#

Türkiye ve Avrupa Birliği'ne Tam Üyelik Süreci

Türkiye ve Avrupa Birliği'ne Tam Üyelik Süreci

Büyükelçi Volkan BOZKIR


1) GENEL OLARAK AVRUPA BİRLİĞİ

Avrupa Birliği 1957 Roma Anlaşmasıyla kurulan ve giderek gelişmiş olan bir sistemdir. Ortak Pazar'dan, ekonomik topluluktan, Avrupa Birliği'ne doğru giden yol kolay ve çok kısa olmamıştır . Ama bu iki dünya savaşına sahne olmuş bir kıtada barışı, istikrarı, insanların mutluluğunu ve ekonomik gelişmeyi sağlayabilmek için yeni bir uluslararası işbirliği modeli ortaya konulmuştur. Bu işbirliği modelinin temelinde de her şeyden önce savaşlarda en fazla kullanılan kömür, çelik gibi maddelerin kontrol altına alınması yer almıştır. Bunda başarı sağlandıktan sonra ise, gümrük birliği, tek pazar, ekonomik işbirliği hedeflenmiştir. Bunu takiben, sonuç aşamasına gelinmiş ve Avrupa'da siyasi birliğe geçilmiştir. Şimdi ise, güvenlik alanında, dış politika alanında yakın bir işbirliğini içeren bir birlik oluşmaktadır. "Altılar"la başlayan bu serüven, bugün "onbeşler"dir ve yakın bir tarihte de Avrupa Birliği kendi tarihinin en büyük genişleme sürecini yaşayarak belki "otuzlar"ı bulacaktır.

Bu sistem, Avrupa Birliği olgusu, bir değerler sistemidir. Avrupa Birliği değerler sisteminin temelinde, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, kurumları ve kurallarıyla işleyen bir serbest piyasa ekonomisi kavramı vardır. Bu temeller üzerinde geliştirilmiş Avrupa Birliği, giderek kıta için ve genelde dünya için bir cazibe merkezi haline gelmektedir. İşte soğuk savaşın hemen sonrasında ideolojik kutuplaşmanın bittiği bir dönemde, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerini birdenbire tam üyelik yarışına iten de bu değerler sisteminin hakim ve egemen olmasıdır.

2) TÜRKİYE- AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNİN TARİHİ GELİŞİMİ:

Türkiye-AB ilişkilerinde bugün gelinen noktanın önemini izah edebilmek için öncelikle, bu entegrasyonun tarihi gelişiminin hatırlanmasında yarar bulunmaktadır.

A) CUMHURİYET'İN KURULMASINA KADARKİ DÖNEM:

Osmanlı devleti, bir güç olarak ortaya çıkışından itibaren hep Avrupa'da olmuştur. Bu etkileşimin, çatışma boyutu kadar, işbirliği veçhesi de mevcuttur. 15. Yüzyılın başından itibaren Türk tehdidi, ulus-devletlerin oluşması ve reformasyon hareketleriyle parçalanan Avrupa'yı birleştiren en önemli unsur haline gelmiştir. Bir tehdit olarak da Türk kimliği, Avrupalılarca genellikle din temelinde ve olumsuz algılanmıştır.

Avrupa, 18. Yüzyıldan itibaren ortaçağ düzenini tümüyle geride bırakarak, kendisini "medeni" olarak tanımlamaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu 1856 Paris Antlaşmasıyla Avrupa sistemi içinde resmen yer alırken, 19. Yüzyılın ikinci yarısında Avrupa'da ortaya çıkan güçlü ulusçuluk akımı İmparatorluğun dağılma sürecini başlatmıştır.

