce bahsettiği gibi bu fakülte var. Aydın, saygın, onurlu ve demokrat akademisyenler yetiştirdi Mülkiye. Olgun ve çalışkan bürokratlar yetiştirdi. Başarılı, kamu yararını esas alan, inatçı, hırslı siyasiler ve devlet adamları da yetiştirdi. Ama belki de en önemlisi, ülkesini gerçekten seven, açık fikirli nesiller yetiştirdi. Şimdi bizler ki bunu kendi adıma söylüyorum; bugüne kadar bu fakültenin, Mülkiye’nin yetiştirdiği bu önemli isimlerin yüzde 1’i kadar bile olabilirsek ne mutlu bize, hoş bulduk Mülkiye.

Doğu Akdeniz’de hukuk ve siyaset bağlamında çok şey söylenebilir. Geldiğimiz noktayla ilgili olarak ben Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak üç unsurun altını çizmek istiyorum. Ve bunu yaparken de aslında Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuk bağlamında ve siyaset bağlamında bize çok şey öğretmiş olan, önünde saygıyla eğildiğim çok sayıda hocamın mevcudiyetinde bunu yapmaktan biraz da çekiniyorum. Sayın Sertaç Hami Başeren burada, aramızda. Doçentlik jürisinde acaba ne sorar diye karşısında titrediğim başka hocalarım burada. Sevgili İlhan Uzgel burada, kendilerine bütün verdikleri emekler için teşekkür ederek şunları söylemek istiyorum:

Bir kere, 2011 yılına kadar Doğu Akdeniz Bölgesi’nde şöyle bir siyaset ve hukuk ilişkisi olduğu kanaatindeyim:

Kıbrıs Rum tarafı çeşitli konularda fiili bir durum yaratma bağlamında birtakım adımlar atıyor ve Türkiye ile Kıbrıs Türk tarafı bir tür hakkını yitirmemek için şerh düşüyor, kayıt altına alıyor, rezerv düşüyor, escope durumunda kalmamak, sonradan itiraz etme hakkını yitirmemek için sürekli olarak protesto ediyor. 2011 yılına kadar yaşadığımız süreç böyle bir süreç diye düşünüyorum. Örneğin Kıbrıs Rum tarafı tam da Annan Planının en yoğun müzakere edildiği dönemde münhasır ekonomik bölge ilan ediyor, daha sonra bunu arkeolojik münhasır ekonomik bölge olarak geliştiriyor, Mısır ile münhasır ekonomik bölge alanında sınırlandırma anlaşması yapıyor. Biz de Türkiye ile birlikte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti habire protesto ediyoruz. Protesto mektubu yazıyoruz Birleşmiş Milletler’e gönderiyoruz, bizim de orada hakkımız var, burası tartışmalı bölgedir, bütün ilgili tarafların rızası olmadan bu alanda deniz yetki alanı belirleyemezsiniz diyoruz ve hakkımızı kayıt altına almaya çalışıyoruz. Aynı zamanda Kıbrıs Rum Tarafı sadece münhasır ekonomik bölge anlaşmaları yapmıyor. Lisans veriyor, sismik araştırma yapıyor ve fiili durum yapmaya devam ediyor. 2011 yılına kadar bu şekilde tek yanlı faaliyetlerini sürdürüyor.

Biz ise bir miktar statükoyu koruma, durumu koruma, aslında kapsamlı çözüm olana kadar bunlar yapılmamalı gibi bir siyaset ortaya koyuyorduk.

2011 bu açıdan bir paradigma değişikliği olarak bence karşımıza çıkıyor. Çünkü Türkiye ile istişare ederek 2011 yılında Kıta Sahanlığı Sınırlandırma Anlaşmasını imzaladık ve yürürlüğe koyduk. Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında ilk kez biz de o alanlara ilişkin hukuki başka bazı adımlar atmaya başlıyoruz. Fiilen de arazide, sahada olmaya başlıyoruz mesajıdır. Bu bir kırılmadır ve bir değişim noktasıdır. 2011’in ertesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak biz önce ada etrafında birtakım bloklar belirledik. Bu alanlar içerisinde lisans verdik Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na. Sismik araştırma faaliyeti bizim adımıza, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adına yürütüldü. Ve şimdi de Türkiye’nin son almış olduğu Fatih Gemisi ile birlikte kazı yapma potansiyeli de ortaya çıktığı için aslında fiiliyatta bu alanda biz de varız, pasif ve savunmaya dönük bir yaklaşımdan ziyade fiili durum yaratan bir yaklaşıma karşı biz de adım atacağımızı ortaya koyuyoruz dedik. 2011 bu açıdan önemli bir kırılma noktasıdır. Ve önümüzdeki dönemde de bu alanlar içerisinde kazı yapılması ve başka bazı adımlar atılması bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir kırılma noktasıdır.

