Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun İslam İşbirliği Teşkilatı Bağımsız Daimi İnsan Hakları Komisyonu Toplantısının Açılışında Yaptığı Konuşma, 27 Ağustos 2012, Ankara

Sayın Başkan, Sayın Genel Sekreter, İslam İşbirliği Teşkilatı Daimi Bağımız İnsan Hakları Komisyonun değerli üyeleri; her şeyden önce hepinize Türkiye’ye, Ankara’ya hoş geldiniz diyorum ve çalışmalarınızın başarıyla sürmesini temenni ediyorum.

İslam İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler’den sonraki en geniş kapsamlı küresel platformdur. Aslında bugün Komisyon üyelerimizin bir araya geldiğinde oluşturduğu tablo da, küçük ölçekli temsil kabiliyeti yüksek küresel bir platform niteliği taşımaktır. Dünyanın her bir köşesinden, her kıtadan, her renkten, her ırktan İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerin temsilcileri bir araya gelerek böyle bir komisyon oluşturdular. Ben bu Komisyonun gerek oluşumunu gerek misyonunu tarihi nitelikte bir devrim olarak görüyorum.

Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Genel Sekreterliğe seçilmesinden sonra 2004 yılında o zaman bir akil adamlar heyeti oluşturuldu İslam İşbirliği Teşkilatının reforma edilmesi, ıslah edilmesi, geliştirilmesi amacıyla. Ben de o zaman Başbakan Başdanışmanı sıfatıyla Türkiye’yi temsilen bu komisyonda bulundum, çok sayıda toplantı gerçekleştirdik ve bir tavsiyeler paketini Genel Sekreterliğe sunduk. Bu toplantılarda benim en fazla üzerinde durduğum ve o zamanki akil adamlar heyetinde en fazla tartıştığım konulardan birisi insan hakları konusuydu. Çünkü maalesef dünyadaki genel algı itibarıyla İslam medeniyetine, kültürüne son derece haksız bir şekilde, Islam dini sanki insan hakları kavramıyla uyumsuzmuşçasına bir tavır sergilenmekteydi. Ve şunu da göz önüne almak lazım: İslam dünyasında da ciddi insan hakları olgusuyla karşı karşıyaydık.

10 yıllık eylem planı içinde böyle bir komisyonun oluşturulması, o zamanki akil adamlar heyetinin ortaya koyduğu raporun takibi mahiyetinde de önemlidir, tarihi, devrimsel nitelikli bir adımdır; bunu ifade etmemiz lazım. Çünkü, İslam İşbirliği Teşkilatı sadece üye ülkelerin siyasal konularının tartışıldığı ve bu siyasal konularda üye ülkelerin kendi ulusal çıkarlarını göz önüne alarak bir anlamda müzakere yürüttükleri bir platform değildir. İslam İşbirliği teşkilatı, bütün Müslüman hakların ve bütün Müslüman azınlıkların, hatta insanlığı kuşatacak bütün temel meselelerin tartışıldığı geniş kaplı küresel bir platformdur. Bu anlamda da sadece devletlerarası bir örgüt olma niteliğinin ötesinde, böyle bir örgüt olduğu kadar, aynı zamanda bir küresel bilincin uyandığı, bu küresel bilincin harekete geçirildiği bir platformdur.

Bu çerçevede baktığımızda, ben sadece Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı olarak değil, İslam dünyasının geleceğiyle ilgili kaygılar duyan ve bir vizyon arayışı içinde olan bir kardeşiniz olarak da bu Komisyonun misyonuyla ilgili bazı kanaatlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önümüzde 2 büyük meydan okuma var; birisi teorik, birisi pratik.

Teorik meydan okuma, İslam medeniyet değerlerinin insan hakları temel kavramı ve özü, cevheri etrafında tekrar inşa edilmesidir. Bu olmadan, bir zihniyet devrimi gerçekleşmeden pratik sorunlara cevap bulmamız çok güçtür.

İkincisi de; bugün İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı pratik sorunlardir.

Önce birincisinden başlamak istiyorum. Öncelikle yine bu Komisyonun yetkisinden ve vazifelendirildiği alanlardan biri olarak İslami değerlerin bir anlamda insan haklarıyla birlikte yeniden inşa edilmesi misyonu çerçevesinde bazı hususları dikkatinize getirmek istiyorum.

Bugün özellikle son 20 yıl içinde ve medeniyetler çatışması tezine de biraz paralel bir şekilde daha da artan bir hızla İslam dünyasının, İslam medeniyet değerlerinin sanki insanlığın genelinin bakışından, genelinin benimsediği değerlerden kopuk ya da uzlaşmaz bir görüntü içerinde olduğu algısı oluşturulmaya çalışılıyor. Buna karşı bizim insan hakları kavramı etrafında bu medeniyet değerlerini tekrar inşa etmek gibi önemli bir misyonumuz var. Çünkü bu, İslam inancına, İslam medeniyet değerlerine ve İslam tarihine karşı yapılan büyük bir haksızlıktır. Biz bir taraftan bu medeniyet değerlerini tekrar inşa ederken, diğer taraftan modern insan hakları kavramıyla bu değerlerin mutlak ve kesin anlamda uyumlu olduğunu ortaya koymak durumundayız. Bunlar bizim değerlerimizdir, İslam dünyasına dışarıdan empoze edilen değerler değildir, İslam dünyasının ve İslam’ın özde, “substantive” olarak üzerine inşa edildiği değerlerdir; her şeyden önce bunu benimsememiz lazım. İnsan hakları kavramının İslam dünyasına dışarıdan ve modern dönemde enjekte edildiği fikri tamamıyla bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü, gerek değerlerin dayandığı temel naslar, ilkeler çerçevesinde, gerekse İslam tarihinin pratiğine bakıldığında, aslında insan hakları kavramının İslam medeniyetine paralel olarak geliştiğini ve bu medeniyet içinde çok temel bir yer edindiğini açıkça görebiliriz. Ve bu anlamda da İslam medeniyeti insan hakları bakımından devrim niteliğinde bir sıçramanın gerçekleştirildiği bir tarihi dönemeci temsil eder.

