#

Ekonomis Sorunlar ve Çözüm Arayışları

Ekonomis Sorunlar ve Çözüm Arayışları

Bengü Yiğitgüden*


20. yüzyılda meydana gelen siyasi ve teknolojik gelişmeler, ekonomik hayata da yansımakta, farklı ihtiyaçlar  ve tüketim  talepleri  ile yeni üretim modellerinin ortaya çıktığı görülmektedir. Ancak, Dünya ekonomik sistemin mevcut haliyle her ülkenin lehine islediğini söylemek  ne yazık ki mümkün değildir.  Çok genel bir ayrım yapmak gerekirse dünya ülkelerini gelişmiş sanayileşmiş, zengin ülkelerle henüz sanayileşme süreçlerini tamamlamamış, nisbeten  yoksul olan ülkelere  ayırabiliriz. 

Üretimin ülkeler arasında  eşitsiz paylaşımı ve gelir dağılımının dengesizliği ekonomik sorunların  pek çoğunun altında yatan temel unsur olmakta, ekonomik sorunlar ise eğitim, sağlık gibi sosyal konulara da olumsuz yönde  yansımaktadır.
Milli gelir göstergelerinde bir artış kaydedilse veya yaşama süresi uzasa dahi, istatistikler dünyadaki bütün insanların gerçek durumunu tam olarak yansıtamamaktadır. Bütün iyi niyetli ve olumlu yaklaşımlara ve uluslararası çabalara  rağmen, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurum büyümekte, ekonomik ve
sosyal eşitsizlikler sürmektedir. Özellikle nüfusunun gelecekte büyük artış göstermesi beklenen gelişmekte olan ülkeler ile ekonomileri geçiş sürecinde bulunan ülkelerdeki
insanların yaşam standardını yükseltmek giderek zorlaşmaktadır.
Yoksulluk, işsizlik, kötü beslenme, eğitim düzeyinin düşük olması, kadınların eşit statüde yer almayışı ve çevre faktörleri gibi unsurlar fertlerin, aile planlaması ve sağlık hizmetlerinden yararlanmasını en aza indirgemektedir. Diğer taraftan, yüksek doğum, hastalık ve ölüm oranları, ekonomik üretime de olumsuz yansımaktadır.
Ekonomik büyümenin sağlanmasıyla birlikte, nüfus artışını düşürmek, çevreyi korumak, verimsiz tüketim ve üretim biçimlerini azaltmak , sürdürülebilir kalkınmayı destekleyici ve yoksulluğu yok edici öğeler olarak ortaya çıkmaktadır.

Düyadaki ekonomik durum incelenirken,  küreselleşme olgusu çerçevesinde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bazı bilim adamları, küreselleşmenin 1900’lerden kalan bir sistem oluşuna dikkati çekmekte, 1973 krizinden sonra yeniden belirginleştiğine, 90’lı yıllarda ise Dünya Ticaret Örgütü’nün kuruluşu ile somutlaştığına işaret etmekteler. Birçok yazar ise, küreselleşmeyi, soğuk savaşın bitimi ile ortaya çıkan gelişmeler ışığında incelemektedir.

Küreselleşme  karmaşık bir süreç olup, bazı ülkelere  avantaj sağlarken  diğerlerin durumunu güçleştirmektedir.  Son yıllarda, Asya-Pasifik  bölgesinde bu iki gelişmeye birden şahit olduk.  Bazı Asya ülkelerinde  büyüme devam ederken, fakirlik azalmış, diğer bazı ülkeler ise dünya piyasalarında  rekabete  girememiş ve  küreselleşmenin olumlu yönlerinden   faydalanamamışlardır.  En az gelişmiş,  denize çıkışı olmayan ülkeler,  ada devletler ile geçiş sürecinde bulunan ekonomiler  zorluklarla karşılaşmışlardır. Altyapı ve bilgi  (know-how)  yetersizliği, durumun daha da kötüye gitmesinin sebepleri arasında yer almıştır.