Bir ikinci unsur; Doğu Akdeniz’de bizim için aslında iki farklı alan vardır. Bunlardan birincisi ki genelde karıştırılır, ayrıştırılması ve birbirine karıştırılmaması gerektiği kanaatindeyim. Bunlardan birincisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin, Kıbrıs Türk halkının hakkı olan ortak Kıbrıslı Rumlarla ortak sahibi olduğu Ada’nın etrafındaki bütün deniz alanlarına ilişkin olarak Kıbrıslı Türklerin hakkı olan bölgelerdir. Bunlar Kıbrıslı Türklere de ait olduğu tartışmasız olan bölgelerdir. Yani “undisputed”, bir anlamda, bölgeleridir. Herkes, Birleşmiş Milletler de, Avrupa Birliği de, bütün uluslararası aktörler bu bölgeler içerisinde sadece Kıbrıslı Rumların değil Kıbrıslı Türklerin de hakkı olduğunu açıkça kabul etmektedirler, o anlamda tartışmasızdır.

Bu alanlara ilişkin olarak Kıbrıs Türk tarafının yaklaşımı, eğer siz varsanız biz de varız, birlikte bunu yapabiliriz, gelin bunu birlikte yapalım, gelin işbirliği yapalım. Bu zenginlikleri birlikte işletelim, birlikte çıkaralım ve uluslararası piyasaya aktaralım, önerimiz vardır. Yok eğer siz fiili durum yaratacak şekilde tek yanlı adımlarınıza devam ederseniz, biz de o 2011’e kadar olan dönemde olduğu gibi sadece sizi protesto etmekle kalmayacağız, biz de sizin yaptığınız gibi lisans vereceğiz ki verdik, araştırma yapacağız ki sismik araştırma yaptık, kazı yapacağız ki yapma yolunda şu anda ilerliyoruz şeklinde bir duruşumuz var.

İkinci alan; Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs Adası arasındaki tartışmalı alanlardır. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin çok uzun sahili, deniz yetki alanı ve kıta sahanlığı, genel anlamda kıta sahanlığı bağlamında ana kara ile Kıbrıs adası arasındaki tartışmalı alanlardır. Bu bölgeye ilişkin olarak bugüne kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin ki Sayın Bakan çok daha net bir biçimde izah edebilecek durumdadır bunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin ben bu bölgede tek yanlı faaliyetlere müsaade etmem, eğer siz bu yönde adım atmaya kalkarsanız ben bunu engellemek için bir başka adım atarım şeklinde olmuştur. Bu nedenle de bu bölgede ister yabancı şirket olsun, ister başka şirket olsun kazı yapmaya kalkıştıklarında Türkiye Cumhuriyeti fiilen de buna müsaade etmemiştir. O nedenle önümüzdeki dönemde bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken, “neden acaba bu konuda Türkiye Cumhuriyeti engellemedi ve diğer konuda engellemişti?” sorusunun cevabı burada yatmaktadır. Hangi bölgede kazı yapıldığıyla doğrudan alakalıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz yetki alanlarına giren bir alanla bağlantılı olduğu takdirde Türkiye Cumhuriyeti buna izin vermeyeceğini söylemiştir. Ama Kıbrıs Türk tarafı verdiği yetkiyle bütün bu alanlar içerisinde araştırma, kazı yapabileceği vurgusunu defalarca tekrar etmiştir. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerektiği kanaatindeyim.

Bir üçüncü nokta; aslında dün akşam yayınlanan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Raporunun içerisinde de olan doğalgazla ve onun bir çözümü teşvik edebilecek, aslında Kıbrıs Rum tarafını çözüme motive edebilecek bir manivelaya, bir araca dönüştürülmesiyle ilgilidir. Bu siyasettir, uluslararası siyasettir, uluslararası ilişkilerdir bana kalırsa. Yani Kıbrıs Rum tarafının yönetimi ve zenginliği Kıbrıslı Türklerle paylaşmakta zorlandığını, buna çok sıcak bakmadığını, bu nedenle uzlaşmaya dayalı çözümden genelde geri durduğunu biliyoruz. Bunu kırmak için, bunu işbirliğine daha sıcak yaklaşmaya doğru çevirmek için veya kapsamlı bir çözüme daha sıcak yaklaşmaya çevirmek için geçmişte birtakım fırsatlar olmuştur ve kaçırılmıştır maalesef. Örneğin, Avrupa Birliği üyeliğinin eşiğinde eğer Kıbrıs Rum tarafına, siz Kıbrıs sorununu çözüm yönünde olumlu bir tutum içerisinde olursanız ancak o zaman Avrupa Birliği üyesi olursunuz denilebilmiş olsaydı bugün çok daha farklı bir noktada olurduk. Şimdi benzer bir fırsat doğmuş durumdadır, bu fırsat doğalgazla ilgilidir. Tam da bu eşikte ve yakın bir gelecekte uluslararası şirketler aracılığıyla veya uluslararası aktörlerin başka bazlı menfaat dengeleri çerçevesinde.