Ancak aynı ulusçuluk akımı, Türk ulusal bilincinin doğmasına da neden olmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşımız, özünde, 19.yüzyıl Avrupa modeline uygun bir ulus-devlet kurma mücadelesidir. Bu hareketin temelinde, 19. Yüzyıl Avrupa'sının özgürlük, ulusçuluk, anayasacılık, laikleşme, hümanizm, demokratikleşme ve sanayileşme gibi bugünkü Avrupa medeniyetinin esasını oluşturan düşünce akımları yer almaktadır. Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının -Avrupa'da olduğu gibi- ulusal konsensüs temelinde yurttaşlığı esas alması, ayrıca "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesine ve çağdaş uygarlık hedefine bağlı olması, geleneksel Osmanlı-Avrupa çatışmasının niteliğini değiştirmiştir. Bu mücadele, yerini, birbirine benzer düşünce yapısı ve devlet sistemine sahip birimlerin birarada yaşama arzusuna bırakmış, diğer bir deyişle, Türkiye ile Batı organik bir uyum sürecine girmişlerdir.

Türk dış politikasının 20. Yüzyıldan itibaren Batı'ya yönelmesinde , ülkemizin stratejik konumundan kaynaklanan güvenlik ihtiyacı ile ekonomik kalkınma gereksinimi de önemli rol oynamıştır. Türkiye'nin Batı güvenlik sistemlerine ve Batı'nın kurduğu diğer uluslararası örgütlere üyeliği, esas itibariyle güvenlik ve kalkınma ihtiyaçlarının karşılanması amacına yönelik olmuştur.

B) ULUSLARARASI SİYASİ VE EKONOMİK KONJONKTÜR
IŞIĞINDA, TÜRKİYE AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİNİN GELİŞİMİ:

Avrupa Topluluğu ile Türkiye'nin ortaklık ilişkisini belirleyen Ankara Anlaşması, Yunanistan'ın Toplulukla yaptığı ortaklık anlaşmasından iki yıl sonra, 12 Eylül 1963'de imzalanmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun Türkiye ve Yunanistan'la akdettiği bu anlaşmalar, daha sonra yapılan ortaklık anlaşmalarından farklı olarak, iki ülkeye de tam üyelik hakkı tanımış ve ortak üyeliği tam üyeliğe yönelik bir süreç olarak öngörmüştür. Bu tutum, soğuk savaş döneminde iki ülkenin siyasi ve ekonomik istikrarına, stratejik ağırlıkları doğrultusunda verilen önemi göstermektedir.

Ankara Anlaşması, "hazırlık", "geçiş" ve gümrük birliğinin gerçekleşeceği" nihai aşama" olarak, üç dönem öngörmüştür. Hazırlık aşaması nispeten sorunsuz geçmiş ve Türkiye, geçiş aşamasını başlatmak için Mayıs 1967'de Topluluğa müracaat etmiştir. Gümrük Birliği ilişkisinin önem kazanmaya başladığı bu ikinci aşamaya esas teşkil eden Katma Protokol, Ortaklık Konseyi'nde, Temmuz 1970'de kabul edilmiştir. Katma Protokol'ün yürürlüğe girme ve uygulanma süreçleri ise, Türkiye ile Avrupa Topluluğu ilişkilerinde sorunların arttığı bir döneme rastlamıştır.
1970'li yıllarda Türkiye'yi etkileyen iç ve dış dinamikler ve yaşanan ekonomik sıkıntılar ile terörle mücadele, ülkemizin Avrupa Topluluğu'nun evrimine uyum sağlamasını da zorlaştırmıştır. 1973 yılı petrol krizinin ardından yaşanan ekonomik sıkıntıların da etkisiyle Türkiye, 1971'de imzalanan Katma Protokolde öngörülen gümrük birliğine geçiş sürecinin kısa olduğunu düşünmüş; bu durumun, sanayileşmesini ve ithal ikamesine dayalı kalkınma stratejisini olumsuz etkileyeceğini değerlendirmiştir. Netice itibariyle Türkiye, 1978 yılında Avrupa Topluluğu'ndan, gümrük birliği ilişkisinin gözden geçirilmesini talep etmiş ve beş yıllık ek bir süre istemiştir. Böylece, Türkiye ve Yunanistan'ın Topluluk'la o zamana değin eşit ve dengeli şekilde yürüyen ilişkileri de farklılaşmaya başlamıştır.

