Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan ile Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun Devir Teslim Vesilesiyle Yaptıkları Konuşmalar, 2 Mayıs 2009 Bakanlığımızın 89. Kuruluş Yıldönümü Vesilesiyle Sayın Bakanımızın Tüm Teşkilata Mesajı, 2 Mayıs 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan’ın TBMM Genel Kurulunda Yaptıkları Konuşma (29 Nisan 2009) Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın, Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu Çerçevesinde Yüksek Temsilci Sampaio ve İttifakın Eş sunucusu İspanyol Dışişleri Bakanı Miguel Moratinos ile Birlikte Düzenlediği Ortak Basın Toplantısındaki İfadeleri, İstanbul, 7 Nisan 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Özel Sektör ve Ekonomik Kalkınma Enstitüsü'nün Açılışı Vesilesiyle Yaptıkları Konuşma, Ankara, 2 Nisan 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın 18 Mart Şehitler Günü Münasebetiyle Düzenlenen Törende Yaptıkları Konuşma, 18 Mart 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın NTV'ye Verdiği Mülakat, Ankara, 10 Mart 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Deik/Taik Tarafından Düzenlenen Öğle Yemeğinde Yaptıkları Konuşma Ve Yöneltilen Sorulara Cevapları, İstanbul, 25 Şubat 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Kosova Meclisi Genel Kurulu'nda Yaptığı Konuşma, Priştine, 13 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın AB Başmüzakerecilik Görevinin Devir-Teslimi Vesilesiyle Düzenlenen Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma, Ankara, 11 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın BM Güvenlik Konseyi'nde Gazze'deki Duruma İlişkin 1860 Sayılı Karar'ın Kabulünden Sonra Yaptığı Açıklama, New York, 8 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın BM Güvenlik Konseyi Toplantısında Yaptığı Konuşma, New York, 6 Ocak 2009 Dışişleri Bakanlığı Ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Bütçesinin TBMM Genel Kurulu’nda Görüşülmesi Vesilesiyle Sayın Bakanın Yaptığı Konuşma, 23 Aralık 2008 Sayın Bakanımızın AB Üyesi Ve AB’ne Aday Ülkelerin Büyükelçilerine Verdiği Çalışma Yemeği Öncesinde Yaptığı Açılış Konuşması, 16 Aralık 2008 Sayın Dışişleri Bakanımız Tarafından 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Vesilesiyle Yayınlanan Mesaj Afganistan İslam Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Arasında Gerçekleştirilen İkinci Üçlü Zirve Sonucunda Kabul Edilen Ortak Açıklama, İstanbul, 5 Aralık 2008 Türkiye Cumhuriyeti Ve Pakistan İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Arasında Gerçekleştirilen Görüşmenin Ardından Yapılan Ortak Açıklama, İstanbul, 5 Aralık 2008 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın 2009 Mali Yılı Bütçe Tasarısı Konuşması, 21 Kasım 2008 Sayın Bakanın Türk-İtalyan Forumu'nda Yaptığı Konuşma, Roma, 5 Kasım 2008 Sayın Bakanımızın Boğaziçi Konferansı’nda Yaptığı Konuşma, İstanbul, 11 Ekim 2008 Sayın Bakanın 24 Ekim Birleşmiş Milletler Günü Vesilesiyle Verilen Resepsiyonda Yaptığı Konuşma Türk-Arap İşbirliği Forumu Dışişleri Bakanları Birinci Toplantısı Kapanış Ortak Bildirisi Sayın Bakan'ın Cinsiyet Eşitliği - TAIEX açılış konuşması, Çözüm, 9 Ekim 2008 Sayın Bakanımızın “AB ve Türkiye Arasındaki Sivil Toplum Diyaloğunun Geliştirilmesi Açılış Konferansı”nda Yaptıkları Konuşma, Sheraton/Ankara, 9 Eylül 2008 Sayın Bakanımızın Türkiye-KİK Stratejik Diyaloğu 1. Dışişleri Bakanları Toplantısında Yaptıkları Konuşma, Cidde, 2 Eylül 2008 Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Büyükelçiler Konferansı Açış Konuşması, 15 Temmuz 2008, Bilkent Otel ve Konferans Merkezi Sayın Bakanımızın Türkiye’den Ayrılışında Havalimanında Yaptıkları Basın Açıklaması, 26 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın GDAÜ Zirvesi için Pomorie’ye Hareketinden Önce Havaalanında Yaptıkları Basın Açıklaması, 20 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın “Dünya Türk Girişimcileri Konseyi” Gala Yemeğinde Yaptıkları Konuşma, 4 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın 9 Mayıs Avrupa Günü Vesilesiyle AB Üye ve Aday Ülkelerin Büyükelçilerine Verdiği Kahvaltıdaki Konuşması, 9 Mayıs 2008, Swissotel
Sayın Bakanımızın Çevre Faslı Başlığında Uygulama ve Farkındalık Yaratma Projesi Kapanış Toplantısında Yaptıkları Konuşma, Tobb-Etü Tepav Binası, 8 Nisan 2008

