#

Bakanlığı Takip Edin:

Sayın Bakanımızın Boğaziçi Konferansı’nda Yaptığı Konuşma, İstanbul, 11 Ekim 2008


Çok Değerli Konuklar,

Çok Değerli Bakan,

Çok Değerli Komiserler,

Değerli Misafirler,

Bugün burada British Council, Avrupa Reform Merkezi ve TESEV tarafından düzenlenen Boğaziçi Konferansı için birlikteyiz. Bu benim katıldığım dördüncü konferans. Bu Konferans, düzenlenmeye başlandığı ilk günden bu yana Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkileri masaya yatıran, Türkiye’deki Avrupa Birliği reform sürecini destekleyen, teşvik eden ve yanlış algılamaların, yanlış anlamaların düzeltilmesine faydalı olan son derece önemli bir platformdur. Ben bu sebeple bu konferansı düzenleyenlere, ev sahipliği yapanlara özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Bugün özellikle Türkiye’nin reform sürecinde nerelerdeyiz, bu konuda sizlere kısaca birkaç bilgi sunduktan sonra özellikle Kıbrıs sorununa da kısaca değinmek istiyorum. Yine bu süreçte Avrupa Birliği’nin Türkiye’den beklentilerini ve Türkiye’nin Avrupa Birliğinden beklentilerini de yine kısaca değerlendirmek istiyorum. Bu arada konuşmamın hemen başında, benden sonra söz alacak Barones Ashton’ı özellikle tebrik etmek istiyorum. Biliyorsunuz kendisi bir hafta önce Ticaretten Sorumlu Komisyon üyesi olarak göreve başladı. Yeni görevinde de kendisine başarılar diliyorum.

Geçen seneki Boğaziçi Konferansında yine burada beraberdik. Carl buradaydı, Olli buradaydı, hep beraber değerlendirmeler yaptık. O günden bugüne neler oldu diye kısaca gözden geçirecek olursak, biliyorsunuz Türkiye’de önemli bir dönem yaşadık. Özellikle şöyle bir Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bakacak olursak, genel seçimlere bakacak olursak, Türkiye önemli aşamalardan geçti. Cumhurbaşkanlığı seçimimiz oldukça gürültülü, sıkıntılı bir dönem oldu. Sebeplerini ben burada tekrar tartışacak değilim, ama bunun sebeplerini kaynaklarını eminim hepiniz takip ettiniz. Ancak biz ilkeler bazında hareket ederek, Türkiye’de artık gerçek anlamda demokratik bir sistemin işlemesi gerektiğini hep savunarak, hukukun üstünlüğünü savunarak bu dönemi geçtik. Temmuz 2007 seçimleri önemliydi, çünkü % 85 gibi çok yüksek bir katılım oranı ile bu seçimleri gerçekleştirdik. Ve oy verenlerin şu anda % 85’i tekrar Meclisimizde temsil ediliyor. Bu da aslında Türk demokrasisinin katettiği aşama açısından önemlidir. 2007 yılı seçimleri katılımcı bir demokrasi oluşumuzun ve temsili bir demokrasi oluşumuzun da bu bakıma önemli bir kanıtı oldu. Bu seçimlerden sonra yine içeride farklı sıkıntılar yaşadık. Avrupa’dan olduğu gibi dünyanın dört bir köşesinden çok yakından izlenen bir iç siyasi süreç yaşadık. Ancak tüm bu sıkıntılı dönemlerde ben hep bir görüşü savunuyordum. Diyordum ki, Türkiye artık açık bir toplum, Türkiye artık açık bir ekonomi, Türkiye artık açık bir demokrasi. İnsanların her türlü fikri serbestçe tartışabildiği, görüşlerini, düşüncelerini özgürce ortaya koyabildiği ülkelerde er ya da geç doğru bulunacaktır. Şu anda Türkiye’de 400’ün üstünde televizyon kanalı var. Bunlar ulusal yayın yapanlar, bölgesel yayın yapanlar ve daha dar çerçevede belli bir şehre yönelik yayın yapan kanallardır. 1100’ü aşkın radyo kanalımız var. Türkiye’deki iç siyasetin en hararetli döneminde hangi televizyonun karşısına oturursanız oturun elinize uzaktan kumandanızı aldığınızda aynı saatte belki 5-10-15 farklı tartışmanın yapıldığını görebiliyorsunuz. İç gerilimin en yüksek olduğu dönemlerde dahi, bu serbest tartışma ortamını Türkiye koruyabildi. Türkiye pek çok zorluğu işte bu serbest tartışmayla, ortak aklı bularak ve rasyonel çözümlere ulaşarak aştı.