Öte yandan, Avrupa Topluluğu'nun demokrasi ve insan hakları alanlarındaki görüşleri de bu dönemde şekillenmeye başlamıştır. Topluluk, üyelik müracaatlarını da-iktisadi kriterlerin ötesinde- siyasi mülâhazalar ışığında değerlendirmeye başlamıştır. Dolayısıyla 1980'li yıllarda, Avrupa Topluluğu'yla ilişkilerimizde, Türkiye'deki 12 Eylül askeri müdahalesinin de bir sonucu olarak, demokrasi ve insan hakları konuları ön plana çıkmıştır. Topluluk, Türkiye'de insan haklarının durumu hakkında raporlar hazırlamaya başlamıştır. 1984 yılı itibariyle Topluluk, -demokrasi alanındaki hassasiyetinden taviz vermeksizin -Ortaklık Anlaşması'nı canlandırma arayışına girmiştir. Ancak Topluluğa 1981 yılında tam üye olan Yunanistan, ilişkilerin normalleşmesini engellemiştir. Türkiye'nin 14 Nisan 1987'de yaptığı tam üyelik başvurusu da, Yunanistan faktörü yanında Topluluğun dikey reform diye adlandırılan çalışmalarının ağırlık kazandığı bir döneme rastlamıştır. AB komisyonu, bu müracaatımıza 1989 yılında verdiği cevapta, Türkiye'nin AB'ye tam üyelik konusundaki ehliyetini teslim etmekle birlikte, Birliğin derinleşme ve müteakip genişleme sürecinin tamamlanmasının beklenmesini, bu arada da gümrük birliğinin tamamlanmasını önermiştir.

1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte, Avrupa köklü bir değişim sürecine girmiştir. 1990'lı yıllarda çok sayıda Doğu Avrupa ülkesinin Avrupa Birliği'ne tam üyelik müracaatında bulunması, Birliği, "derinleşme" ve "genişleme"yi bağdaştırma çabasına sevk etmiştir. Bu koşullarda Avrupa Birliği, 1993 yılında, üyelik için gerekli gördüğü "Kopenhag kriterleri" ni benimsemiştir.

Bu kriterlere göre "üyelik, aday ülkenin demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan hakları ile azınlıkların korunmasını ve saygı görmesini teminat altına alan kurumlarının istikrara kavuşturulmuş olmasını, işleyen bir piyasa ekonomisinin mevcudiyetini, AB içindeki rekabet ve piyasa güçleriyle başetme kapasitesini" gerektirmektedir. Ayrıca aday ülkelerin, siyasi, ekonomik ve parasal birliğe katılım da dahil olmak üzere, üyeliğin getireceği yükümlülükleri üstlenebilip üstlenemeyeceğine bakılmaktadır .

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki gümrük birliği müzakereleri , işte bu koşullarda gerçekleştirilmiş ve gümrük birliği 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir.

12-13 Aralık 1997 tarihli Lüksemburg Zirvesi'nde, ülkemizin genişleme sürecinin dışında tutulması üzerine Türkiye, AB'yle siyasi diyalogu askıya almıştır.

Nihayet, Aralık 1999'da düzenlenen Helsinki Zirvesi'nde, Türkiye'nin AB üyeliğine aday ilân edilmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir dönüm noktası olmuştur. Böylece hem Türkiye, hem de Avrupa Birliği, ortaklığın tam üyelik hedefine yönelik olduğunu teyid etmişlerdir.