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) çok değerli Başkanı,

 Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) değerli yöneticileri,

 Değerli misafirler,

  

Bugün güzel bir çalışmayı noktalamak, güzel bir çalışmanın finalini beraberce görmek üzere buradayız: “Avrupa Birliği müktesebatına uyum sürecinde, etki analizi kapasitesini güçlendirerek çevre başlığında uygulama ve farkındalık yaratma projesi”. Belki ismi biraz uzun, ilk etapta bu nedir diye belki soru işareti uyandırıyor; ama yapılan çalışmaya baktığınız zaman da gerçekten güzel ve adı da üstünde olduğu gibi bir pilot ilk çalışma. Bu çalışma gibi pek çok çalışmanın bundan sonraki dönemde gerçekleşmesini bekliyoruz, önemsiyoruz. Bu özellikle, hem Türk iş dünyası açısından önemli hem de 70 milyon Türk insanı için önemli. Çevre öyle bir başlık ki, sanayimizi yakından ilgilendiriyor. Özellikle sanayi kuruluşlarımızın çevreyle olan ilişkilerinde hangi aşamada neler yapmaları gerektiğini AB süreci dikkate alındığında iyi bilmeleri gerekiyor. Bizim hükümet olarak, devlet olarak bu konudaki politikalarımızı iyi çizmemiz gerekiyor. Öte yandan, Türkiye’yi 70 milyon insan için çok daha yaşanılabilir, çok daha güzel bir ülke haline getirmemiz gerekiyor.  Bu sadece bugünün Türkiye’si için değil, çocuklarımızın, torunlarımızın Türkiye’si için de önemli bir mesele.

 Değerli konuklar, 

 

Türkiye’nin AB süreci, özellikle Aralık 2002’den sonra, yani bizim 58. hükümeti kurmamızdan hemen sonra farklı bir döneme girdi. 12 Aralık 2002 tarihli Kopenhag Zirvesi’nde bir karar alındı. Dendi ki; Türkiye eğer 2004 sonuna kadar Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince karşılarsa müzakereler gecikmeksizin başlayacaktır. Ve gerçekten de o iki yıl içerisinde biz Türkiye’deki demokrasiyi derinleştirmek için; Türkiye’deki insan hakları ve özgürlükler alanındaki uygulamaları ilerletmek için; Türkiye’nin gerçek anlamda hukuk devleti olabilmesi için pek çok adım attık ve Aralık 2004’te müzakerelere başlama kararı alındı. Bu karar nasıl alındı? Türkiye gerçekten o kritik eşiği aştı. Türkiye, Kopenhag siyasi kriterlerini yeterince karşılayan bir ülke statüsünü elde etti. Ve artık 2004 sonundan itibaren sadece aday bir ülke değil, müzakere eden bir ülke statüsünü kazandı. Tabii burada o “yeterince” kelimesinin altını ben özellikle çizmek istiyorum. Şöyle bir algılama var: “Türkiye artık üzerine düşeni yaptı, bu konularda siyasi reformlarımızı tamamladık, Kopenhag kriterlerini karşıladık ve müzakereler başladı. Dolayısıyla artık bu bize yeter.” Bu, son derece yanlış bir algılama ve son derece yanlış bir yaklaşımdır. 