Uluslararası  kuruluşlar, 50 yılı aşkın bir süredir zengin ve fakir ülkeler arasında  farkın kapatılması için çaba sarfetmektedir.  Ancak, bütün çabalara  karşın  birçok alanda ülkeler arasındaki  farklılığın arttığı görülmektedir.   Bazı çevreler bu gelişmeyi  küreselleşmenin bir sonucu olarak değerlendirirken, diğerleri, ülkelerin globalleşme sürecine yeterince katılamamalarını neden  olarak göstermekte, bu çerçevede özellikle gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisine daha  fazla dahil olmasının gerekliliğini savunmaktadır.  Serbest piyasa ekonomisinin savunulduğu günümüzde, ikili, bölgesel ve çok-taraflı işbirliği önemli bir yer tutmaktadır. 

İşgücü, sermaye ve malların serbest dolaşımının artması, ulaştırma altyapısının geliştirilmesi, araştırma çalışmalarına ve yeni teknolojiye  erişimin kolaylaştırılması, çözüm arayışlarında  önemli başlıklar olarak ortaya çıkmaktadır. 

Uluslararası kuruluşlar, hükümetler ve sivil toplum örgütleri, ekonomik sorunlar ve ekonomiden kaynaklanan sosyal problemlere çözüm aramaktalar. Bu çalışmaların hedefi, dünyayı  fakirlilikten, salgın hastalıklardan, çatışmalardan arındırmak, küreselleşmenin  ekonomik boyutundan olumsuz etkilenen ülkelere  imkan tanımak, demokratik ve insan haklarına sağlıklı toplumlar yaratmak ve genel olarak yaşam standardını yükseltmek olarak özetlenebilir.

Milenyum Zirvesi:

Çağımızdaki ekonomik ve sosyal sorunların üstesinden gelinebilmesi amacıyla, Birleşmiş Milletlerin 2000 yılında düzenlenen 55. Genel Kurul Toplantısı sırasında  “Bin  Yıl  Bildirisi” kabul edilmiştir.  Bu bildiri ile, ekonomik büyüme oranlarının arttırılması, demokratik kurumların güçlendirilmesi, kamu harcamalarında daha rasyonel tercihlere yer verilmesi, sivil toplumun ve özel sektör katkılarının arttırılması gibi ana başlıklar ortaya konmuştur. Bu hedeflere ulaşılması bağlamında, birçok uluslar arası kuruluş “ortak” olarak belirlenmiştir. Bunlardan bazıları, Dünya Gıda Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Uluslararası Para Fonu (IMF), Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), BM Kalkınma Fonu (UNDP),  BM Çocuk Fonu’dur (UNICEF).

Bildiri, yalnızca 'Bin Yıl Kalkınma Hedefleri'ni içermemekte, içinde bulunduğumuz yüzyılda uluslararası gündeme hakim olması gereken değer ve ilkeleri de sıralamaktadır: özgürlük, eşitlik, dayanışma, hoşgörü, doğaya saygı, şeffaflık ve ortak sorumluluk. Bildirinin ana bölümleri ise, barış, güvenlik ve silahsızlanma; kalkınma ve yoksullukla mücadele; ortak çevrenin korunması; insan hakları, demokrasi ve iyi yönetişim; sosyal açıdan zayıf kesimlerin korunması; Afrika'nın özel ihtiyaçlarının karşılanması ve BM'nin güçlendirilmesi şeklinde tespit edilmiştir. Orta vadede, 2015 yılına kadar amaçlanan hedefler ise şöyle sıralanmaktadır: Günlük geliri 1 doların altında olan insanların ve açlık çekenlerin oranının yarı yarıya azaltılması; cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün çocukların ilk öğretim hakkına kavuşturulması; kız ve erkeklerin bütün düzeylerdeki eğitim imkanlarına eşit şekilde ulaşmalarının sağlanması; doğumda ölenlerin 3/4, beş yaşın altındaki çocuk ölümlerinin ise, 2/3 oranında azaltılması; HIV/AIDS'in, sıtma ve diğer temel bulaşıcı hastalıkların yayılmasının durdurulması; temiz içme suyu bulamayan insanların oranının yarı yarıya azaltılması. Gecekondularda yaşayan en az yüz milyon insanın yaşam standardının belirgin bir şekilde yükseltilmesi için belirlenmiş olan tarih ise 2020'dir. “Bin Yıl Bildirisi”ne ilişkin gelişmelerin yer alacağı raporun,  2005 yılında yayınlanması beklenmektedir.