Helsinki Zirvesi ile birlikte, diğer aday ülkeler için olduğu gibi Türkiye için de bir "katılım öncesi stratejisi" açıklanmıştır. Bunun üç ayağı mevcuttur. Birinci ayağı AB Komisyonu ve Konseyi tarafından yayınlanan "katılım ortaklığı belgesi" dir. Bu belge ile Avrupa Birliği'nin tam üyelik için Türkiye'den beklentileri açıklanmıştır. İkinci ayağı, bu ilişkinin

mali unsurlarını saptayan bir "çerçeve yönetmeliğin" yayınlanmasıdır. Üçüncü ayağı ise, Türk hükümetinin bir taahhüdü olarak "AB müktesebatının üstlenilmesine ilişkin Türkiye Ulusal Programı"nın 24 Mart 2001 tarihli Resmi Gazetede yayınlanmasıdır. Böylelikle katılım öncesi stratejinin 3 ayağı da tamamlanmış ve Türkiye artık resmen bir AB adayı ülke haline gelmiştir.

2001 Aralık ayında yapılan "Laeken Zirvesi" ile de Türkiye'ye tam üyelik yolunda yeni bir perspektif verilmiş, ayrıca ülkemizin Avrupa'nın geleceği konusunda 2003 yılında toplanması öngörülen hükümetlerarası konferansa öneriler sunacak olan konvansiyona, diğer aday ülkelerle eşit statüde katılması kararlaştırılmıştır.

"Avrupa'nın geleceğine ilişkin konvansiyon" çalışmalarının üç aşamada yürütülmesi kararlaştırılmıştır. Mart-Temmuz 2002 döneminde, katılımcıların görüşleri dinlenecek; Eylül-Aralık 2002 döneminde, konvansiyon'un hükümetlerarası konferansa sunacağı belgenin ilk taslağı ortaya konacak; Ocak-Mart 2003 aylarında ise sözkonusu belgeye nihai şekli verilecektir.

28 Şubat 2002 tarihinde başlayan konvansiyon çalışmaları, bir yıl sürecektir. 2003 - 2004 döneminde gerçekleştirilmesi öngörülen hükümetlerarası konferans ise, üçüncü aşamayı oluşturacaktır. Konvansiyonda şu sorulara cevap aranacaktır:

- Birliğin nihai amacı ne olmalı, AB hangi değerlere sahip bulunmalıdır?
- AB'nin uluslararası plandaki rolü ne olmalıdır?
- Birliğe üye ülkeler, birlikte ne yapmayı istemektedirler?
- AB'nin demokratik meşruiyeti nasıl artırılabilir?
- AB nasıl yönetilmelidir?

3) AVRUPA BİRLİĞİ ÜYELİĞİNİN DİNAMİKLERİ :

Avrupa Birliği üyeliği, esas itibariyle, Cumhuriyetimizin kurucu felsefesine, dayandığı değerler sistemine uygundur. Türkiye, Avrupa Birliği'ne kendi kimliğini koruyarak girecektir. Bugün Avrupa Birliği'ne üye olan ülkeler, üye olduktan sonra kendi öz kimliklerini kaybetmiş değillerdir. Avrupa Birliği, bir yönüyle devletlerarası yakınlaşmayı gerektirmekte, daha geniş bir siyasi yapılanmayı sağlamaktadır. Diğer yönüyle de, kendi içindeki farklılıkları korumayı bir erdem olarak görmektedir. Avrupa Birliği içinde farklılıklar, bir zafiyet değil, bir zenginlik olarak değerlendirilmektedir.

A) TÜRKİYE AÇISINDAN AB ÜYELİĞİNİN BELLİ BAŞLI DİNAMİKLERİ :

Avrupa Birliği, çağdaş uygarlığı temsil eden en yüksek standartları benimsemiş, tek pazarın ardından para birliğini de gerçekleştirmiş, müşterek bir dış politika ve güvenlik siyaseti geliştirmeye başlamış bir çekim merkezi niteliğindedir.

Türkiye'nin Birliğin dışında kalması, Birliğin evrimi, politikaları ve icraatı üzerinde söz hakkı olmaması anlamına gelmektedir. Bu durumda, Avrupa ile Türkiye arasındaki uyum sürecinin 21. Yüzyılda farklılaşmaya başlaması kaçınılmazdır. Avrupa'nın büyük devletlerinin yanısıra Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın üye bulunacağı bir Avrupa Birliği'yle böyle bir farklılaşma da, Türkiye'nin bölgesel ve küresel çıkarlarını olumsuz yönde etkileyebilecektir.