Kıbrıs Rum tarafına tamam, bu noktaya kadar lisans verdiniz, araştırma yaptık, kazı aşamasına geldik, ama bu noktadan sonra daha ileriye gidebilmek için Kıbrıslı Türklerin de rızasının alınması gerekir. Dolayısıyla, oturun, Kıbrıslı Türklerle anlaşın demesi durumunda, işte o noktada doğalgaz bir manivelaya, bir “leverage”a dönüşür ve Kıbrıs Rum tarafının bu paylaşmaktan imtina eden katı tutumunun kırılmasına yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Bu noktada kuşkusuz uluslararası topluma büyük bir görev düşmektedir. Önümüzdeki günlerde aslında sınanacak olan şey, uluslararası toplumun Doğu Akdeniz Bölgesi’nde bir iş birliğini isteyip, istemediği yönündeki samimiyetidir diye düşünüyorum.

Son olarak da şu hususa dikkat çekmek istiyorum sözlerime son vermeden önce: Deniz yetki alanları bağlamında yaşadığımız şeyin çok benzer bir halini savunma ve askeri iş birliği konularında şu anda Doğu Akdeniz Bölgesinde yaşıyoruz. Biliyorsunuz Kıbrıs Rum tarafı Andreas Papandreu Hava Üssü ve Evangelos Florakis Deniz Üssü kanalıyla bu bölgede farklı uluslararası aktörlere kullanım hakkı, askeri iş birliği yaparak, savunma ve askeri iş birliği ilişkilerine girerek birtakım üsleri kullanma durumu yaratmaktadır. Zaten İngiliz üsleri Ada’da bulunmaktadır, ama buna ilaveten önce Ruslar, daha sonra Fransız ve İtalyanlarla yapılan birtakım anlaşmalarla bu üslerin kullanılması imkanını Kıbrıs Rum tarafı uluslararası aktörlere yaratmaktadır. Şimdi de Amerika Birleşik Devletleri’yle buna benzer bir yakınlaşmanın olmakta olduğunu gözlemliyoruz, hatta son dönemde Güney Kıbrıs’ta başka bazı askeri faaliyetlerin aslında zaten olduğu, fakat bunun Kıbrıs Rum kamuoyu tarafından pek de bilinmediği ortaya çıkmıştır.

Şimdi son dönemde Kıbrıs Rum tarafı, bir taraftan İsrail, diğer taraftan Mısır ve Yunanistan ile farklı bir savunma ve askeri iş birliği ilişkisi de geliştirmektedir, muhtemelen takip ediyorsunuzdur ve aynı zamanda Avrupa Birliği çerçevesinde PESCO bağlamında da Kıbrıs Rum tarafı aktif bir biçimde savunma ve askeri iş birliği konularında fiiliyatta bazı adımlar atmaktadır ve asılda bir tür oldubittiler de yaratmaktadır bu bölgede.

Bu nedenle, deniz yetki alanlarının belirlenmesinde olduğu gibi, savunma ve askeri iş birliği alanlarında da bu fiili durumu dengelemenin gerekli olduğunu, 1974’ün şartlarıyla artık düşünmemizin mümkün olmadığını ve bu alanda da, yani savunma ve askeri iş birliği alanlarında da bizim bir paradigma değişikliğine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum ve özellikle altını çizerek vurgulamak istiyorum.