 

Bizim 2001 yılına kadar tamamladığımız o kritik eşiği geçebilmekti. Hâlbuki, daha önümüzde büyük bir reform gündemi var. Siyasi alanda yaptığımız reformları derinleştirmek ve bu reformları rafine edebilmek için, daha pek çok anayasal değişiklik yapmamız gerekiyor; daha pek çok kanuni düzenleme yapmamız gerekiyor. Öncelikle bu gerçeğin hep beraber farkında olmamız gerekiyor. Şu anda bizim Anayasamız, AB normlarına yüzdeyüz uyumlu bir anayasa değil. Çok eksikliklerimiz var. Bunun farkında olmamız gerek. Yasal düzenlemelerimizde eksikliklerimiz var, noksanlarımız var, yanlışlarımız var. Bunları adım adım düzeltmemiz gerekiyor. Bunları yaparken de sadece “bu bir AB kriteridir, biz de Avrupalılar gibi olmak istiyoruz” diye değil; bunları yaparken bütün bu yaptıklarımızı kendi insanımız hak ettiği için, Türk insanı bunlara layık olduğu için yapıyoruz ve yapacağız. Ve biz, dikkat ederseniz yaptığımız pek çok çalışma, direk AB ile ilgili olmasına rağmen karşısında mutlaka AB kelimesini kullanmıyoruz. TBMM’de görüşülen ve son üç-dört yıldır Meclis’ten geçen yasaların pek çoğu direk ya da kısmen AB reformları ile ilgili olmasına rağmen biz “bu AB yasasıdır, AB bunu istediği için yapılmaktadır” demiyoruz. Bu bizim özel tercihimiz. Çünkü bizim öncelikle yapacağımız işlere kendimizin ikna olması lazım. Kendimiz inanacağız, Meclisimiz inanacak, halkımız inanacak ve yaptığımız işin sahibi olacağız. Bu, son derece önemli ve sadece “dışarılarda bir yerde bir kurallar var, standartlar var ve biz de oraya ulaşmak için bunları yapıyoruz” dersek, bu doğru bir yaklaşım olmaz; Türkiye için iyi bir yaklaşım olmaz.  

 

Tabii ara ara soruluyor: Türkiye’nin AB ile ilgili yaptığı çalışmalarda bir yavaşlama mı var, bir rehavet mi var? Ben buradan açıkça ifade etmek istiyorum ki, bu tür sorular gerçekle uyuşmuyor. Bizim artık AB ile ilgili çalışmalarımız günlük hayatımızın bir parçası, özel bir çalışma değil, farklı bir çalışma değil. Biraz önce Çevre Bakanlığı Müsteşarımız, çevreyle ilgili konularda AB ile uyum konusunda neler yaptık, neredeyiz anlattı. Çevre konularında nasılsak, diğer tüm konularda da ilgili bütün Bakanlıklarımız, bütün Müsteşarlarımız konuların bizzat içinde ve yaptıkları bütün çalışmalarda mutlaka AB’nde bu işlerin nasıl yürüdüğü hakkında direktifleri hazır.

 

Artık günlük hayatımızın bir parçası bu. Bu, artık içtiğimiz suyla alakalı, soluduğumuz havayla alakalı, hangi meslekteysek, ne iş yapıyorsak onunla alakalı bir süreç. Bunu mutlaka dikkate almamız gerekiyor ve yaptığımız her çalışmada “AB çalışması, AB için şunu yapıyoruz, AB için bunu yapıyoruz” demiyoruz demeyeceğiz de bundan sonra. Biz bunu kendimiz için yapıyoruz. Tabii bunu bir strateji olarak Türkiye seçti. Neden, çünkü bugün AB en iyi işleyen demokrasilere sahiptir. Bugün, AB çevre konusunda olduğu gibi, gıda konusunda, sağlık konusunda pek çok konuda gerçekten dünyaca kabul edilmiş, iyi standartlara sahiptir. Biz de bunları kendimize standart olarak seçtik. Ve bir bakıma kendimizi mukayese edecek, kendi performansımızı ölçecek hedefler olarak önümüze koyduk. Çünkü eğer bu işin standardı olmazsa, bu işin hedefleri olmazsa, bu işin ölçüleri olmazsa her ülke çıkıp diyebilir ki “ben çevre konusunda gayet iyiyim, işte şunları şunları yaptım.”  Ama bunu neye göre ölçeceksiniz? Neyle mukayese edeceksiniz? Gerçekten o ülke belli noktalara geldi mi gelmedi mi? Bunu nasıl bileceksiniz? İşte o noktada AB standartları, AB normları bize yardımcı oluyor ve diyor ki “kendinizi mukayese edin, o noktada mıyız değil miyiz, ne zaman o noktaya geleceğiz”. Bu tarz bir çalışma bizim performansımıza yardımcı oluyor. Ama yine tekrar ediyorum; yaparken biz bunları kendimiz için yapıyoruz, yarının Türkiye’si için yapıyoruz. 