Avrupa Birliği üyeliği, yaşam standartlarımızı yükseltmemize de katkı sağlayacaktır. Siyasi, ekonomik ve sosyal yaşamda karşılaştığımız sorunlara, Avrupa standartları ışığında ve Birlik'le dayanışma halinde çözüm arama imkânı ortaya çıkacaktır. Devlet sistemimiz, Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi, daha şeffaf, etkin ve modern bir yapıya kavuşacaktır.

Parlamentomuz, Avrupa Birliği'nin yasama sürecine katkıda bulunacak, hükümetimiz, Avrupa Birliği'nin yürütme erkinde yer alacaktır. Ülkemizdeki siyasi yaşam, Avrupa siyasi yaşamıyla bütünleşecektir. Böylece, küresel sorunlara, ortak değerlerimiz temelinde, Avrupa Birliği platformunda çözüm arama mümkün olacaktır. Küreselleşmenin getirdiği sorunlar, diğer Avrupa Birliği üyeleriyle birlikte göğüslenecek, küreselleşmenin avantajları da gene bu bağlamda paylaşılacaktır.

Türkiye'nin siyasi, ekonomik ve sosyal açılardan Avrupa'yla bütünleşmesi, ülkemizi çağdaş uygarlığın ön sıralarına taşıyacak, halkımız enformasyon teknolojisiyle iç içe bir bilgi toplumu haline gelecektir.

B) AVRUPA BİRLİĞİ AÇISINDAN TÜRKİYE'NİN AB ÜYELİĞİNİN BELLİ BAŞLI DİNAMİKLERİ :

Avrupa Birliği, Türkiye'nin soğuk savaş sonrası dönemde yeni boyutlar kazanan stratejik ağırlığı ile ekonomik dinamizminin, küresel rekabet ortamında Birliğe getireceği katkının bilincindedir.

"Derinleşme" ve "genişleme" süreçleriyle, bölgesel bir iktisadi birlik olmaktan, küresel bir siyasi-iktisadi süper güç olma aşamasına gelen Avrupa Birliği için, Türkiye'nin getireceği stratejik boyut, kilit önemi haizdir. Avrupa Birliği, dünya çapında bir güç olacaksa, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Hazar Havzalarının kavşak noktasında, bir ulaşım, enerji nakil ve ticaret merkezi konumunda bulunan Türkiye'yi bünyesine almak durumundadır. Doğu Akdeniz'de barış ve istikrar ortamının sağlanamaması halinde, Avrupa Birliği, ana ulaşım ve enerji nakil hatlarının güvenliği ve istikrarı üzerinde söz sahibi olamayacak, bu da Avrupa'nın küresel güç olma savını zayıflatabilecektir.

Türkiye, Avrupa Birliği'ne hem çağdaş değerler sistemine uyum sağlayarak, hem de ulusal kimliğini koruyarak girecektir. Türkiye'nin üyeliği, Avrupa Birliği'nin özünü oluşturan etnik, dini ve kültürel hoşgörünün yeni bir göstergesi olacak ve Avrupa'daki tarihi husumetlerin tamamen geride bırakılmasını sağlayacaktır. Türkiye'nin Avrupa'daki barış, istikrar, ekonomik refah ve sosyal adalet alanına dahil olması, bu alanın Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya'ya doğru daha da genişlemesine katkıda bulunabilecektir. Avrupa Birliği'ne üye olduğumuzda, bizim de kültürümüz ve dilimiz Avrupa'daki kültürel çeşitliliğin bir parçası olacak ve bizzat Birlik tarafından korunup geliştirilecektir.

Avrupa Birliği, barış ve istikrar, insan hakları, ekonomik işbirliği, kalkınma yardımı, ticaret ve çevre gibi alanlarda küresel çapta öncü bir rol üstlenebilecek, üye ülkelerin ortak çıkarları da, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Küresel Çevre Müzakereleri, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi platformlarda, Avrupa Birliği'nce savunulacaktır . Böylece üye ülkeler, küresel çapta tek başlarına sahip olamayacakları bir ağırlığı, Avrupa Birliği üyesi olarak ortaya koyabileceklerdir.

4) TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ MÜNASEBETLERİNDEKİ SORUNLAR:

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerindeki sorunlar esas itibariyle siyasi kriterlerde düğümlenmektedir. Avrupa Birliği, tarihsel akışı içinde demokrasi ve insan haklarının yaygınlaştırılmasına ilişkin belirgin bir tavır geliştirmiştir. Türkiye ise, Avrupa Konseyi üyesi olarak demokratikleşme ve insan hakları normlarını benimsemiş bulunmakla birlikte, bunları tam olarak uygulamaya koymakta gecikmiş bir ülke olarak görülmektedir.

Hiç kuşkusuz, Türkiye'nin kendine özgü bir coğrafyası ve çoğu bu coğrafyadan kaynaklanan mevcut ve potansiyel sorunları bulunmaktadır.Öncelikle, onbeş yılı aşkın bir süre binlerce evladımızı şehit vererek ve milyarlarca dolarlık kaynaklarımızı harcama pahasına mücadele etmiş olduğumuz ayrılıkçı terör olgusu, esas itibarıyla ülkemizin birlik ve bütünlüğünü hedef almıştır. Buna ilaveten, yakın coğrafyamızdaki kökten dincilik hareketleri, Türkiye'yi de etki alanına alabilmek için yoğun çaba sarfetmiştir. Bu unsurlara karşı mücadelenin bıraktığı olumsuz izler ve tecrübeler, demokratik açılımlarımızı ve hukuk devletini güçlendirme çabalarımızı da etkileyen unsurlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Siyasi kriterlerin yerine getirilmesi, müzakerelere başlamak için ön şart niteliğindedir. Siyasi kriterlere uymadığımız sürece tam üyelik müzakerelerine başlamamız mümkün olmayacaktır. Ekonomik kriterlerin yerine getirilmesi ile müktesebat uyumu ise, kısmen tam üyelik müzakereleri sırasında, hatta Türkiye tam üye olduktan sonra gerçekleştirilebilecektir.

Türkiye ulusal programının yayınlanmasını takip eden bir yıllık süre zarfında Kopenhag siyasi kriterleri bağlamında çok önemli adımlar atmıştır. Bu çerçevede Anayasanın 34.Maddesi değiştirilmiş, 2 ayrı uyum yasaları paketi TBMM tarafından kabul edilmiştir. Bu değişikliklerle, insan hakları, temel haklar ve özgürlükler, düşünce ve ifade özgürlüğü, işkencenin önlenmesi, dernekler ve toplantı ve gösteri yürüyüşleri ve duruşma öncesi gözaltı süreleri alanlarında Avrupa standartlarına büyük ölçüde uyum sağlanmıştır. 6 Şubat 2002'de TBMM'de kabul edilen uyum yasası paketiyle, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, DGM Kanunu, CMUK gibi yasalarımızda önemli değişiklikler yapılmıştır. 26 Mart 2002'de TBMM'de ikinci uyum yasası paketi kabul edilmiştir. Bu paketle, siyasi partiler, basın, dernekler, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, DGM, jandarma ve il idaresi yasalarında siyasi kriterler alanındaki taahhütler doğrultusunda önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, medeni kanun değişikliği ile de toplum yaşamımıza önemli değişiklikler getirilmiştir. Bu değişiklikler yapılırken toplumun ve siyasetin tüm kesimlerinde sağlanan uzlaşı, önemli ve olumlu bir unsur olarak ortaya çıkmıştır.

Ancak, önümüzdeki dönemde siyasi kriterlere uyum bakımından yerine getirilmesi sözkonusu diğer bazı önemli hususlar da mevcuttur. Bunları, idam cezasının kaldırılması, 4 ilde sürmekte olan OHAL'in sona erdirilmesi, anadilde TV ve radyo yayınlarının önündeki engellerin kaldırılması, Türk vatandaşlarına anadillerini öğrenme imkânının sağlanması (eğitim değil öğrenme hakkı) olarak sıralamak mümkündür.