Doğu Akdeniz için kuşkusuz arzu ettiğimiz şey, örneğin bu bölgede artık mülteci sorunlarının son bulması, insani krizlerin son bulması, ticaretin ve doğal zenginliğin iş birliği içerisinde tam anlamıyla bir “interdependence” yani karşılıklı bağımlılık yaratacak şekilde kullanılması. Arzu ettiğimiz şey gerçekten de budur, ideal olan da budur Doğu Akdeniz Bölgesi için. Enerjide, elektrikte, merkeze bir hava dönüşün bir yer olması Kıbrıs’ın. Bu, ideal olan kapsamlı çözüm bağlamında bunun olmasıdır. Ama 50 yıldan sonra eğer kapsamlı çözüm olmuyorsa veya gecikiyorsa, bunun kapsamlı çözüm beklenmeden taraflar arasında bir iş birliğiyle elde edilmesidir, bölgede çatışma riskini azaltacak olan, istikrarsızlığı ortadan kaldıracak olan şey tam da ekonomik bağlamda bir iş birliği ve karşılıklı bağımlılığının ortaya çıkmasıdır. Bunun için de kuşkusuz diyalog ve vizyon gerekir. Önümüzdeki dönemde bunu hep birlikte ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti’yle birlikte başarabileceğimize inanıyorum.

Çok teşekkür ederim.

SUNUŞ- Sayın Bakan, çok teşekkür ediyoruz.

Şimdi sözü Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’na bırakıyorum.

DIŞİŞLERİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU- Çok değerli Başbakan Yardımcım, Rektörümüz, Dekanımız, hocalarımız, uzmanlarımız ve sevgili öğrenciler; ben de bugün uzun bir aradan sonra okulumuzda, Mekteb-i Mülkiye’de bulunmaktan büyük bir mutluluk ve onur duyuyorum.

Ve bu nazik davet için Dekanımıza ve Rektörümüze de huzurlarınızda çok teşekkür ediyorum.

Böylesine zamanlıca düzenlenmiş bir panelde, bir forumda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Kudret Özersay kardeşimle beraber bulunmaktan da ayrıca mutluluk duyuyorum.

Biraz sonra, bu forumdan sonra bakanlığımıza geçerek kendisiyle ikili görüşmelerimizi yapacağız, basın toplantımızı yapacağız ve Türkiye-KKTC ilişkilerinin yanında Kıbrıs konusu ve bölgesel konuları inşallah beraber değerlendireceğiz.

Bugün konumuz, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs. Elbette bu konuda düşüncelerimi paylaşacağım, ama Mekteb-i Mülkiye’de bulunmuşken, buraya gelmişken Türk dış politikamızın bazı unsurlarını ve dünyadaki gelişmeleri kısaca sizlerle de paylaşmak isterim.

Gerçekten bugün dünyadaki gelişmelere baktığımız zaman yeni bir geçiş döneminden, sürecinden geçtiğimizi tüm dünyanın ve bölgemizin anlayabiliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir soğuk savaş dönemi vardı, iki kutuplu bir dünya vardı. Burada, siyasal bilgiler fakültesinde öğrenciyken iki kutuplu dünyanın nereye varacağını ve o zaman iki kutup arasındaki silahlanma konusundaki tırmanmanın nasıl tersine dönebileceğini hocalarımızla ve öğrenci arkadaşlarımızla beraber tartışırdık, yani “deterrence” yerine “detente” nasıl olur, bunları konuşurduk.

