#

1915 Olayları

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yılları tüm İmparatorluk halkı için trajik bir dönem olmuştur. Türkler, Ermeniler ve diğer milletler büyük acılar yaşamışlardır. Bu dönemin, tüm yönleriyle anlaşılması ve yaşanan çok sayıdaki can kaybının hatırasına gereken saygının gösterilmesi gerekmektedir. Bunun yapılabilmesi için ise güvenilir bir bilgi temeline, açık bir yaklaşıma ve duygudaşlık kurulmasına ihtiyaç vardır.

Ancak, Ermeni tarafının tarihe bakışı, seçici bir şekilde sadece Ermenilerin acısını ele almakta, yaşananları çeşitli şekillerde çarpıtmakta ve bunu Türklerin Ermenilere yaptığı ve esasen uluslararası hukukta açıkça tanımlanmış bir suç olan soykırım olarak takdim etmektedir. Böyle bir tarih yorumunun başkaları tarafından da kabul edilmesi Ermenistan ve Ermeni Diasporası içindeki radikal gruplarının ulusal amacı olagelmiştir. Ermeni anlatımına yapılan meşru itirazlar, bilimsel çalışmalara ve kişisel tarihçelere dayanıyor olsalar dahi, propaganda yakıştırması ile geçiştirilmekte, bastırılmakta veya “inkârcılık” olarak saldırıya tabi tutulmaktadır. Özellikle Ermeni Diasporası örneğinde görüldüğü üzere, bu yaklaşım aynı zamanda Türk karşıtı bir dil kullanmakta ve Türk tarihi ile ecdadını şeytanileştirmektedir. Bu tür milliyetçi gayretkeşlik, 1970’ler ve sonrasında, aralarında Türk diplomatları ve bunların aile mensuplarının da bulunduğu 39 Türk vatandaşının ve diğer ülke vatandaşlarından 36 kişinin terörist saldırılarda öldürülmeleri, daha büyük sayıdaki kişinin yaralanmasıyla sonuçlanmıştır.

Bunun sonucu olarak, genellikle dostluk, hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşama tecrübesine dayanan Türk-Ermeni ilişkilerinin sekiz yüz yıllık geçmişi unutulmuştur. Bunun yerine, sözkonusu tarihi ilişki, sadece 1915 olaylarının tek taraflı ve suçlayıcı yorumuna dayandırılarak algılanır olmuştur. Böylesine bir ortamda, bu iki ulusun bir araya gelip, I. Dünya Savaşı’nda neler yaşandığıyla açıkça yüzleşmeleri, ortak tarihlerinden husumet değil doğru dersler çıkartılabilmeleri ve tarihi dostluklarını tekrar kurmaları güçleşmektedir. Türkiye, bu sebeple Ermenistan ile dürüst ve açık bir diyalogu amaçlayan bir süreç başlatmak yönünde inisiyatif almıştır. Bu sürecin başarıyla sonuçlanması, sadece iki halkın çıkarına olmayacak, aynı zamanda bölgesel barış ve istikrar ile uzlaşmaya kültürüne de katkıda bulunacaktır.

Türkiye, Ermenilerin I. Dünya Savaşı sırasında çok sayıda masum hayata mal olan acısını inkâr etmemektedir. Ancak, Savaşa varan dönemde ve Savaş sırasında daha fazla sayıda Türk hayatını kaybetmiştir. Türkiye’nin karşı çıktığı husus, bu trajedinin bir grubun diğerine karşı işlediği soykırım olarak takdim edilmesidir.

Türkiye’nin görüşleri, eldeki arşiv belgelerine, bilimsel araştırmalara, sözlü tarihe, 19. Yüzyılın sonları ve 20. Yüzyılın başlarında Avrupa’daki büyük güçler arasında yaşanan çekişmenin bilinen dinamiklerine, İmparatorluğun çok-uluslu dokusunu oluşturan farklı etnik gruplar arasında milliyetçiliğin yayılmasının malum etkilerine, çok sayıda Türk’ün kişisel tarihçelerini de içeren toplu ulusal hafızasına dayanmaktadır. Bunlar Ermeni anlatımıyla örtüşmemektedir. Eldeki veriler, çökmekte olan ve varlığını sürdürebilmek için pek çok cephede savaşan bir İmparatorluğa, Avrupa’nın büyük güçlerinin, yıkılması beklenen Osmanlıdan ganimet kapma hesaplarıyla etnik grupların manipülasyonu dahil 1870’lerden itibaren geliştirdikleri stratejilere, Osmanlı topraklarında siyasi saiklerle faaliyet gösteren misyoner hareketlerine, radikalleşen ve silahlanan milliyetçi Ermeni gruplara ve bunlardan bazılarının işgalci Rus ordusuyla birleşerek, etnik açıdan mütecanis bir Ermeni anavatanı kurma çabasına işaret etmektedir. Ömrü kısa süren Bağımsız Ermenistan Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı olan Ermeni lideri Katchaznouni, 1923’te yaptığı bir konuşmada şunları ifade etmiştir: “1914 yılının sonbaharında Ermeni gönüllü komitacıları Türklere karşı birlik oldular ve savaştılar….Savaşın, Müttefiklerin tam ve kesin zaferiyle sonuçlanacağından şüphemiz yoktu; Türkiye yenilecek ve parçalanacaktı….”