Bununla neyi kastediyoruz? Medeniyetler tarihine baktığımızda, Hazreti Peygamber’e kadar ve İslam medeniyetinin doğuşuna kadar gerçekleşmemiş olan çok temel ve insan haklariyla ilgili temel bir hususun vaaz edildiğini görürüz. Bu da ontolojik ve hukuki olarak insanın eşit bir özne olarak kabul edilmiş olmasıdır. İslam inancının belki de yıktığı en temel, en büyük tabu, çok seçkin ve özel misyonla misyonlandırılmış insan grupları arasındaki ayrımların ortadan kaldırılmasıdır. Bu inanç etrafında Tanrı-insan, insan-insan, insan-doğa ilişkileri yeniden tanzim edilmiştir. Daha önceki döneme bakıldığında, daha önceki geleneklere bakıldığında, bazı insan gruplarının diğer insan gruplarına göre, diğer insanlara göre özel bir misyonla tanımlandığını çok açık bir şekilde görmemiz mümkündür. Bu bazen Atina demokrasisinde vatandaşlar olarak özel bir sınıfın olması ve çoğunluğun dışında bu özel sınıfın özel haklara sahip olması, bazen belli bir ruhban sınıfın diğer insanlara göre daha seçkin ve daha özel, günahsız olarak addedilmesi, bazen Hint medeniyetinde olduğu bir kast sisteminin ortaya çıkması, bazen bir ırkın diğer ırklara göre daha özel bir misyonla misyonlandırılmış olmasi inancının olması gibi birçok tanımda insanlar öbek öbek özel misyonlarla tanımlanmıştı. İlk defa çok açık ve net bir şekilde İslam inanç sistemiyle bütün insanların Tanrı’yla olan ilişkisi bağlamında eşit ve aracısız bir ilişki kurabileceği bir özne olduğu, ontolojik olarak birbirine eşit olan bireylerden oluşan bir insanlık olgusu olarak kabul edilmiş ve bu ontolojik eşitlik hukuki alana da yansımıştır. Bu, insanlık tarihinde devrimsel etki yapan bir yeni ilkedir.

Hazreti Peygamber’in Veda Hutbesi okunduğunda, "hepiniz Adem’in çocuklarısınız, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a üstünlüğü vardır" ilkesi vaaz edildiğinde, aslında ilk bütün insanlık tek bir kategoride birleştirilmiştir. Kast sisteminde olduğu gibi Brahmanların ya da işte Hıristiyanlıkta veya diğer gelenekte olduğu gibi ruhban sınıfın ya da Yahudilikte olduğu gibi, o güne kadar gelen İbrani gelenekte olduğu gibi bir özel grubun diğerlerine göre daha özel misyonla yaratılmış olduğu ilkesi, tavrı tümüyle yok edilmiştir. Bu, insan birinin bir bütün olarak tek bir yekun teşkil ettiğini ifade etmesi bakımından özel bir önem taşır.

Yine bu çerçevede, Maide Suresi 32. Ayette vurgulandığı gibi, bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş olduğu inancı da, aslında bir insanla bütün insanlık arasında varoluşsal bir irtibat kurulmuştur. Dolayısıyla, bir insana verdiğiniz zarar, bütün bir insanlığa verdiğiniz zararla eşit kılınmışsa bu şu demektir: Bir insanın öldürülmesi bütün Müslümanların öldürülmesidir demiyor, bir insanın öldürülmesi bütün Arapların öldürülmesidir demiyor, bir insanın öldürülmesi bütün insanlığın öldürülmesi gibidir derken, niteliği, inancı, dini etnisitesi, rengi, ırkı ne olursa olsun, bir insanın öldürülmesini kast ediyor. Şimdi 19. yüzyıl sömürge düzenine göre düşünün, bir Afrikalı zencinin öldürülmesinin bütün beyazların öldürülmesi anlamına geleceği algısı yerleşebilir mi modern dönemde? Böyle bir algı modern dönemde daha oluşmamış bir algıydı. Bunu her şeyden önce bizim yeni bir evrensel insan hakları anlayışının temel prensiplerinin İslam’da mevcut olduğunu göstermek bakımından özel bir anlam taşıdığını ifade etmek isterim.