Daha sonra biliyorsunuz Doğu Bloku yıkıldı, iki kutuplu dünyadan çok boyutlu, kutuplu bir dünya nasıl olur, bu tartışmalar başladı. Son günlerde ise bir taraftan artık ben de varım demeye başlayan ülkeler var, diğer taraftan eskiden iki kutuplu dünyanın liderliğini yapan, üstlenen ülkelerin de artık tek taraflı aldığı kararlarla dünyaya, bölgeye hükmetmeye başladığını ya da hükmetmek istediğini görüyoruz, yani tek taraflılık. Bugün ABD’nin özellikle aldığı kararlar, uyguladığı politikalar da bu yöndedir. Tam bu gelişmeler olurken bu sefer çok taraflılığı nasıl ön plana çıkarabiliriz, bunun için neler yapabiliriz arayışları başladı ülkelerde ve bölgesel örgütlerde, Avrupa Birliği dahil. Biz de Türkiye olarak tabii ki çok taraflılığı destekliyoruz, ama etkin birçok taraflılığı destekliyoruz. Ve bunun için de üyesi olduğumuz örgütlerin yeniden bir reforma tabi tutulması gerekiyor ve her ülkenin buralarda katılımı önemli ve iş birliği önemli. Çünkü bugün karşı karşıya kaldığımız sınamalara baktığımız zaman tek bir ülkenin ya da bir bölgesel örgütün, hatta Birleşmiş Milletler’in bu sınamaların üstesinden gelemeyeceğini görüyoruz. Gerek kendi yapılanması, gerek vizyon eksikliği, gerekse karşı karşıya kaldığımız tehdidin ya da sınamanın boyutu bakımından. O nedenle çok taraflılık önemlidir. Gerçekten bugün bakıyoruz bir taraftan terör, radikalleşme had safhada, şiddete varan aşırıcılık. Diğer taraftan hoşgörüsüzlük, yabancı düşmanlığı, İslam düşmanlığı, yoksulluk, yasadışı göç, insani trajediler. O sebepten veya bu sebepten, iklim değişikliği ve ekonomik bunalımlar işsizlik gibi birçok sorun küresel boyutlara vardı. Ve diğer taraftan bakıyoruz suçun boyutu değişiyor; bilişim suçları, siber savaşları, proxy dediğimiz vekâlet savaşlarının yaşandığı bir bölgedeyiz ve dünyadayız. Tam Türkiye, işte bu birçok sorunun yaşandığı bölgenin de değişik bölgelerin de merkezindeyiz, ama karamsar olmamamız lazım. Bir taraftan değişen dünyada da önümüze çok ciddi fırsatlar çıkıyor. Bir bakıyoruz ekonomik gelişim. Ekonomik gelişim nereden nereye gidiyor, ekonomik güçlerin dengesi ne tarafa kayıyor? Bakıyoruz kuzeyden güneye doğru Afrika dahil, Latin Amerika dahil ve batıdan doğuya doğru ekonomik güç kaymaya başladı. Bazı uzmanlara göre bu ekonomik gücün doğuya doğru kayma hızı yüzde 140 kilometre, bazılarına göre hatta daha fazla. 2050 için Afrika’nın dünya ekonomisine sunabileceği katkı yine uzmanların değerlendirmesine göre 50 trilyon Dolar. Ve bu potansiyeli nasıl değerlendireceğiz, kimler değerlendirecek? Eski kolonyalist sömürgeci anlayış mı? Kazan-kazan anlayışıyla Afrika ülkelerinin de kazanacağı bir modelle mi?

İşte böylesine bir ortamda biz Türkiye olarak, Türkiye Cumhuriyeti olarak girişimci ve insani bir dış politika izlemek durumundayız. Girişimci dış politika tek taraflı dış politika değildir, tam tersi çok taraflı bir dış politikadır. Bunu bazıları özellikle Batılı dostlarımız eksen kayması olarak görüyor. Onların hatta bizden daha güçlü olduğu ülkelere gittiğimiz zaman bile bunu eksen kayması olarak değerlendiriyor, ama biz bunu böyle değerlendirmiyoruz. Bugünün dünyasında ve hedefleri olan bir Türkiye, dünyanın her yerine ulaşması gerekiyor. Ve girişimci olduğu kadar da insani dış politika izlemek durumundasınız. Neden girişimci dış politika izlemek durumundayız? Çünkü çıkarlarımızı dünyanın her yerinde en iyi şekilde aramamız lazım kazan-kazan anlayışıyla. Serbest ticaret anlaşmalarını imzalamamız lazım, vizeleri kaldırmamız lazım, dünyanın her yerinde misyon sahibi olmamız lazım. Bugün 240 misyonumuzla, temsilciliğimizle dünyada 5’nci sıraya yükseldik ve yakın zamanda 1 sene içinde 262’ye çıkacağız. Aynı şekilde Türk Hava Yolları’mızla, Yunus Emre’yle, Türk Kızılayı ile, TİKA’mızla ve de Maarif Vakfı’mızla ve diğer kuruluşlarımızla da dünyanın her yerinde varız. Ankara Üniversitesi de özellikle Latin Amerika bölgesinde çok önemli faaliyetlerde bulunarak Türkiye’nin bu yumuşak gücüne çok önemli katkılar sağlıyor. O yüzden rektörümüze ve üniversite yönetimimize ve tüm hocalarımıza da huzurlarınızda şükranlarımı sunuyorum, çünkü esas kalıcı güç budur, yumuşak güçtür. Türkiye bugün sert gücüyle; “hard power” dediğimiz sert gücüyle, “soft power” dediğimiz yumuşak gücün sentezini çok iyi yapabilen bir ülkedir. Ve bu sorunlara çözüm bulmak için Türkiye proaktif olmalıdır. Birleşmiş Milletler çatısı altında, AGİT çatısı altında, Barış İçin Arabuluculuk İnisiyatifinin Eş Başkanlığını bu nedenle yapıyoruz. Şimdi tam da biraz önce söylediğim o artış trendi gösteren, hepimizi etkileyen, Avrupa’yı da etkileyen bu olumsuzluklara karşı medeniyetler ittifakını İspanya’yla şimdi önümüzdeki aydan itibaren tekrar canlandırıyoruz. Ve Balkanların istikrarı için biz üçlü mekanizmalarımızla o Balkan ülkelerini bir araya getirerek istikrara, barışa ve ekonomik kalkınmaya katkı sağlıyoruz.