  

Siyasi reformlar için de konu farklı değil. Ben daha önce de ifade ettim: Dünya üzerinde kendisine demokratik cumhuriyet diyen pek çok ülke var. Ancak, sistemin nasıl işlediğine bakarsanız, göreceksiniz ki ne cumhuriyet ne demokrasiyle alakası var. Biz de Türkiye olarak eğer Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlet diyorsak, bunun bir ölçüsü olması lazım, bir standardı olması lazım. Yoksa kendi kendine demokratik demek çok kolay. Demokrasiler sınıf sınıf. Biz, Türkiye için birinci sınıf demokrasiyi hedefledik ve bu yolculuk birinci sınıf demokrasiye giden bir yolculuk. Hedefimiz çok açık.  Bunda da kriter olarak kendimize Kopenhag Kriterlerini seçtik. Çünkü dedik ki halkın kaybedeceği hiçbir şey yok. Tam tersine, demokratikleşmeden kazanan sadece ve sadece halktır. Demokratikleşme sürecinde önemli bir etkileşim vardır. Tek tek fertlerin bireylerin güçlü olduğu sistemdir demokratik sistem.

 

 Biz bunları arzu ettik. Böyle yola çıktık ve bu hedefe ulaşmak için de yolculuğumuza devam edeceğiz, mücadelemize güçlü bir şekilde devam edeceğiz. Türkiye’nin 2002 yılından 2007 yılına nasıl geldiğini, hangi şartlarda geldiğini unutmamamız gerekiyor. Bu başarının bir sebebi var, bu başarının arkasında bir felsefe var, bir program var. Türkiye’nin ekonomisi durduk yere 2000–2001 yılındaki o kriz halinden bugünkü hale gelmedi. Bunun arkasında güçlü bir ekonomik program var. Bunun arkasında güçlü bir siyasi irade var ve o programın tavizsiz bir şekilde uygulanması var. Kolay değildir dört yıl arka arkaya yüzde altmış faiz fazlası üreten bir ülke olmak. Eşi benzeri yoktur,  örneği yoktur. Ciddi bir fedakarlık ister, ciddi bir kararlılık ister. Kolay değildir Merkez Bankası’nın ısrarlı bir şekilde “benim birinci önceliğim fiyat istikrarı” deyip de politikalarını kararlı bir şekilde uygulaması. Bunun arkasında yine irade vardır. Tabii Türkiye’nin öngörülebilirlik kazanması, Türkiye’nin daha öngörülebilir bir ülke olması, Türkiye’de bu güven ortamının oluşması AB süreciyle çok yakından ilgilidir. Türkiye’ye doğrudan yatırım yapan herkes ilk önce AB konusunu sorar. AB süreci nasıl gidiyor, buraya ben bugün yatırım yapıyorsam bundan 10 sene sonra, 15 sene sonra bu Türkiye nasıl bir Türkiye olacaktır gibi soruları sormak, bunu öğrenmek yatırımcıların en doğal hakkıdır. İşte bunun cevabını AB sürecinde buluyorlar. Niye AB sürecinde buluyorlar? Çünkü AB sürecinde olan bir ülke, demokrasinin daha güçleneceği, hukuk devleti olma durumunun daha güçleneceği bir ülke olacaktır da onun için. Ancak açık ülkeler, açık toplumlar, açık ekonomiler öngörülebilir ülkeler olur. Ancak gerçek anlamda demokrasinin işlediği ülkeler öngörülebilir ülkeler olur. Demokraside eğer aksamalar varsa, demokraside tıkanmalar, kesintiler varsa o ülke öngürülebilir bir ülke değildir. Yatırımcıların kararı kuşkusuz etkilenir. Bizim 2002’den 2007’ye ekonomide gösterdiğimiz bunca başarının temel faktörleri AB süreci ve güçlü bir ekonomik programdır. Bunu asla unutmamamız gerekir. Başarının sebebini unutup, “biz Türkiye’yiz kendimize yeteriz, artık hiçbir şeye ihtiyacımız yok.  Ne Avrupa Birliği’ne ihtiyacımız var, ne şuna ne buna, biz böyle devam ederiz.” denilemez. Bu yanlış bir yaklaşım. Bu, maalesef gerçekçi olmayan, aşırı bir özgüven.  Tabii ki kendimize güveneceğiz, tabii ki özgüvenimiz güçlü olacak, ama aynı zamanda da gerçekçi olacağız. Türkiye’nin başarılarının sebeplerini, faktörlerini asla unutmayacağız.  Bugüne nasıl geldiğimizin sebeplerini unutup bundan sonrasıyla ilgili olarak artık bu iş bitti, biz başka türlü de yolumuza devam ederiz” diyemeyiz.