“Bin Yıl Hedefleri” bağlamında,  BM, Hükümetlerin fakirlikle mücadele, içme suyu sağlanması, ilk ve orta öğrenimde cinsiyetler arasındaki sayısal farkın azaltılması,  AIDS  gibi salgın hastalıklar, gecekonduların azaltılması, gençlere iş sağlanması, elektronik ve internet erişiminin yaygınlaştırılması  için çağrıda bulunulmuştur. Ayrıca, uluslararası hukuka saygı gösterilerek, BM kapsamındaki anlaşmaların imzalanması, BM barış gücü çalışmalarına katkıda bulunulması, BM Güvenlik Konseyi tarafından belirlenen ekonomik yaptırımlardan sivil halkın daha az etkilenmesi için önlem alınması, silah kaçakçılığının önlenmesi, nükleer tehlikelerin azaltılması için yöntemler geliştirilmesi istenmiş, çevre konusunda ise, Kyoto Sözleşmesinin imzalanması ve BM’nin bu konudaki çalışmalarının maddi yönden ve gerekli adımlar atılmak suretiyle yardımcı olunması istenmiştir.

Özel sektör ise, fakirliğe karşı mücadele konusunda ulusal ve uluslararası alanda işbirliği yapmaya davet edilmiştir.

Gelişmiş ülkelerden, fakir ülkelerin ürünlerini gümrüksüz ve kotalara tabi olmaksızın almaları için yöntemler belirlemeleri istenmis, ayrıca BM bünyesinde 2001 yılında en az gelişmiş ülkelerle ilgili bir konferans düzenlenmiştir.  Gelişmiş ülkelerden, ayrıca, fakir ülkelerin borçlarını ertelemek, hatta iptal etmek için çalışmalarda bulunmaları, daha fazla miktarda kalkınma yardımda bulunmaları, AIDS  için daha etkili ilaçların bulunabilmesi için ilaç sanayi ile işbirliği yapılması ve  gelişmekte ola ülkelerin bu tür ilaçları edinebilmelerinin kolaylaştırılması ve Afrika’nın sıkıntılarına eğilmeleri istenmiştir.

Monterrey Konferansı/Johannesburg Uygulama Planı:

“Bin Yıl Bildirisi”nde yer alan hedeflere ulaşmak için maddi kaynak sağlanması konusuna, 2002 yılı Mart ayında Monterrey’de  düzenlenen bir Konferansta çözüm  bulunmaya çalışılmıştır.  “Kalkınmanın Finansmanı Süreci” çerçevesinde içerisinde IMF, Dünya Bankası, uluslararası finans sisteminde yer alan kuruluşlar, Dünya Ticaret Örgütü, iş dünyasının üst düzey yöneticileri, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin devlet kuruluşlarıyla bir araya gelmişlerdir.
“Kalkınmanın Finansmanı Süreci”, aslında, sosyal ve ekonomik gelişmenin çevreyle uyumlu olması ve kaynakların optimum kullanımının, gelecek nesillerin de gelişmesine olanak vererek şeklinde tarif edilen 'sürdürülebilir kalkınma' kavramının hayata geçirilmesi için gerekli mali karşılığın ne şekilde bulunacağına dair müzakerelerden oluşmuştur. Söz konusu müzakerelerde, gelişme yolundaki ülkeler, Resmi Kalkınma Yardımlarının (ODA) vazgeçilmezliğini vurgulamış, gelişmiş ülkeler de, ODA'ların önemini göz ardı etmemekle birlikte, yardımların kullanımında 'iyi yönetişim' olgusu üzerinde durarak, sürdürülebilir bir kalkınma için birincil sorumluluğun ilgili ülkeye ait olduğu hususunu dile getirmiştir.
“Kalkınmanın Finansmanı Süreci” içinde Monterrey Konferansı'nın önemi, gelişmiş ülkelerin, Konferansa, 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan konjonktürde, az gelişmişliğin ve uluslararası ekonomik sistemden dışlanmışlığın, terörün yeşermesine elverişli bir zemin hazırladığı; gelişme yolundaki ülkelerin de, zenginlerin maddi katkıları olmadan fakirlik zincirini kıramayacakları bilinciyle katılmış olmasından ileri gelmektedir
Monterrey Konferansı'nın akabinde, 2002 Eylül ayında, Johannesburg'da düzenlenen “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi”nin temel amacı, bu zirveden on yıl önce, 1992'de Rio de Janeiro'da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı'nda alınan kararların ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde uygulanmasında elde edilen başarıları, başarısızlıkları ve karşılaşılan sorunları değerlendirmek ve sürdürülebilir kalkınmayı gerçek anlamda hayata geçirmek için somut girişimlerin belirlenmesi olmuştur. Rio Konferansı'ndan sonra geçen on yıl zarfında gerek ulusal, gerekse bölgesel ve uluslararası düzeyde, bu Konferansta alınan kararların uygulanması yönünde adımlar atılmış bulunmakla birlikte, kaydedilen gelişmeler arzulanan düzeyde olmamıştır. Yoksulluk dünyada artmaya devam ederken, küreselleşmenin beraberinde getirdiği avantajlardan dünya nüfusunun çok sınırlı bir bölümü yararlanabilmiştir. Siyasi irade ve ilginin eksikliği, iyi yönetişim ilkelerinin politika ve uygulamalara entegre edilememesi ve alışılagelen üretim ve tüketim kalıplarının değiştirilememesi çevresel tahribatın sürmesine neden olmuştur. İşte bu noktadan hareketle, BM Genel