Diğer taraftan doğuya gittiğimiz zaman Kafkasya, hatta ötesi Afganistan ve Pakistan’la yine inisiyatiflerimizde; bir taraftan Bakü-Tiflis-Kars gibi demiryolları gibi, yine TANAP gibi boru hatları ve önemli projelerle ekonomik kalkınmaya katkı sağlıyoruz. Diğer taraftan Kafkasya’nın da istikrarı önemli, ama Asya-Pasifik de önemli. Afrika açılımımız da ortaklık politikasına döndü. Latin Amerika’da yine açılım politikamız artık yavaş yavaş attığımız adımlarla ortaklık politikasına doğru dönmeye başladı. Bunların hepsi bizim için önemlidir, dünyamızın geleceği için de önemlidir.

Ve etrafımıza baktığımız zaman gerçekten çok önemli sorunlar var ve bu sorunların bazıları da artık dondurulmuş itilaf haline döndü ya da çözümü dondurulmuş itilaflar. Kafkasya’da işte Karabağ problemi ve hemen yine Kafkasya’da Güney Osetya-Abhazya problemi. Ve şimdi artık Kırım da dondurulmuş itilaf. Moldova’yı işte yakından etkilendiren, yarın Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyareti var, Transnistria dondurulmuş bir itilaftır. Ve bu sorunlardan bir tanesi de Kıbrıs sorunudur ve uzun zamandır tüm çabalara rağmen Kıbrıs sorununa da bir maalesef çözüm bulunamadı. Dolayısıyla, bugün Doğu Akdeniz dediğiniz zaman akla ilk önce Kıbrıs gelir. Ama bugün Doğu Akdeniz’de daha detaylı baktığımız zaman sorun sadece Kıbrıs değil. İşte Suriye’de 8 yıldır devam eden savaş ve bu sivil savaşın cezbettiği burada var olmak isteyen ülkelerin Doğu Akdeniz’de savaş gemileriyle, deniz altılarıyla ve diğer mevcudiyetleriyle daha fazla yer aldıklarını görüyoruz. Yani bunlar fırsat mı getirecek, yoksa bu bölgenin var olan sorunlarına olumsuz anlamda daha mı katkı sağlayacaklar, daha doğrusu tetikleyecekler?

Bir bakıyoruz yine bölgemizde, yani Doğu Akdeniz’deki sorunlara biraz önce söylediğim bu göç akımları gerçekten çok ciddi bir sorun. Bunu sadece güvenlik açısından bakarsak yanılırız, insani açıdan da bakmamız lazım. Keza Filistin-İsrail sorunu yıllardır çözüm için çabalar oldu, ama bugün ABD’nin tek taraflı aldığı kararlarla tekrar başka bir boyut kazandı ve dünyanın ilgisi yine buraya yöneldi. Lübnan’a baktığımız zaman yine kırılgan bir yapının olduğunu görüyoruz Ürdün vesaire, hatta biraz daha aşağı gidersek Mısır’a kadar bunu uzatabiliriz. Mısır’dan sonrası zaten Orta ve Batı Akdeniz oluyor.