 Hükümetimizin bu konudaki tutumu, bu konudaki yaklaşımı son derece açık. Biz hem güçlü bir ekonomik programa, hem de AB sürecine kararlılıkla devam etmiş olan ve devam edecek olan bir ülkeyiz. 

 

Değerli konuklar, biliyorsunuz AB süreciyle ilgili geçtiğimiz yıllarda bizim iki önemli dokümanımız açıklandı. Bunlardan biri Haziran 2006’da açıkladığımız 9. Siyasi Reform Paketimiz, bir diğeri de Nisan 2007’de açıkladığımız AB müktesebatına uyum programımız. Biri siyasi içerikli reformları kapsıyor, ama hepsini değil, bu sadece 9. paket, daha siyasi reformların devam etmesi gerekiyor. Diğeri de 2007–2013 yılları arasında AB müktesebatına uyum için neler yapacağımızın detayını içerir. Bu 2007–2013 yılı için açıkladığımız müktesebata uyum programına baktığımızda burada 188 tane yasal düzenleme görüyoruz. Bunlar ekonomik içerikli, teknik içerikli, ama siyasi içeriği olmayan düzenlemeler ve bugün itibariyle baktığımızda biz bu 188 düzenlemenin 20’sini tamamlamış durumdayız. 2013’e kadar süremiz var. Yine ikincil düzenlemelere baktığımızda 576 tane düzenleme yapacağımızı ilan etmişiz, Nisan 2007’de 2013’e kadar bunları tamamlayacağız demişiz. Bugün itibariyle tamamladığımız düzenleme sayısı 98’dir. 

 

Önümüzdeki dönemde Meclis kapanmadan neler yapacağız, daha sonraki yıllarda neler yapacağız, bununla ilgili çalışmalarımız devam ediyor. Bir süre önce de açıklamıştım, ulusal program çalışmamız var. Yaz aylarında açıklayacağımız ulusal programda, hem müktesebata uyumla ilgili teknik çalışmaların takvimini göreceksiniz, hem de siyasi reformlarımızın takvimini göreceksiniz. Yani, bu defa Ulusal program hem teknik, hem ekonomik, hem de siyasi konuların tümünü içeren bir belge olarak yayınlanacak.  Ve bu hazırlanırken bütün Bakanlıklarımızın yoğun çabalarıyla hazırlanacak. Örneğin, geçen sene içinde yayınladığımız bu müktesebata uyum programı taslağı ortaya çıktığında biz tam 140 sivil toplum kuruluşuna taslağı gönderdik. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TEPAV gerçekten çok somut, güzel ve geniş katkılarda bulundular bütün bu çalışmalarda. Ancak sivil toplum kuruluşlarından gelen görüşler dercedildikten sonra biz bunu yayınladık, ilan ettik. Yani, sadece kamu kuruluşlarının içine kapanıp yaptığımız bir çalışma değildir. Sivil Toplum Kuruluşlarımızla da istişare edilmiş bir çalışmadır. Ulusal programda da yine benzer bir çalışma söz konusu olacaktır.  Sivil Toplum Kuruluşlarımız, iş dünyamız mutlaka çalışmanın içerisinde olacaklar. Görüşleri, düşünceleri mutlaka alınacak ve bu konular kendileriyle tartışılacak.

 

Değerli konuklar, 

 