Biz son üç yıl içerisinde yaklaşık 600 bin bilgisayarı sadece ilkokullara dağıttık ve bunları internete bağladık. Şu anda Türkiye’nin çok ücra köşelerinde dahi, köy ilkokullarında dahi, gidip baktığınızda bir bilgisayar odası var ve bu bilgisayarlar internete bağlı. 7–8 yaşındaki çocuklar dünyada neler olup bittiğini takip edebiliyorlar. İşte bu Türkiye’nin yeni güç kaynağı. Gittikçe derinleşen bir demokrasi, gittikçe her şeyi serbest tartışabilen bir toplum ve tek tek bireylerin kendisini daha güçlü hissettiği bir toplumsal yapı. Belki dönem dönem Türkiye farklı güç kaynaklarına ihtiyaç duymuştur. Sırtını dayıyabileceği, istikrar kaynağı olarak bazı unsurları bazı kurumları baz alabilmiş, ancak artık Türkiye’nin en önemli güç kaynağı kendi insanı kendi demokrasisidir. Bu da son 5-6 yıldır yapmış olduğumuz reformların belki de en önemli sonucudur. Bunca yoğun tartışmalara rağmen, ki biliyorsunuz 2007-2008 yasama dönemi bizim Hükümet olarak sık sık “Avrupa Birliği konusunda fazla bir şeyler olmuyor, fazla bir ilerleme yok” diye eleştirildiğimiz bir dönemdir, şöyle bir baktığımızda Parlamentomuz bu dönemde sadece Avrupa Birliği ile alakalı 29 tane yasal düzenleme çıkarmış. Bunların içerisinde Türk Ceza Kanununu 301. maddesi de var. Bunlar Vakıflar Kanunu gibi üzerinde son derece yoğun tartışmalar yaşanan ve Meclis içerisinde çok ciddi muhalefetle karşılanan konulardır. Hatta Vakıflar Kanunu biliyorsunuz bundan 2 sene önce çıkardığımızda Anayasa Mahkemesinde açılan bir dava sonucunda iptal edilen bir yasaydı ve bunu tekrar Meclise getirerek tekrar arkasına düşüp destek olarak bu yasayı çıkardık, gerçekleştirdik. Yine bu dönem içerisinde Güneydoğu Anadolu Projesi Eylem Planını açıkladık. Bu da önemlidir. Sadece Türkiye’deki bölgesel farklılıkların kapatılması açısından değil ayrıca Türkiye’nin her bir köşesinde yaşayan insanların yaşam standartlarını yükseltmek için önemlidir ve bunun uygulamasına da başladık.