Şimdi bu mevcudiyetlerin bölgeye etkisi ne olacak ve Kıbrıs sorununa etkisi ne olacak? Tabii bölgede özellikle şimdi Rusya da tüm varlığıyla ağırlığını arttırmaya çalışıyor. İşte böyle bir dönemde biz özellikle Kıbrıs sorununun çözümü için uzun yıllar çaba sarf ettik. Yani bu 1963’den bu tarafa, ’68’den, hatta ’74 müdahalemizden sonra da çabalarımız devam etti. Ama en son geçen sene Kudret Bey o zaman Dışişleri Bakanı değildi, partisinin Genel Başkanı olarak süreci yakından takip etti sürekli temas halindeydik. Önce Cenevre’de, sonra Temmuz ayında Crans-Montana’da tüm çabalarımıza rağmen kalıcı bir çözüme ulaşamadık. Bunun da sorumlusu Rum tarafıdır. Gördük ki Rum tarafı Türklerle, Kıbrıslı Türklerle birlikte yaşamaya hazır değil. Ve Ada’nın ekonomisini ve siyasi gücü eşit bir şekilde paylaşmaya hazır değil. Şimdi ise yeniden ne yapabiliriz arayışı içindeyiz. Yani iki kesimliliğe dayanan, siyasi eşitliliğe dayanan, federal bir çözümle ilgili müzakereler Annan Planı’yla da, daha önceki denemelerde de olmadı ve artık yeni bir müzakereye nasıl başlayabiliriz? Sırf müzakereye başlamak için tekrar masaya oturmak bizim için anlamlı değil, sonuç alıcı olması lazım. Neyi müzakere edeceğimizi önceden çok iyi bir şekilde tüm taraflarla belirlememiz lazım. Yine federal bir çözüm için iki kesimlilik mi? İki devlet mi? Veya başka bir çözüm olabilir. Biz her türlü fikre açığız. Sonuçta diplomasiyle ve barışçıl müzakerelerle bir siyasi çözüme ulaşmamız lazım. Bunları kendi aramızda görüşüyoruz, yani KKTC ve Türkiye olarak bazen ben Ada’ya gidiyorum hep beraber oluyoruz, Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı, yine Hükümet, Meclis’te yine muhalefette olan partiler dahil hepsinin liderleriyle oturuyoruz konuşuyoruz, stratejilerimizi belirliyoruz uyum içinde çalışıyoruz. Ve tabii garantör ülkeler olarak üçlü formatta da görüşmelerimizi sürdürüyoruz. En son New York’ta Genel Kurul marjında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanları olarak bir araya geldik.

Aynı şekilde Rum tarafıyla da gayri resmi temaslar oluyor, olabilir, olması da lazım. Çünkü bir başarısızlığı daha bizim kabul etmemiz mümkün değil, hazmetmemiz mümkün değil. Bundan sonra sonuç odaklı bir müzakerenin olması gerekiyor. Dolayısıyla, bu konuda biraz sonra yine Sayın Dışişleri Bakanımızla birlikte bu konuları değerlendireceğiz. Ve önümüzdeki günlerde ben yine Ada’ya giderim, arkadaşlarımız gelir. Hep birlikte bugüne kadar yaptığımız temasları da değerlendirme fırsatı buluruz diye düşünüyorum.

İşte tam bu süreçte, tabii Rum tarafı tek başına, yani çözüm olmadan Avrupa Birliği’ne üye olarak kabul edildi, sorunlar daha da karmaşık hale geldi ve çözümü de zorlaştı. Biz Avrupa Birliği’ni de gözlemci olarak müzakerelerde, konferanslarda yanımızda tutuyoruz. Çünkü herhangi bir anlaşmanın, tabii Avrupa Birliği müktesebatıyla ilgili olacağı için birincil hukuka dahil edilmesi gibi, Avrupa Birliği’nin olması önemli. Ama Avrupa birliği tabii Rum Kesimi üye olduğu için masada bir taraf olarak olmaz, olamaz ve olmayacak, bunu da kendileri de çok iyi biliyorlar.

Diğer taraftan şimdi Rum kesimi tek taraflı olarak Ada etrafında hidrokarbon arayışlarını da sürdürüyor. Biz Avrupa Birliği’ne ve kendilerine net bir şekilde söylüyoruz, biz buna müsaade etmeyeceğiz. En son İtalyan şirketi ENI geldiği zaman da buna müsaade etmedik. Biz Ada’nın etrafındaki rezervlerin, zenginliklerin paylaşılmasından yanayız ve Kıbrıs Türk halkının burada hakkı var. Esasen Rum Kesimi bunu inkar etmiyor, ama uygulamalarında ise buna riayet etmiyor ya da buna saygı duymuyor. Uyardığımız zaman da basit bir bahane, “efendim” diyor, “biz şimdi” diyor, “sadece”, diyor, “bir” diyor, “sondaj yapıyoruz, arama yapıyoruz” diyor, “çıkarmıyoruz”. Yani “exploration yapıyoruz exploitation yapmıyoruz”. O aşamaya geldiğimiz zaman Kıbrıs Türklerinin haklarını garanti edeceğiz. Madem böyle bir niyetin varsa şimdi yapmanın ne mahsuru var? Tipik çifte standart ve özür dileyerek söylüyorum ikiyüzlülük. Biz de diyoruz ki biz tek taraflı bu çalışmalara müsaade etmeyiz.