Bütün bu çalışmalar yapılırken biz AB müzakere sürecimizi nasıl yürüteceğiz, nasıl yapılandıracağız bununla ilgili çok düşündük, çok kafa yorduk. Bütün dünya milletlerini inceledik. AB’nin hem eski hem yeni ülkelerini inceledik. Türkiye için en uygun olan sisteme, Türkiye için en uygun olan yapıya karar verdik ve bu yapıya da devam ettik. Bizim müzakere sürecimizin yapısında büyük bir merkezi yapı yok. Büyük bir merkezi organizasyon yok. Bunu özellikle yapmadık. Çok kolaydı; yeni bir kurum kurup adına isterseniz müsteşarlık deyin, genel sekreterlik deyin, bakanlık deyin ne derseniz deyin, ama büyük bir kurum kurardık. İki bin-üç bin kişi için Türkiye’de saha açsak böyle bir konuda personel mi bulamayız? İki bin kişi, üç bin kişi; 5 bin kişi alırdık ve derdik ki “AB çalışmalarına bu Bakanlık, bu Müsteşarlık, bu Sekreterlik ilgilenecek.” Ne olurdu o zaman? O zaman bütün kuruluşlarımız derdi ki, AB işi demek ki bu ekibin işi. Orada tarımcılar da var, çevreciler de var, sanayiciler de var, ekonomiden anlayanlar da var. Ve bunlar gelecek Brüksel’e Türkiye adına müzakere yapacak, ondan sonra gelip verdikleri kararları Bakanlıklarımıza empoze edecekler. Türkiye’de böyle bir sistemin çalışması mümkün değil. Bir milyonluk, iki milyonluk üç milyonluk, dört milyonluk nüfusu olan ülkeler var. Tamamen kapalı bir sistemden, komünist, sosyalist bir düzenden birdenbire farklı düzene geçen ülkeler var. Belki o ülkelerde farklı yöntemler, farklı düzenler, farklı sistemler seçilmiş olabilir. Ama bizim Türkiye’nin gerçeklerinin farkında olmamız lazım. Türkiye’de yapılacak herhangi bir çalışma, atılacak herhangi bir reform adımı, eğer ilgili Bakanlıklar tarafından sahiplenilmiyorsa, ilgili Bakanlıklar bu işi alıp götürmüyorsa başarıya ulaşma şansı çok azdır, bunu açıkça ifade edeyim. Düşünün ki Çevre Bakanlığımız var, bizim oradaki merkezi yapıdaki kuracağımız sistemde 40 kişi, 50 kişi, çevreciler, genç arkadaşlar diyecekler ki “arkadaşlarımızın yıllarca uğraştığı, yıllarca işin içinde olduğu konularda Avrupa’da şu hususlarda anlaştık, alın bu sizin, uygulayın” deseler. Mümkün mü böyle bir şey? Değil. Başka ülkelerde olabilir. Başka ülkelerde çok farklı, çok değişik uygulamalar oldu, biz Türkiye’nin gerçeklerine uymak, Türkiye’nin gerçeklerinin farkında olarak hareket etmek zorundayız. 

 

Reformlarla ilgili temel kelime, anahtar kelime “sahiplenme, sahiplik,” bu işin sahibi kim? Biz yaptığımız her şeye sahip olduk. Eğer tarım konusunda bir adım attıysak Tarım Bakanımız, Tarım Bakanlığımız bütün oradaki arkadaşlarımız işin sahibi oldu. Eğer enerji ile ilgili bir adım attıysak, bu işin sahibi Enerji Bakanlığımız oldu, oradaki arkadaşlarımız oldu. Ancak neyle Türkiye için doğrusunu bulabiliriz, ancak neyle Türkiye için en doğrusunu yapabiliriz. Türkiye dışarıdan empozelerle, dışarıdan reçetelerle etkilenebilecek, bir yere gelebilecek bir ülke değil. Dışarıda yapılanlara kuşkusuz bakacağız, dışarıda ne oluyor ne bitiyor kuşkusuz dikkate alacağız. Ama sonra da kendimiz için ne gerekiyorsa, kendimiz için en iyi ne ise onu yapacağız.

 

Biz şu anda müzakere sürecini bu anlayışla yürütüyoruz. Kuşkusuz AB’nin standartları, normları önemlidir. Ama dediğim gibi, o normları onlar dediği için değil, o normlar Türk insanının hayat standardını yükselttiği için, yaşam kalitesini yükselttiği için uygulanan kararlardır ve buradaki müzakerelerde “o normların şu kısmını alalım, bu kısmı işimize gelmiyor atalım” şeklinde giden bir müzakere değil. Eğer 27 ülke uyguluyorsa, bu normu ve biz de bir gün AB üyesi olacaksak günün birinde o normlara bizim de tam uymamız gerekecek. Ama bu müzakereye ne zaman ve nasıl uyacağımız önemlidir. “Bizi bir tam üye yapın, hele bizi bir tam üye yapın ancak biz buna o zaman uyarız mı” diyeceğiz? 