Yine bu çalışmanızda özellikle kadın hakları, çocuk hakları, eğitim hakları, kalkınma haklarına atıfta bulunacak olmanız, tarihi bir öneme haizdir. Çünkü, yine kadın hakları bağlamında da İslam dünyasında İslam’ın sanki özünde ayrımcı bir niteliğe sahip olduğu gibi yanlış bir kanaati yok etme gibi, bu yanlış kanaate karşı doğru bir anlayışı yerleştirme misyonu yine Komisyonumuzun temel yaklaşımlarından olacak.

Her halde Hazreti Hatice ve Hazreti Aişe’nin hayat hikayelerini ve sosyal hayatta üstlendikleri rolü bilen bir Müslüman için, sosyal hayatta kadının ve erkeğin ayrı rollere sahip olduğu inancı karşılığı olmayan bir inançtır.

Çocuk hakları bağlamında Kur’an-ı Kerim’de en fazla zikredilen yetim haklarının korunması, aslında ilkesel olarak bu noktada çok önce ve temel bir ilke olarak çok baştan bu meselenin ele aldığını açık bir şekilde göstermektedir.

Yine daha ortada savaş hukuku yokken, savaş halinde dahi çocuklara, kadınlara, savaşa karışmamış yaşlı erkeklere, ruhbanlara, rahiplere, din adamlarına zarar verilmemesi gerektiği, kiliselere, havralara, zarar verilmemesi gerektiği vurgusu da yine ilk defa İslam medeniyet birikimi içinde ortaya konmuş temel ilkelerdir ki, bu savaş hukukunun çok sonra gelişen prensiplerine göre çok önceden ortaya konmuş açık bir tutum ve yaklaşımdır.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor: İnsan hakları kavramı hem teorik olarak, hem de pratik olarak İslam medeniyet birikiminin temel değerlerine yabancı, aykırı, hele hele uzlaşması mümkün olmayan ilkeler değildir. Aksine, İslam medeniyetinin içinde gelişmiş, İslam medeniyetiyle zenginleşmiş, İslam inancının üzerinde inşa edilmiş değerlerdir.

Çarpıcı iki hususu daha bu noktada vurgulamak istiyorum.

Birisi; İslam medeniyetinde hukukun temel amaçları ve misyonları, teknik tabirleriyle tanımlanırken, yine Veda Hutbesinden alınan ilhamla, insan canının, aklının, neslinin, mülkünün ve dininin korunması ilkeleri ortaya konmuştur. Aslında bu modern İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin de esasını, özünü teşkil eder. Canı koruyacaksınız, insan hayatı kutsaldır. Bu, İslam medeniyetinin temel hukuk umdesidir. Çünkü, yaşamayan birinin hakkı, hukuku da olmaz. Aklı koruyacaksınız, çünkü insan olmanın en ayırt edici özelliği akıl sahibi olmaktır. Nesli koruyacaksınız, çünkü nesil devam etmezse insanlığın varoluşsal sürekliliği sağlanamaz. Mülkü koruyacaksınız, çünkü insan nesneyle olan ilişkisinde hukukun temelini o mülk edinme prensibiyle hayata getirir. Dini koruyacaksınız, ama bu dini korurken aynı zamanda herhangi bir dini empoze etmeden koruyacaksınız, yani dinde zorlama yoktur ilkesiyle beraber koruyacaksınız.

Şimdi bunları bir bütün olarak ele aldığımızda ve yeniden tanımladığımızda, bugün evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’yle uyumlu, hatta onu da aşan bir metne bizim ulaşmamız lazım. Bu Bağımsız Daimi Komisyonun belki de en önemli misyonlarından birisi, bu algıyı tümüyle değiştirecek usul ve esasları ortaya konmuş bir yapıyla yeni bir küreselleşmenin getirdiği meydan okumalara da cevap verecek yeni bir insan hakları yaklaşımını İslam toplumları adına dünya gündemine getirmektir.

Teorik olarak bu konuyla ilgilenmek, İslam dünyasıyla ilgili, Müslümanlarla ilgili ortaya konmaya çalışılan yanlış algılamalara karşı mücadele etmenin de esas zemini oluşturmaktadır. Yani İslamofobiyle mücadele etmenin en doğru, en kestirme yolu, islamofobyanın dayandığı bu zemini yok edecek şekilde Müslümanlara dönük yanlış algılamaları tasfiye edecek yeni anlayışı, yeni bir zihniyeti hakim kılmaktır. Bizim aradığımız, bu anlamda teorik alanda aradığımız temel husus, yeni bir zihniyet inşasıdır. Yeni bir zihniyet inşa etmeden, yeni bir felsefi yaklaşımla insan hakları tanımlanmadan diğer küresel meydan okumalara cevap oluşturabilmek mümkün değildir.

Pratik konulara gelince; ben bunu da 3 alt başlıkta ele almak istiyorum.

Birincisi; İslam İşbirliği Teşkilatı’na üye olan ve çoğunluğu Müslümanların oluşturduğu İslam ülkelerindeki insan haklarıyla ilgili tutumumuz.
İkincisi; otantik Müslüman azınlıklarla ilgili, yani asırlardır kendi topraklarında yaşamış olmakla, hatta bir dönem o topraklarda egemen olmuş olmakla birlikte bugün azınlık durumuna düşmüş Müslümanların durumlarıyla ilgili insan hakları konuları.

Üçüncüsü de; son dönemde göç olgusuyla birlikte, özellikle Avrupa’ya ve Amerika’ya göç olgusuyla birlikte ortaya çıkan yeni göçmen Müslüman kitlelerin insan haklarıyla ilgili meseleleri.