Kurulu'nun 55/199 sayılı kararı uyarınca, 2002 yılında “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi”nin düzenlenmesine karar verilmiştir. Zirve sonunda “Johannesburg Uygulama Planı” kabul edilmiştir. Uygulama Planı'nda üzerinde önemle durulan konuların başında, doğal kaynakların korunmasında ekosistem 'yaklaşımı' ile, yenilenebilir enerji kaynakları gelmiştir. Ekosistem yaklaşımı toprak, su ve kaynakların bütüncül bir yönetimle ele alınmasını ön plana çıkarmakta, ekonomik faaliyetlerde öncelikle çevre unsurunun korunmasını gündeme getirmektedir.
Bin Yıl Bildirisi, Monterrey Mutabakatı ve Johannesburg Uygulama Planı ile, yeni yüzyılın başında, sürdürülebilir bir kalkınma modelinin başlıca unsurları belirlenmiş ve bu model üzerinde, küresel ölçekte uzlaşı sağlanmıştır. Ulusal uygulamalar, bu belgelerle saptanan hedeflere ulaşılması bakımından önemli bir gösterge oluşturacaktır. Ancak, belirlenen hedeflerin, gelişmiş dünyayı dahi zorlayacak mahiyette olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Gelişme yolundaki ülkelerin tek başlarına, taahhütleri yerine getirmelerini beklemek fazla iyimserlik olacaktır. O halde, yukarıda sözü edilen zirvelerin en önemli işlevinin, kuzey ve güneyi bir araya getirerek uygun bir işbirliği platformu yaratmakta olduğunu değerlendirmek yanlış olmayacaktır.
Yukarıda  sunulan  zirve toplantılarının hemen hepsinde uluslararası ticaretin kalkınmanın motoru durumunda olduğu teyit edilmiş ve ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasının,  fakirlikle mücadeleye olumlu etki yapacağı vurgulanmıştır.
Dünya Ticaret Örgütü/Cancun Konferansı:
Dünya ticaretinin kurallara bağlanması, bu kuralların şeffaflaşması ve bu çerçevede liberalleşmenin sağlanması amacıyla yürütülmüş olan "Uruguay Round" çok taraflı ticaret müzakereleri, 1994 yılında Dünya Ticaret örgütü'nü (DTÖ) de oluşturan bir dizi anlaşma ile sonuçlanmıştır. Çok taraflı ticaret sistemi olarak da adlandırılan bu sistem, genel olarak gelişmiş ülkelerin savunduğu liberalleşme talepleri ile, gelişmekte olan ülkelerin korumacı tutumları arasında bir denge kurmaya çalışmaktadır. Aşamalı olarak daha ileri düzeyde liberalleşme sağlanması için müzakerelere devam edilmesi de kararlaştırılmıştır
DTÖ III. Bakanlar Konferansının (Seattle) yapıldığı 1999 yılına gelindiğinde, gelişmiş ülkeler öngörülenden daha da ileri düzeyde liberalleşmeyi sağlayacak yeni bir müzakere turunun başlatılması talebini ortaya koymuş, ancak, gelişmekte olan ülkeler bu talebe karşı çıkarak öncelikle, sistemin kendileri lehine gözden geçirilmesi istemini beyan etmiştir. Bu çerçevede, 2001 yılında, Doha'da yapılan DTÖ IV. Bakanlar Konferansı "Doha Kalkınma Gündemi" olarak adlandırılan, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınma önceliklerini içeren müzakere sürecini başlatmıştır.