 

Siyasi reformlar için de durum farklı değil. “Biz AB’nin Kopenhag kriterlerinin şu kısmını alalım bu bize uyar, ama şunlar bize uymaz. Türkiye’nin kendine özel hali vardır. Kendine özel şartları vardır. Türkiye’ye bu fazla gelir. Bu demokrasi Türkiye için bir gömlek büyük demokrasidir.” Bunu diyemeyiz. Bunu diyemeyiz, eğer Türkiye’nin geleceğini düşünüyorsak, Türk insanının istikbalini düşünüyorsak diyemeyiz. Çünkü Türkiye’nin başarısı daha açık bir ülke, daha açık bir toplum ve daha iyi işleyen bir demokrasi olmaktan geçiyor. Demokrasi ne kadar iyi işlerse, Türkiye’nin ekonomik başarısı o kadar büyük olacaktır. Demokrasi ne kadar iyi işlerse, Türkiye o kadar ilgi odağı olacaktır,  o kadar dünyanın cazibe merkezi olacaktır hem ziyaretler açısından, hem dış sermaye girişi açısından Türkiye o kadar başarılı bir ülke olabilecektir.

 

Değerli arkadaşlar, 

 

Tekrar etmek istiyorum ki bizim AB sürecindeki hedefimiz tam üyeliktir. Tam üyelik hedefinin ne zaman gerçekleşeceği konusunda şu anda ne bizim ne de AB’nin öngördüğü bir tarih yoktur. Ancak bizim için önemli olan, tam üyelik hedefinin sapasağlam orada durması, Türkiye’nin bu hedefe doğru yürüyor olması ve sürecin rayında olmasıdır. Süreç rayında olduktan sonra yavaş ya da hızlı -ki dönem dönem hızlı olacaktır, dönem dönem belki yavaşlamalar olacaktır- ama hedef orada sapasağlam durduğu sürece, bu Türkiye için de faydalı bir süreçtir. AB için de faydalı bir süreçtir. 

 

Tabii ne zaman üye olacağımız konusunda bir takvim yok diyorsak da biz aslında 2007–2013 müktesebata uyum programını yayınlayarak aslında orada bir sinyal veriyoruz. Diyoruz ki, 2013 yılı geldiğinde biz Türkiye olarak “hazırız” diyeceğiz. AB kendisini ne zaman Türkiye için hazır hisseder, o tabii ayrı bir konu. Zaten artık sık sık konuşulan Türkiye’nin ne zaman hazır olabileceği değil, AB’nin Türkiye için ne zaman hazır olabileceği. Benim katıldığım pek çok uluslararası toplantıda, yaptığım pek çok görüşmede Türkiye son 5 yılda neler yaptı buna bakıyoruz ve önümüzdeki 5 yılda, 7 yılda, 10 yılda neler yapabilir bunu da iyi görüyoruz. Ama o gün geldiğinde AB, Türkiye için kendini hazır hissedecek mi asıl temel soru bu. Ve tartışılan, konuşulan konuların da merkezi budur.

 

Değerli arkadaşlar, 

 

Konumuz çevre olduğu ve özellikle bu pilot çalışma olduğu için çevre faktörüyle ilgili de çok kısa birkaç konuya değindikten sonra sözlerimi bitirmek istiyorum. 

 

Biliyorsunuz, çevre faslıyla ilgili olarak bizim şu anda 2 açılış kriterimiz var. Bunlardan bir tanesi müktesebatın kademeli olarak uyumlaştırılmasına, uygulanmasına ve yürürlüğe konulmasına yönelik kapsamlı bir stratejinin aşamalarla ve takvimle birlikte hazırlanması ki, bu noktada Çevre Bakanlığımız şu anda çok ileri bir aşamadadır. En fazla birkaç aya kadar belki bu çalışmaların bitebileceğini Çevre Bakanımız bana ifade etti. Bu konuda oldukça ileri bir noktadayız.

 