Birinci konu, aslında hepimizin son derece açık yüreklilikle ve burada olan Komisyon üyelerinin temsil ettikleri ülkelerin temsil ettikleri bolgelerden yola çıkarak, tek tek her birisinin İslam dünyasındaki her bir bireyi temsil ediyormuşçasına ele almaları gerekliligidir. Sizler burada temsil ettiğiniz ülkelerin ulusal çıkarlarını ya da ulusal bakışlarını temsil etmek için bulunuyor değilsiniz. Sizler burada, bütün bir İslam dünyasının insan hakları meseleleriyle ilgili çözüm üretmek üzere bulunuyorsunuz.
O zaman, gerektiğinde çok açık bir şekilde meseleleri ortaya koymaktan kaçınmamamız lazım. Bu tarihi çerçeveye rağmen ve büyük çoğulcu şehir yapılarının İslam medeniyeti içinde üretilmiş olmasına rağmen, hepimizin kabul etmesi gereken bir vaka var, bugün İslam dünyasının insan hakları pratiği bakımından çok ciddi bir şekilde değerlendirilmeye ve bu konuda yine büyük dönüşümlerin gerçekleşmesini sağlayacak adımlar atılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. İnsan hakları karnemiz iyi bir karne değil; bunu bilmek durumundayız. Kendi evimizin durumunu bilmezsek bu evi yeniden tanzim edemeyiz. Sadece değerlerimize ve geçmişteki güzel uygulamalarımıza atıfla bugünkü meseleleri çözemeyiz, bugünkü realiteyi çok açık bir şekilde masaya koymamız lazım. Maalesef biraz önce söylediğim gibi, bütün temel ilkelere ve çok güçlü ilkesel referanslara rağmen bugün İslam dünyanın insan hakları karnesi çok parlak bir karne değildir. O zaman açık bir şekilde bunları masaya yatırmaya ihtiyacımız var.

Bütün bir kitleyi, küresel bir toplumu temsil etme bilinciyle bunları açık bir şekilde tartışacak bir usul ve prosedür ortaya koymak ve İslam dünyasının, üye ülkelerin tümünü kapsayacak yeni bir insan hakları mekanizması oluşturma sorumluluğumuz var; bu sorumluluktan kaçamayız. Ve bu sorumluluğu yerine getirirken sadece başkalarına, İslam dünyası dışındaki aktörlere ya da taraflara bir şekilde suçlama yönelterek de bu sorunu çözemeyiz. Gerektiğinde özeleştiri yapacağız, gerektiğinde önce neşteri kendimize vuracağız ve İslam dünyasındaki insan hakları tablosunu biraz önce söylediğim temel ilkelerle uyumlu hale getireceğiz.

Burada da İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülkelerle ilgili olarak konuların iki kategoride ele alınabileceğini düşünüyorum.

Birincisi; pozitif, inşa edici bir insan hakları kavramının İslam dünyasında egemen kılınması. Bugün bu açıdan olağanüstü elverişli bir zaman diliminde yaşıyoruz. Soğuk savaş sonrası dönemde Balkanlar’da, Doğu Avrupa’da yaşanan siyasal dönüşüme, ki insan hakları kavramının oralarda yerleşmesine büyük bir imkan sağlamıştır, benzer bir demokratik dönüşüm talebi Ortadoğu’da Ortadoğu halkları tarafından gündeme getiriliyor. Ve hemen hemen bütün Ortadoğu ülkelerinde ve İslam ülkelerinde yeni bir anayasa yapma ihtiyacı var. Arap uyanışı diyebileceğimiz, son 1,5 yıl içinde yaşanan siyasal dönüşüm sürecinin belki de en büyük meydan okuması, yeni anayasa yazımı da dahil olmak üzere, yeni bir zihniyetin ve yeni bir siyaset anlayışının insan hakları üzerinde inşa edilmesini getirmektedir.

Ortadoğu’da son dönemde yaşanan bu dönüşümün bence çok ayırt edici, herkes tarafından paylaşılan bir özelliği var. O da şu: İster Mısır olsun, ister Tunus olsun, ister Libya olsun, ister Suriye ya da Yemen olsun, ister bu süreç daha az kanlı, ister daha çatışmacı geçmiş olursa olsun, aslında dönüşüm, soğuk savaş döneminde devlet merkezli olarak oluşmuş ideolojik siyasal sistemlerin yerini insan merkezli, insan odaklı siyasal yapılara terk etme sancısıdır. Yani 60-70 yıl, bu topraklarda İkinci Dünya Savaşından sonra soğuk savaş sürecinde hep devleti ve devletin gücünü önceleyen, bunun karşısında insan haklarını ve insanı bir siyasal özne olarak ikinci bir kategoride değerlendiren ideolojiler egemen oldu. Aslında Ortadoğu’da Arap bireyinin ayağa kalkışı buna isyandır. Bugün Ortadoğu’daki sıradan bir vatandaş şunu talep ediyor: Bu devletin ne şekil alacağına karar verme sürecinde benim de rolümün olması lazım. Benim haklarım, özgürlük alanlarım, devletin menfaatleri çerçevesinde sınırlanmamalı, devletin misyonu, devletin görevleri benim özgürlük alanıma göre tanımlanmalı. Bu, hiçbirimizin karşı çıkabileceği bir talep değildir.