Ve elbette bir taraftan engellemenin yanında, artık fiili adımlarla da Kıbrıs Türk halkının haklarını korumak durumundayız. Şimdi platformumuzu aldık, yine alacağız. Bir taraftan Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesinde bu arayışlarımızı, sondajlarımızı yapacağız. Diğer taraftan da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin daveti üzerine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yine deniz yetki alanları ve de münhasır ekonomik bölgesinde, yani Ada etrafında da bu sondajlarımızı sürdüreceğiz. Bizim derdimiz kimseyle kavga etmek değildir, bizim derdimiz buradaki zenginliklerin hakça paylaşılmasıdır. Ama şunu da herkes bilsin ki, Doğu Akdeniz’de ne Türkiye’nin, ne de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Kıbrıs Türk halkının hakkını kimseye yedirmeyiz, yani bu da herkes tarafından bilinmesi lazım.

Ve bu konuda da yine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’yle çalışmalarımızı sürdüreceğiz, gerekli adımlarımızı atacağız. Bir taraftan Savunma Bakanlığımız, Genelkurmayımız, bir taraftan Ulaştırma Bakanlığımız, Ulaştırma Bakan Yardımcımız da sağ olsun bugün aramızda ve kendisi denizcilik işlerine de bakıyor, teşekkür ediyoruz bizimle beraber oldukları için, diğer taraftan yine ilgili kurumlarımızla beraber biz bu adımlarımızı atarak Kıbrıs Türk Halkı’nın haklarını koruyacağız.

Değerli hocalarım, sevgili öğrenci kardeşlerim; soru-cevapla belki forumumuzu daha da zenginleştirebiliriz.

Ben burada 4 sene okudum ve buradaki yıllarımı hiçbir zaman unutmam. Okulumuzda gördüm ki bir inşaat bakımından yenilenme var ve inşallah okulumuz daha da güzel olacak. Bu sınıfın da yenilendiğini görüyoruz. Eskiden burada sıralar vardı, o sıraların bir avantajı vardı, kopya çekmeye biraz şeydi, küçük notlar. Türkay Hoca böyle Afrika kabilelerinin isimlerini, kabile reislerinin isimlerini, onları ezberlemek tabii mümkün değil, köşeye hafif hafif böyle tüm arkadaşlar yazardı önceden gelip. Ama şimdi artık burada sınav da olmaz herhalde, öğrenciler pek hoşlanmaz, pek uygun değil, ama koltuklar güzel olmuş.

Biz gerçekten bu üniversitenin, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane-i Osmaniye Aliye’nin bu ülkeye katkılarını biliyoruz ve vatan sevgisiyle biz burada eğitim gördük.

80 darbesinden sonra burada, 84’te girdim ben, apolitik bir dönemde, ama tüm siyasi görüşlerin de medenice tartışıldığı, görüşüldüğü ve hoşgörünün azami seviyede olduğu bir dönemde ben eğitim gördüm.

Diğer taraftan sınıfımdan bugün Bakanlığımda 17 tane arkadaşım büyükelçi olarak görev yapıyor. Sözcüm Hami Bey de yine aynı şekilde benden 3 sene sonra buradan mezun. Hüseyin Genel Müdürümüz iletişimle ilgili ve o bizden 2 sene gerideydi. Biliyorsunuz Mülkiye var Kızılay’da, oraya Hüseyin 2’nci sınıftayken gitmek isterdi, 4’üncü sınıflara izin verirlerdi, Hüseyin de oraya gitmek için burada hep peşimizde dolaşırdı, içeriye girebilmek için.

Söylemek istediğim, gerçekten arkadaşlarımızın hepsi, yani bugün siyasal bilgiler fakültesi mezunu olup da Bakanlığımızda görev yapan tüm arkadaşlarımızın hepsi çok önemli katkılar sağlıyor. Murat, sen nereden mezunsun?

LEFKOŞA BÜYÜKELÇİSİ ALİ MURAT BAŞÇERİ - Marmara Üniversitesi.

DIŞİŞLERİ BAKANI MEVLÜT ÇAVUŞOĞLU- Murat da Marmara’dan mezun, şu anda KKTC nezdinde yeni Büyükelçimiz oldu, ama o da fena değil Marmara Üniversitesi… (Gülüşmeler)

Ve son zamanlarda yalnız üniversitemizden ve fakültemizden Bakanlığımıza giren arkadaş sayısının azaldığını görüyoruz. Bilmiyorum ilgimi mi azaldı, ilgi başka yönlere mi gitti? Ama Mekteb-i Mülkiye’den mezun kardeşlerimizi de Bakanlığımızda daha fazla görmekten mutluluk duyacağım, bunu bir mezun Dışişleri Bakanı olarak da özellikle vurgulamak istedim.

Çok teşekkür ediyorum.

Şimdi sorularınızı cevaplamak isterim. Sağ olun.