İkinci kriter ise, Gümrük Birliği kararına göre tabi olunan çevre müktesebatı uygulanmasına ilişkin yükümlülüklerin yerine getirilmesi. Bu da bizim daha çok Dış Ticaret ve Gümrük Müsteşarlığımızı ilgilendiren bir kriter. Bu konuda da arkadaşlarımız çalışmalarını yürütüyorlar ve biz ilgili bütün kurumların katılımıyla kriterlerin karşılanmasına yönelik süreci başlatmış bulunmaktayız. Hedefimiz çevre faslına ilişkin müzakerelerin en kısa zamanda açılmasını sağlamaktadır. Bu noktada AB Komisyonu’yla yakın temas halindeyiz. Tabi biliyorsunuz fasılların açılmasıyla ilgili yaklaşımımız diğer ülkelerden farklı. Biz fasılların açılmasını 27 ülkenin sürecin devamıyla ilgili siyasi mutabakatının teyit ettiği bir an olarak görüyoruz. Bir faslın açılması 15 dakikalık bir seremoniden ibarettir. Bunu daha önce toplantılara katılan arkadaşlarımız bilir. Kapanması da bir başka 15 dakika sürer. Eğer iki faslı aynı oturumda açıyorsak iki faslın açılması 15 dakikada biter. Önümüzde hukuki bazı terimler içeren bir metin vardır. AB tarafından da bir metinle belli cümleler söylenir ve fasıl açılır. Fasılların açılması ya da kapanması pek çok siyasi mülahazaya tabi olduğu için, adına Kıbrıs deyin adına Fransa’nın duruşu deyin, adına bazı ülkelerin bazı fasıllarla ilgili şu anda yaptığı engellemeler deyin. Siyasi mülahazalarla yapıldığı için biz 2007’nin başında bir karar aldık. Dedik ki “biz kendi iç reformlarımız için fasılların açılıp açılmamasına bakmayacağız. Biz bütün fasıllarda yürüyeceğiz, ilerleyeceğiz. Bütün fasıllarda aşama kaydedeceğiz ve ne zaman ki o siyasi konular engel olmaktan çıkar, teknik olarak zaten hazır olacağımız için hemen fasılların açılması mümkün olacak.” Mesela Kıbrıs nedeniyle 8 fasıl asılı kalmıştır.  Biz sekizinde de ilerliyoruz. Ne zaman ki Kıbrıs konusu bir çözüme ulaşır, ne zaman ki problem olmaktan çıkar 8 faslın aynı oturumda 15 dakikada açılması dahi mümkün olsun diye şu anda çalışmalarımıza devam ediyoruz.

 

Çevre faslı yasal, kurumsal ve finansal açılardan aday ülkelere getirdiği yükümlülüklerden ötürü AB’ne tam üyelik müzakerelerindeki zorlu fasıllardan bir tanesidir. Bunu da dikkate almamız gerekiyor. 

 

Bu yükümlülüklerin yerine gelmesi, ilgili kurumlarımızın tek başına başarabilecekleri bir iş değil bunun da farkındayız. Dolayısıyla toplumun her kesimini etkileyen böylesine önemli bir fasıldan ilgili sivil toplum kuruluşlarımızın ve iş dünyasının mutlaka her kademede işin içinde olması gerekiyor. Bunun için de çalışmalar yapılırken her bir Bakanlığımız AB ile ilgili kendi yürüttüğü çalışmalarda, ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla, iş dünyası temsilcileriyle zaten istişare içindeler. Dolayısıyla yapılan bu çalışmalarda ilgili Bakanlıklarımız hangi konuda ne yapıyorlarsa her aşamasında bunu ilgili sivil toplum kuruluşlarımızla görüşüyorlar ve bunu da sürdürmeleri son derece önemli. 

 

Üniversitelerin, düşünce kuruluşlarının yine işin içinde olması son derece önemlidir. TEPAV tarafından gerçekleştirilen bu projenin ilgili ortaklarının bir arada çalışmalarına olanak sağlanmış olması ve sektörlerin farklı tarzlarının bir potada eritilmesine imkan vermiş olması aslında önemli bir çalışma, bir bakıma bu pilot çalışma sadece teknik açıdan değil, bir de kurumların bir arada çalışmaya alışması, ısınması açısından da önemlidir. 

 

Yine AB çevre mevzuatının uyumlaştırılması neticesinde ortaya çıkan muhtemel etkilerin tespit edilmesi bakımından da bu proje son derece yararlıdır. Etki analizi çalışmaları hem mevcut durumumuzu saptamamızı, ilgili mevzuatla neyin hedeflendiğini görmemizi, çalışma sonunda uygun politikaları ortaya koymamızı ve uygulamada karşılaşılacak riskleri önceden görmemizde yardımcı olmaktadır.  

 

Ben bu değerli çalışmayı yaptıkları için, başlattıkları için ve bugün de başarılı bir şekilde kapanışını gerçekleştirdikleri için TEPAV’a ve değerli mensuplarına buradan özellikle teşekkür etmek istiyorum. Bu çalışmalara sürekli destek veren TOBB’un değerli yöneticilerine de ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Hepinize saygılar sunuyorum.