Devlet insan için vardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ilkesi olarak hep Şeyh Edebali’ye atfen söylenen sözle, “insanı yaşat ki devlet yaşasın.” İnsanı yaşatmayan, insanı özgür kılamayan hiçbir siyasal sistem baki olamaz. İnsanı temel referans olarak almayan hiçbir yapı sürdürülebilir değildir. Bugün böyle bir dönüşüm yaşanıyor.

Bakınız, Mısır’da anayasa çalışması yapılıyor, Libya’da anayasa çalışması yapılıyor, Tunus’ta anayasa çalışmaları yürüyor, demokratikleşme çabaları var; Yemen sancılı bir şekilde bu süreci yaşıyor. Suriye’de her gün yüzlerce insan sırf bu sebeple katlediliyor. Talep ettikleri, aslında hepimizin, bu masa etrafında oturan herkesin hiçbir ihtilaf olmaksızın savunması gereken hususlardir.

Suriye’de bugün Halep’teki, Hama’daki, Humus’taki, Şam’daki insanın temel talebi şu: Ben bir vatandaş olarak siyasal söz hakkı istiyorum, fikri özgürlük istiyorum, serbestçe örgütlenmek istiyorum, kendimi ifade etmek istiyorum. Bunu diyen Müslüman olabilir, Hıristiyan olabilir, bunu diyen Sünni olabilir, Nusayri olabilir, Arap olabilir, Türkmen olabilir, Kürt olabilir, hepsinin en temel hakkıdır. Ve bizim İslam İşbirliği Teşkilatı olarak bu talepler karşısındaki tutumumuzun net ve açık olması lazım.

Aramızda siyasal görüş ayrılıkları olabilir, ama konu insan ise bu görüş ayrılıklarını bir kenara koyabilecek olgunluğu göstermemiz lazım. Onun için son olağanüstü İslam Zirvesinde Suriye’nin üyeliğinin bu gerekçelerle askıya alınması doğru bir adımdır. Ama, Suriyenin bir ülke olarak üyeliği askıya alınmadı, Suriye halkının kaderini belirlediği yeni bir yönetim işbaşına geldiğinde Suriye en saygıdeğer niteliğiyle İslam İşbirliği Teşkilatı ailesinin üyesi olarak çalışmalara katılacaktır.

Bu noktada ideolojik, mezhebi ya da etnik ayrım gözetmemiz lazım. Aynen Veda Hutbesindeki ifade bugün için daha da geçerlidir, ne Arap’ın Acem’e, ne Acem’in Arap’a üstünlüğü vardır; ne Şii’nin Sünni’ye, ne Sünni’nin Şii’ye üstünlüğü vardır. Hiçbir mezhebi kaygı taşımadan, hiçbir etnik kaygı taşımadan bütün insanların eşit olarak yaşadığı yeni bir siyasi anlayışı egemen kılmamız lazım İslam dünyasında. Ve tam da böyle bir yıl içinde, yani bu büyük dönüşümün yaşandığı bir yılda İslam İşbirliği Teşkilatı Bağımsız Daimi İnsan Hakları Komisyonun kurulması çok doğru, çok zamanlı bir adımdır.

Genel Sekreteri ve bu konuda katkıda bulunan bütün İslam İşbirliği Teşkilatı çalışanlarını tebrik etmek istiyorum. Doğru bir adımdır, toplantıların daha sık yapılması, bu konudaki tartışmaların daha odaklanmış bir şekilde sürdürülesi önemlidir.

Bu, pozitif katkı; yani bu geçiş süreci içinde inşa edici insan hakları kavramının inşa edici bir şekilde siyasal sistemin içine yerleşmesi çabası pozitif, yapıcı bir katkıdır. Bir de engelleyici katkılar yapmamız lazım. Nerede bir insan hakları ihlali varsa, önce Bağımsız Daimi Komisyon bir rapor hazırlamalı ve buna karşı hangi ülkede olursa olsun ortak bir tavır sergilemeliyiz. Bunun çarpıcı bir örneği Mali’de yaşananlardir. Mali’de İslam kültür mirasının tahrip edilmesi karşısında önce başka ülkelerin değil, önce başka ülkelerin aydınlarının değil, önce bizim isyan etmemiz lazım. Çünkü Mali’deki, Timbuktu’daki eserler sadece Malililere ait değil, hepimizin ortak mirası. Onu korumak sadece Malililerin sorumluluğu değil, hepimizin sorumluluğu.

Ben Timbuktu’ya gitmiş, orada bir gün geçirmiş ve oradaki o mimarı estetiğe hayran olmuş, aşık olmuş bir insan olarak söylüyorum, Timbuktu’da eserden bir tek taşın çekilmesini bile vicdanımın, gönlümün yüreğinde acısını hissederek son birkaç ayı geçiriyorum. Hepimizin bu konuda bir tavır almasi gereklidir. Ve bu da bir insan hakları meselesidir, çünkü insan aklının korunması, insan aklının ürettiği değerlerin korunması da insan hakları kavramı içine girer. Kültürel mirasın korunması aslında kolektif aklın korunmasıdır. Yani bu cerceve içinde akli korumak sadece bir bireyin aklının korunması değil, kolektif aklın ürettiği bütün birikimin korunmasıdır. Bizim bu konuda ortak bir tutum almamız lazım.