Bu gündem çerçevesinde, serbest ticareti aksatacak nitelikteki tarım desteklerinin azaltılması, tarım ürünleri üzerindeki tarife engellerinin ortadan   kaldırılması; sanayi alanında, özellikle gelişmekte olan ülkelerin küresel pazara girişi bakımından önem arz eden tekstil gibi konularda engel oluşturan gümrük tarifelerinin düşürülmesi ve hizmet ticaretinin serbestleştirilmesi konularının müzakereye açılması kararlaştırılmıştır. Doha Kalkınma Gündemi, keza, V. Bakanlar Konferansı (Cancun) ile çerçevesinin belirlenmesi öngörülen, topluca "Singapur Konuları" olarak adlandırılan rekabet, yatırımlar, kamu alımlarında şeffaflık kuralları ve ticaretin kolaylaştırılması alanlarında küresel kuralları belirleyecek müzakerelerin başlatılmasını da karara bağlamıştır.
Cancun Bakanlar Konferansına, Doha Kalkınma Gündemini geliştirebilecek olması beklentisiyle ve aradan geçen süre zarfında, üzerinde anlaşmaya varılamayan bazı konularda Bakanların alabileceği kararların müzakereleri hızlandırabileceği umuduyla büyük önem verilmiştir. Bununla birlikte, Konferanstan gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki görüş ayrılıklarının giderilememesi nedeniyle, esası etkileyecek somut bir karar çıkmamıştır.
Cancun Konferansı, Doha Kalkınma Gündemi altında bugüne kadar görülmemiş ölçüde bir Kuzey-Güney çatışmasına sahne olmuş ve gelişmekte olan ülkelerin bundan önceki dönemden farklı olarak, çıkarlarını çok daha iyi savunmaya başladıkları gözlenmiştir.  Başını Brezilya ve Hindistan'in çektiği, aralarında Çin Halk Cumhuriyeti ve Arjantin'in de yer aldığı toplam 21 Gelişme Yolundaki Ülkenin (G-21) ortak hareket etmelerinin  bu yaklaşımda  payı olmuştur.
Bu sonuç, müzakere turunun bir ölçüde hız kaybetmesine yol açmış ve DTÖ'nün temsil ettiği çok taraflı ticaret sisteminin güvenilirliğini kaybetmesine neden olmuştur. Bu olumsuz durum, ülkelerin ikili ve bölgesel ticaret düzenlenmelerine yönelmesine, ayrıca, korumacı politikalar benimsemelerine yol açabilecek bir risk taşımaktadır. Bazı gözlemciler Cancun Konferansı'nın, başarısızlıkla sonuçlanmasının gelişmekte olan ülkeler açısından bir zafer olduğunu iddia etmektedir. Eğer bir zafer mevcutsa, bunun ancak kısa vadeli ve münhasıran siyasi mahiyetli olduğunu ileri sürmek mümkündür. Zira, Cancun Konferansı'nın sonuç alınmadan sona ermesinin, gelişmekte olan ülkeler bakımından ekonomik ve ticari bir getirisi olmayacağı sanılmaktadır.
Üst Düzey Diyalog Toplantısı:
2002 yılında Monterrey'de yapılan Kalkınmanın Finansmanı Uluslararası Konferansı'nın sonuçlarının izlenebilmesini teminen, iki yılda bir düzenlenmesi öngörülen üst düzey diyalogun birincisi 29-30 Ekim 2003 tarihlerinde New York'ta yapılmıştır.
Sözkonusu toplantıda, Kalkınmanın Finansmanı Konferansı'nda varılan mutabakatın özellikle gelişmekte olan ülkeler başta olmak üzere, küresel düzeyde kalkınmanın finansmanı konusundaki sorunların çözüm yollarını belirlediğini, bu alanda tüm ilgilileri biraraya getiren bir yaklaşım ortaya koyduğunu, üzerinde uzlaşılan amaçların yerine getirilmesinin şansa bırakılmaması gerektiği vurgulamış, Monterrey'den bu yana geçen zamanda ortaya çıkan tablonun resmi kalkınma yardımları bakımından umut verici olduğu, bu tür yardımların % 4,8 arttığını, yardımların etkin kullanımı için ulusal düzeyde alınan tedbirlerin uygulamaya konmaya başladığı, diğer taraftan, gelişmekte olan ülkelerin uluslararası pazarlara girişlerinde sorun yaşanmaya devam ettiği, uluslararası fınans kuruluşlarının karar alma mekanizmalarında söz sahibi olmadıklarını saptamıştır.
Monterrey'den bu yana Irak'taki gelişmeler, Cancun'daki başarısızlık gibi uluslararası düzeyde dinamikleri etkileyen olaylara rağmen, küresel düzeyde kalkınmanın finansmanı için varılan mutabakatın sürdürülmesinin büyük önem taşıdığı sonucuna varılmıştır.

 Değerlendirme:

Başta BM olmak üzere, uluslararası örgütler tarafından belirlenen hedeflere ulaşılması geniş bir katılım,  Hükümetlerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının etkin işbirliğini, ekonomik açıdan daha iyi konumda bulunan ülkelerin gelişmekte ve fakir ülkeler lehine bazı özverilerde bulunmalarını  gerektirmektedir. Bunun sağlanması, özellikle ekonomik konularda daha da güç görünmektedir. Cancun Konferansı’nın olumsuz sonuçları  buna somut bir örnek oluşturmaktadır. Ülkelerin konulara yaklaşımlarının ve önceliklerinin farklı oluşu, ortak paydalarda buluşulmasını güçleştirmektedir. Sağlık, eğitim, demokratikleşme, gecekondu sorununun azaltılması vs.   gibi sosyal alanlarda belirlenen BM hedeflerine ne ölçüde yaklaşılabildiği, 2005 yılında yayınlanması beklenen BM Raporu’nda ortaya çıkacaktır.


* Şube Müdürü, Çok Taraflı Ekonomik İşler Genel Müdür Yardımcılığı, Dışişleri Bakanlığı