Buna karşılık olarak, Osmanlı Hükümeti 1915 yılında savaş bölgesinde ve yakınlarında yaşayan Ermeni nüfusunun büyük bölümünün, yaklaşmakta olan Rus ordusunun levazım güzergâhının ve silah nakil yollarının uzağında kalan güneydeki Osmanlı vilayetlerine tehcir edilmesi talimatını vermiştir. Ancak, iç isyanlarla daha da şiddetlenen savaş koşullarında, intikam peşindeki mahalli gruplar, çeteler, açlık, salgın hastalıklar ve çökmekte olan bir devlet düzeni, ki emir komuta zincirinin dışına çıkan yetkilileri de içermektedir (bu kişiler 1916 yılında, savaşın sona ermesinde önce Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan Örfi İdare Mahkemelerinde yargılanarak ölüm cezasına çarptırılmışlardır), gibi etkenler bir araya gelmiş ve bir trajedi yaşanmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin Ermenileri katletmeye yönelik önceden tasarlanmış bir planı uygulamaya koyduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Bunun yanısıra, Osmanlı sosyo-kültürel tecrübesi, böylesine korkunç bir suçun yolunu yapacak ırkçı eğilimlere tarihin hiçbir döneminde sahip olmamıştır. Can kayıpları, sayılar ve kurbanların işlemiş olabilecekleri suçlardan bağımsız olarak trajiktir ve hatırlanmalıdır. Ancak, yaşananları “soykırım” olarak nitelendirmek, gerçeklikle ilişki ve ahlaki bakımdan sorunlu, hukuki bakımdan da temelsizdir.

Ulusal hafızalar önemlidir, ancak tek başlarına gerçeği teşkil etmemektedir. Türkler ve Ermenilerin ulusal hafızaları birbirini desteklememektedir. Dolayısıyla, güven inşa etmek ve ortak, güvenilir bir bilgi temeline ulaşmak daha da önem arzetmektedir. 2009 yılında imzalanan protokoller çerçevesinde Türkiye ile Ermenistan’ın; “iki ulus arasında güvenin yeniden tesis edilmesine yönelik olarak, mevcut sorunların tanımlanması amacıyla tarihi kayıt ve arşivlerin tarafsız ve bilimsel şekilde incelenmesi ve öneriler oluşturulmasına yönelik, tarihsel boyuta ilişkin bir diyalog geliştirme”si mümkün olabilecektir. Bu, suçlayıcı ulusal inanç dili yerine tarafsız bilgi diline geçmek için bir fırsattır. Protokollerin Türkiye ve Ermenistan’da onaylanmasıyla yürürlüğe girdiği takdirde gerçekleşmesi öngörülen bu ortak çalışmada, Türkiye’deki durumdan farklı olarak, hala yabancılara kapalı durumda bulunan bazı kritik Ermeni arşivlerinden de istifade edilebileceği ümit edilmektedir. Ermeni Diasporası’nın bu sürecin yürütülmesine ve ortak/uluslararası bir araştırma gerçekleştirilmesine karşı gösterdiği güçlü tepki açıklayıcı olduğu kadar düşündürücüdür.

Meselenin, her iki tarafta saygın tarihçilerinin yer aldığı meşru bir akademik tartışma konusu olduğu aşikârdır. Geçmişinde acı yaşamış bir toplulukla dayanışma gösterme gibi iyi niyetli amaçlarla da olsa, Ermeni görüşlerine ayrıcalık tanınması ve ağırlık verilmesi, çok sayıda insanın yaşadığı vahamet için adalet sunmamaktadır. Merhamet duygusu, seçici olarak ortaya konduğunda sorunlu hale gelmektedir.

Konunun insani yönü ağır basıyor olsa dahi, hukuki boyutu tartışmanın odağında yer almaktadır. Soykırım, tanımı açıkça yapılmış bir suçtur. Soykırım, herhangi bir vahşet olayını kabaca nitelendirmekte kullanılabilecek, jenerik bir kelime değildir. Suçların en ağırıdır. Böylesine bir suçlama siyasi hesapların insafına bırakılmamalıdır. Bu anlamda, Parlamentolar, mahkemelerin yerini almamalı ve konuya ilişkin hüküm vermemelidir. Aynı şekilde, konunun özü tarihçiler arasında tartışılmakta iken, Parlamentoların ve diğer siyasi kurumların tarihi yargılarda bulunmamaları gerekmektedir.

Türkiye ve Ermenistan’ın ortak geçmişlerindeki zor dönemi unutmaksızın, tarihi dostluklarını yeniden inşa etme zamanı gelmiştir. Ancak, bu yöndeki çabalarda herkes dürüst ve açık fikirli olmalıdır. Üçüncü ülkeler buna, Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecini destekleyerek ve kendi tarih yorumlarını tartışmasız gerçek olarak kabullenilmesinde ısrar eden çevrelere direnerek katkıda bulunabilirler.