Filistin konusunda, ki gündemde o da var biliyorum, her insan hakları ihlalini gür bir sesle hep beraber ve hiçbir fark gözetmeden dünya gündemine bizim taşımamız lazım. Bu konularda benim naçiz tavsiyem, bir insan hakları raportörü uygulamasının süratle devreye sokulmasıdır. Bir olay mı oldu, bir insan hakları ihlali mi var, İslam İşbirliği Teşkilatı bir raportör oraya göndersin, Mali’ye, Filistin’e, Suriye’ye ve o raportörün hazırlayacağı rapora göre gerektiğinde bazı müeyyidelere İslam İşbirliği Teşkilatı gündeme sokabilsin. Aksi takdirde müeyyidesi olmayan bir komisyonun yapacağı çalışmalar teorik katkı niteliği taşır. Ve bu müeyyideyi ortaya koyabilmek içinde kimseden çekinmememiz lazım. Bu mesele artık İslam dünyası için bir varoluş meselesidir. Bütün Müslümanların üstlenmek zorunda olduğu zorunlu bir haldir, misyondur.

İkinci alan, İslam İşbirliği Teskilati üyeleri dışında kalan Müslüman azınlıklarla ilgili konulardir. Ve burada bir ayırım yaptım dikkat ederseniz otantik Müslüman azınlıklarla, göç yoluyla oluşan Müslüman azınlıkları bir nebze ayırmak lazım. Çünkü bu otantik Müslüman azınlıklar ister diyelim Balkanlardaki Müslüman azınlıklar olsun. İster Hindistan’daki, ister Rusya’daki, ister Çin’deki, ister şimdi gündemimizde daha çok olduğu için Myanmar’daki Müslüman azınlıklar olsun. O azınlıklar isterse Afrika’daki Müslüman azınlıklar olsun. O azınlıklar o toprakların asli sahipleridir ve asırlardır oralarda yaşamışlardır. Oralarda İslam medeniyet birikimini inşa etmişlerdir. İslam İşbirligi Teşkilatı bugün küresel itibari yükselen bir teşkilattır. Dolayısıyla bütün bu ülkeler nezdinde ağırlığını koyarak bu halkların bulundukları yerlerde varlıklarının mevcudiyetlerinin devam ettirmelerini teminat altına alması lazım. Bu da o ülkelerin İçişlerine müdahale değildir. Aksine o ülkelerle İslam İş Birliği Teşkilatı arasında bir dostluk köprüsü oluşturma çabasıdır. Filipinler’de Mindanao’daki Müslüman azınlık aslında Filipinlilerin İslam İşbirligi Teşkilatına daha fazla ilgi göstermesini sağlamıştır. Rusya’nın İslam İşbirligi Teşkilatında gözlemci üye olması bünyesinde barındırdığı milyonlarca Müslüman dolayısıyladır.

Bizim bu ülkelerle ilişkilerimizde hem ikili düzeyde ilişkileri geliştirirken hem de İslam İşBirligi Teşkilatın bu ülkelerle teşkilatını kurarken oradaki Müslüman azınlıkların hukukunun korunması bir şekilde gündemde tutmamız lazım. Gözlemcilik talebi gelen her ülkeye, ki bunu daha önce Sayın Genel Sekreterimizle tartışmıştık, mutlaka bulundukları ülkede Müslümanlara nasıl davranıldığını, o ülkedeki Müslüman azınlıklara olan tutumlarının bir raporla belgeleme şartı getirmemiz lazım. Ve gözlemcilik statüsünü açmamız genişletmemiz lazım. Bu konuda konservatif, tutucu, engelleyici bir tutum sergilememiz açmamız lazım gözlemcilik statüsünü ama açarken de kriterleri öyle bir koymalıyız ki ortaya oradaki insan hakları uygulamaları kriterlerin en üstünde yer almalı en üstünde. Bizden saygı bekleniyorsa, bize saygı gösterilmeli. Son olarak son süreçte Myanmar’da yaşanan bu acıdan hepimiz için ciddi bir sınavdır, ciddi bir imtihandır. Myanmar son 2-3 yıldır kendini dünyaya açan demokratikleşme iddiasında olan bir dönüşüm geçiren bir ülke. Bunu görerek Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak bizde Myanmar’da bir büyükelçilik açtık. Ancak birçok dönüşüm geçiren ülkede olduğu gibi Myanmar içinde de bazı çevreler, bazı ne diyelim daha önceki zihniyeti benimseyen çevrelerinde etkisiyle Arakan’da büyük bir katliam yaşandı, çok ciddi insan hakları ihlalleri yapıldı. Ve bütün dünyanın gündemine de geldi. Türkiye olarak biz hemen temasa geçtik ve belki de modern dönemde Arakan bölgesine ilk giden heyet Türk heyeti olarak bizlerdir. Myanmar Hükümetiyle son derece açık, doğrudan, dürüst bir müzakere yürüttük. Gerek Sayın Cumhurbaşkanı Sein Theinle gerek Dışişleri Bakanıyla gerek diğer yetkililerle ve onlara şu mesajı ilettik: Arakan’da yaşayan Müslümanlar Myanmar’ın bir parçasıdır. Myanmar’ın bu dönüşüm sürecini başarıyla tamamlaması hepimizin en temel arzudur. Ve bunu yapması halinde de Myanmar dünyada yükselen bir stratejik bir güç olacaktır. Ama dünyada yükselen stratejik bir güç olmanın belki de en asgari şartı ve olmazsa olmaz şartı kendi halkının bütün unsurlarıyla barışık halde yaşamasıdır. Sadece Türkiye olarak değil, bütün bir İslam dünyası olarak bu konuyla ilgiliyiz. Ve sizinle birlikte Myanmar’daki Arakan halkının çektiği bu sıkıntılara cevap oluşturması hedefine dönük olarak insani yardım kampanyaları başlatmak istiyoruz. Ve Sayın Genel Sekreterimizle birlikte daha önce de istişare ederek burada da gündeme getirdim. İslam İsbirligi Teşkilatı Genel Sekreterinin ziyaretine imkan sağlayınız dedik. Ve daha sonra o günlerde böyle bir davet geldi. İslam İşbirligi Teşkilatının olağanüstü zirvesinde dışişleri bakanları toplantısında da uzun bir sonuçla Myanmar’da yaptığımız çalışmaları meslektaşlarımla paylaştım.