5) SONUÇ :

Türk toplumu, sağduyusuyla, Avrupa Birliği üyeliğine üçte ikiye varan oranlarda güçlü ve sürekli bir destek vermektedir. İnsanı esas alan bu ortak değerlerin tüm kurallarıyla ülkemizde yerleşmesi, bugün toplumumuz tarafından paylaşılan ve desteklenen bir hedeftir. Avrupa Birliği'nin temelini oluşturan ortak değerler, esasen Cumhuriyetimizin kurucu felsefesine, dayandığı değerler sistemine uygun bir nitelik taşımaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği'yle ilişkilerini kendi uygarlık projesinin doğal bir uzantısı olarak görmektedir .

Türk insanı, güncel yaşamında daha fazla gelir elde edecek, daha iyi koşullarda barınacak, daha iyi eğitilecek, daha temiz çevre koşullarında, daha sağlıklı ve uzun bir yaşam sürecektir. İşsizlik azalacak, sosyal güvenlik standartları yükselecektir. Çocuklarımız, diğer Avrupa ülkelerinde o ülke vatandaşlarıyla aynı koşullarda eğitim görebilecektir. Kişi başına su ve enerji tüketimimiz artabilecek, daha iyi ısınabilecek, daha fazla gezebilme imkânı ortaya çıkacaktır. Avrupa standartlarında kara ve demiryolları, insanımızın hizmetinde olacaktır. Avrupa vatandaşı olarak insanlarımız, daha özgür ve güvenli, daha müreffeh ve mutlu olacaktır .

Barış, istikrar ve huzur ortamı, Türk toplumunun birlik ve bütünlüğünü pekiştirecektir. Güvenlik endişelerimiz, Avrupa Birliği platformlarında dile getirilebilecektir. Ekonomimiz, Avrupa ekonomisinin bir parçası olarak, daha istikrarlı bir hale gelecektir. Mal ve hizmetlerimizin, küresel çapta daha geniş bir alanda pazarlanabilmesi mümkün olacaktır. Ülkemizdeki siyasi ve ekonomik istikrar, yabancı sermaye girişini hızlandırabilecektir. Bu da istihdam imkânlarımızı, büyüme hızımızı arttıracaktır. Devletin daha etkin bir şekilde vergi toplaması ve bu vergilerin halka hizmet olarak dönmesi, ülkemizi dünya çapında bir refah toplumu haline getirecektir.

Türkiye ile Avrupa Birliği'nin menfaatleri, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ekseninde, birbirini tamamlar ve güçlendirir niteliktedir. Daha önce 2 Avrupa trenini kaçırmış olan Türkiye'nin bu son treni kaçırmaması önem arzetmektedir. Bu tren kaçtığı takdirde, belki de artık başka bir tren olmadığından, Türkiye'nin Batı'nın ve dolayısıyla medeniyetin dışında kalmaması açısından elinden gelen tüm imkânları seferber etmesi gerekmektedir.

Türkiye AB üyeliğine tarihinde hiç bu kadar yaklaşmamıştır. Ayrıca AB üyeliği hiç bu kadar hazır da olmamıştır. Şimdi Türkiye'nin AB üyeliğinin gerçekleşme tarihini bir anlamda Türkiye'nin göstereceği performans tayin edecektir. Bu açıdan 2002 yılı gerçekten çok önemli bir yıl olarak önümüzde durmaktadır. Dolayısıyla, bugün bulunduğumuz nokta, tarihi bir dönüm noktası niteliğindedir ve hepimizin bu önemli noktanın bilincinde olarak ülkemizi elbirliğiyle AB üyeliğine ulaştırmak için üzerine düşen görevleri yerine getirmesi önem arzetmektedir.

                                                           3 NİSAN 2002