Türkiye’den 10 binlerce kilometre ötede olabilir. Ama şunu hepinizin bilmesini isterim ki, nerede bir insanlık meselesi varsa, nerede bir insan hakları ihlali söz konusuysa, nerede bizimle tarihi bağları olan bir topluluk bir zulümle karşı karşıya kalmışsa Türkiye orada olacaktır. Ben size bağımsız komisyona, bu teminatı, bu tabiri burada vermek istiyorum. Ne zaman İslam İşbirligi Teşkilatı bu konularda bir inisiyatif alacaksa Türkiye her zaman o inisiyatifin içinde merkezinde olacaktır. Ne zaman sizin bağımsız komisyonunuz bir karar alırsa ilk destek Türkiye’den gelecektir. Ama bu kararda bağımsız ifadesinin de dayandığı çerçeveye de oturacak şekilde vicdanınızla kararlar almanız, vicdanınızla hiç kimseden, hiçbir otoriteden çekinmeden insan hakları konusunda tutum sergilemeniz önem taşıyor. Üçüncü alan göçlerle özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan göçlerle Avrupa’da ve Amerika’da yaşayan Müslümanların buradaki kritik kavramda islamafobiya katliamıdır. İslamafobiya Müslümanlarla, Hristiyanların, Müslümanlarla, Budistlerin, Müslümanlarla Konfüçyanistlerin veya diğer dini toplulukların bir arada yaşadığı coğrafyalardan çıkmadı. Aksine, İslam medeniyeti böyle bir arada yaşama kültürünün ürünüdür.

Bundan birkaç sene önce Avrupa’da bir toplantıda İslam dünyasına dönük olarak uzlaşmaz, çoğulculuğa karşı algısına dayalı bir uluslararası toplantıda bana söz verildiğinde şöyle bir soru sordum ve ben bu sorunun samimiyetle bugün için de geçerli bir soru olduğu kanaatindeyim: Bizler, ilim adamları, akademisyenler, bugün eğer birçok dini ve kültürün ve medeniyet birikiminin yan yana yaşadığı, bir arada yaşadığı bir şehre gitmek istersek turistler olarak, gezginler olarak, hangi şehirlere gideriz? Şam’a mı gideriz, İstanbul’a mı gideriz, Marakeş’e mi gideriz, Bağdat’a mı gideriz, yoksa Roma’ya mı, Londra’ya mı, Washington’a mı gideriz? Hepiniz dedim toplanalım... Çünkü iki gün öyle bir sunuşlar yapıldı ki, sanki Batı dünyası çoğulcu, diğer kültüre saygılı, İslam dünyası hep diğer kültüre karşı, diğer kültürlerle çatışmacı bir dünyaymış algısı oluşturulmaya çalışan bir uluslararası toplantıdan bahsediyorum. Bu soruyu sordum. Hangi şehrin siluetinde siz camiyi, kiliseyi, havrayı yan yana görürsünüz; İstanbul’un siluetinde mi, Marakeş’in siluetinde mi, Londra’nın, Roma’nın, Paris’in siluetinde mi? Bugün Müslüman göçmenlerin yaşadığı o büyük Batı başşehirlerinin tarihlerinde, bugününde de şehir kimliklidir, tek dinlidir. Ama bizim şehirlerimizin hepsi çok kültürlüdür, çok dinlidir, çok mezheplidir; bugün bu yargı yıkılmaya çalışılıyor. Mezhep savaşları üzerinden herhangi bir şehrin sadece Sünni şehir olması, sadece Şii’i şehir olması ya da Hıristiyanların buralardan arındırılması gibi bir anlayış İslam’la bağdaşmaz. İslam’ın benimsediği prensip, aynen Medine’de olduğu gibi değişik dini cemaatlerin, toplulukların yan yana yaşadığı bir kültür ve hoşgörü ortamıdır. Ben böyle deyince, Avrupa’da böyle şehir gösterebilir misiniz dediğimde, birisi kalktı heyecanla, özellikle o şehri zikretmemiştim, heyecanla şunu söyledi: Var dedi, Saraybosna var. Evet dedim, Saraybosna var Avrupa’da, ama Saraybosna var, çünkü Saraybosna’yı biz inşa ettik. Ve Saraybosna’nın son dönemde karşı karşıya kaldığı o büyük zulüm de aslında oradaki bir medeniyeti tasvir çabasıydı.
Şimdi bizim yapmamız gereken nedir İslamofobiye karşı? Her şeyden önce kendi çoğulculuğumuzu koruyacağız. Kendi topraklarımızda Hıristiyan, Yahudi, diğer dini azınlıklara sahip oldukları her türlü hakları vermekte tereddüt etmeyeceğiz. Ve dünyaya göstereceğiz ki, bizim kültürümüz din ve vicdan özgürlüğünün yaşandığı bir kültürdür. Onun için, gelecek hafta Türkiye’de, İstanbul’da Ortadoğu, Arap uyanışında İslam-Hıristiyan ilişkisi ve dini barış başlıklı bir uluslararası toplantıya ev sahipliği yapacağız.

Suriye’de de hiçbir dini topluluğa herhangi bir başka devletin hamiliği diye bir şey söz konusu olamaz. Çok açık söylüyorum, Türkiye Suriye’de herhangi bir dini topluluğun hamisi değildir, hiçbir ülkenin de böyle bir hami rolü oynamaya hakkı yoktur. Yani bir Avrupa ülkesi Hıristiyanların, bir Ortadoğu ülkesi Şiilerin, bir başka Ortadoğu ülkesi Sünnilerin hamisidir diye bir yaklaşım, Suriye’yi de, bizim medeniyetimizi de yok edecek bir yaklaşımdır. Biz Türkiye olarak Suriye’deki bütün kardeşlerimizi hangi dini, mezhebi, etnik kökene sahip olursa olsun aynı değerde görüyoruz ve onların kültürlerinin muhafazasını da temel bir insan hakları meselesi olarak telakki ediyoruz. Aynen aslı prensipte olduğu gibi, bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir.

Şimdi bu anlayışı biz kendi içimizde yerleştirirsek, İslamofobiye karşı en etkili çözümu bulmuş oluruz, daha sonra da İslamafobiayı dünya gündeminde tutacak şekilde ve burada ortaya çıkan yanlış algılamalarla mücadele edecek şekilde özellikle bu Müslüman göçmenlerin yaşadığı ülkelerde faaliyet göstermemiz lazım. Ve sizin oluşturduğunuz Komisyonun buradaki insan haklarını da tek tek incelemesi lazım.

Breivik Norveç’te bir katliam yaptı, orada Müslümanlar da öldü. Norveç’te böyle bir katliam yaptığında, bizim İslam İşbirliği Teşkilatı Bağımsız Daimi İnsan Hakları Komisyonun hemen harekete geçip bir raporu da onun kaleme alması lazım. Almanya’da 9 Türk sadece Müslüman oldukları için ırkçı terör ile öldürüldüler. Önce İslam İşbirliği Teşkilatı’nın bir rapor hazırlaması lazım.

Özetle şunu söylemek istiyorum: Çok tarihi bir misyon üstlenmiş durumdasınız. Keşke bugün Bakan vasfı dolayısıyla yürüttüğüm görev dışında bir görev alma imkanım olsaydı ben bu Komisyonun üyesi olmak isterdim ve bunu da tarihte bana yüklenmiş en büyük misyon olarak görür ve her türlü çalışmayı yapmaktan büyük bir onur duyardım.

Bu Komisyon teknik bir Komisyon değildir, bu Komisyon felsefi bir Komisyondur, bu Komisyon zihniyet Komisyonudur ve siyasilerden çok daha üstün, siyasileri de hesaba çekecek bir Komisyon olarak ben bu Komisyonu görüyorum. Kendinizi bağımsız addedin.

Sadece bu nesle değil, 14 asır geçmiş bütün Müslüman nesilleri ve kıyamete kadar gelecek bütün Müslüman nesillere karşı sorumluluk sahibisiniz. Geriye doğru geçmiş nesillere duyduğunuz sorumluluğun temeli, onların da savunduğu ilkeleri tekrar hayata geçirmektir. Gelecek nesillere dönük sorumluluğun temeli de, gelecek nesillerde gelecek olan Müslüman nesillerin onurlu, vakur, bütün insanlığın kaderiyle kendi kaderini bütünleştirmiş nesiller olarak insanlık birikimine katkı vermesini sağlayacak bir zemin oluşturmanızdır.

Dolayısıyla, bu büyük misyonunuz dolayısıyla hepinizi tek tek tebrik ediyorum. Bu misyonda Allah’ın size yardımcı olmasın niyaz ediyorum.
Ve tekrar şunu vurguluyorum: Bu misyonu yerine getirirken biliniz ki, devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti yanınızdadır, arkanızdadır. Şahıs olarak da ben gerek bir aydın kimliğimle teorik katkı anlamında, gerekse Bakan kimliğimle pratik katkı anlamında her zaman emrinizdeyim, yanınızdayım. Emrinizdeyim ifadesini özellikle kullanıyorum, çünkü insan hakları konusunda çalışan her komisyon bizim için kutsal bir misyon üstlenmiş bir komisyondur.

Teşekkür ediyorum.