Biliyorsunuz, Aralık 2007’de, ki son Boğaziçi Konferansının yapıldığı yıl sanırım o gün sadece dört faslı müzakereye açmıştık diye hatırlıyorum, ancak o günden bu yana bir 4 fasıl daha açılmış durumda ve Fransa Dönem Başkanlığı sırasında AB ile müzakerelerde birkaç faslın daha açılmasını bekliyoruz. Ancak biz şu anda aslında bu 8 faslın ya da Fransa dönem başkanlığından açılacak birkaç faslın dışında da pek çok fasılda müzakerelere hazırız. Bunu biz söylemiyoruz, bunu AB Komisyonu başkentlere gönderdiği raporlarda yazıyor. Örneğin Eğitim ve Kültür Faslı, örneğin Enerji faslı, örneğin Ekonomik ve Parasal Politikalar faslı, bunlar Komisyon’un tüm başkentlere “Türkiye bu fasılları açmaya % 100 hazırdır” diye rapor ettiği fasıllar. Ancak bu fasıllar farklı ülkelerin engellemeleri sebebiyle şu anda maalesef açılamıyor. Kıbrıs sebebiyle 8 faslımız 2006 yılı sonunda alınan kararlar sebebiyle müzakerelere açılamıyor. Yine bir üye ülkenin 5 fasılla ilgili farklı bir yaklaşımı var. Şöyle bir tabloya bakacak olursak fasılların açılması daha çok 27 ülkenin Türkiye’nin müzakere sürecinin devamıyla ilgili iradesini bir bakıma teyit ettiği bir noktadır. Başka ülkeler için pek böyle olmadı belki ama Türkiye için fasılların açılma hızı ile Türkiye’nin ilerleme hızı aslında birbirlerinden farklı ve biz bunu Kıbrıs’la ilgili 2006 sonunda alınan kararlardan sonra açıklamış olduğumuz planlarla ve programlarla bir bakıma somut olarak ortaya koymuş olduk. Türkiye’nin hukuki açıdan fasılları açıp kapatma süreci ile bizim kendi iç reform sürecini biraz birbirinden ayırdık. Eğer Türkiye teknik olarak tamamen hazır olduğu fasıllarda dahi müzakerelere başlayamıyorsa, demek ki bu süreçte siyasi iklim hâkim olacak, üye ülkelerin tek tek siyasi görüşleri hâkim olacak, ve biz kendi iç reformlarımıza odaklanmalıyız, fasılların açılıp açılmamasına bakmaksızın, kapanıp kapanmamasına bakmaksızın kendi işimize devam edeceğiz. Bunu yapmaya başladık. Şu anda biz taraması yapılmış olan 33 faslın 33’ü üzerinde de çalışıyoruz. Yine Kıbrıs sebebiyle biliyorsunuz AB’nin almış olduğu bir ortak karar da Türkiye’nin hiçbir faslının kapatılmamasıdır. Biz açmış olduğumuz fasılların kapanış kriterlerini, özellikle teknik kapanış kriterlerini yerine getirmek için de bugün yoğun bir çaba harcıyoruz, ki gün gelip de Kıbrıs sorunu ortadan kalkarsa o zaman teknik olarak Türkiye bu konularda hazır olsun. Bu sene Şubat ayında AB’nin Resmi Gazetesinde Katılım Ortaklığı Belgesi yayımlandı. Orada Türkiye’den beklenenler, AB’nin Türkiye’den önümüzdeki dönemde özellikle ilk 4 yıl içinde neler beklediği yayımlandı ve biz onu önümüze aldık. İç siyasi gelişmelerin çok yoğun tartışıldığı bir dönemde, sessizce, bu beklentiler çerçevesinde önümüzdeki dört yılla ilgili hazırlıklarımızı yaptık. Yaklaşık 130 kadar yasal düzenlemenin 340 kadar da ikincil düzenlemenin yer aldığı, bir Ulusal Program taslağı hazırladık. Ve bu taslağın hazırlanması yukarıdan verilen talimatlarla ya da “AB’nin beklediği budur, bu çerçevede takviminizi oluşturun” diye tepeden inme yaklaşımla değil, tam tersine tabandan yukarı bir çalışma gerektirdi. Yani Bakanlıklarımıza dedik ki tek tek “AB’nin beklentileri budur ancak siz kendi öncelliklerinize göre neler yapmak istediğinizi ve kendi takviminizi de ortaya koyarak belirleyin, bize gönderin.” Bu çalışmaları bir araya getirdik, redakte ettik. Sonra tüm Bakanlıklara tekrar gönderdik ve her bir Bakan arkadaşım, Bakanlar Kurulundaki 24 bakanımız tek tek yazılı olarak dedi ki “bu reformlar benim için önemlidir, ben kendi Bakanlığım olarak bu reformları yapmak istiyorum ve şu takvim içinde yapmak istiyorum”. İşte bunları bir araya getirip oluşturduğumuz Ulusal Program taslağımızı, kamuoyunda tartışmaya açtık. Ben 1 Eylül tarihinde 84 kadar STK’ya gönderdim taslağı ki bugüne kadar yaklaşık 40 kadarından yazılı görüşler gelmiş durumda, yine Mecliste temsil edilen siyasi partilerin liderlerine de ilettim. Siyasi partilerimizden de bu ayın 20’sine kadar görüşlerini bekliyoruz. Tabi arzu edip çalışırlarsa, Programı incelerlerse ve bize görüşlerini bildirirlerse, biz bu çok değerli görüşleri katkıları da dikkate alacağız ve Ulusal Programımızın son şeklini bu şekilde oluşturmuş olacağız. Bu program bizim sahibi olduğumuz bir programdır. Bu program Türkiye’nin kendi önceliklerine göre hazırlanmış bir programdır, kuşkusuz AB’nin beklentileri de dikkate alınmıştır. Belki AB beklentilerinin % 100’ü bu 4 yılda karşılanmayacaktır, zaten bizim 4 yılda bu işi bitirme tamamlama, üye olma gibi bir takvimimiz de söz konusu değildir. Üyelik konusu muhtemelen biraz daha fazla süre alacaktır, ancak derli toplu bir şekilde önümüzdeki reformları ortaya koymanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Burada siyasi reformlar ekonomik reformlar ve müktesebatı üstlenmeyle alakalı reformlar var.

AB ile ilgili olarak özellikle iletişim boyutu da çok önemlidir. Komisyonun 2005 yılında önerisiyle bir Sivil Toplum Diyalog projesi başlattık. Bu AB’deki STK’larla, üniversitelerle, yerel yönetimlerle Türkiye’deki karşıtlarının beraberce çalıştığı ortak proje oluşturduğu bir çalışma. Geçtiğimiz ay içerisinde 119 tane proje açıkladık. Yani Türkiye’de üniversite, gençlik kuruluşu, STK, meslek kuruluşu, yerel yönetim olarak baktığımızda 119 tane kuruluş AB’deki kendi buldukları karşıtlarıyla özellikle diyalog bazlı, iletişim bazlı projeler hazırladılar. Bu projeler için Komisyon’un 20 milyon Avroluk katkısı sözkonusudur. Biz de Türkiye olarak kendi katkımızı yapıyoruz.

Değerli Konuklar,

Biz AB sürecinde ayrıcalıklı bir muamele beklemiyoruz, eşit ve adil bir muamele bekliyoruz. Bizim beklediğimiz geçmiş taahhütlere bağlılık ve sürece rehberlik eden ana ilkelerde de ayrımcılık yapılmamasıdır. Katılım sürecimizin nihai hedefi tam üyeliktir. Bunu sadece biz söylemiyoruz, müzakere çerçeve belgesinde altında imzası olan üye ülkelerin hepsi söylüyor. Diyorlar ki “bu müzakerelerin hedefi tam üyeliktir” ve biz bunu tartışmaya açmayacağız. Karşılıklı olarak verilen bu kararın tam olarak uygulanmasını önemsiyoruz. O hedef orada sapasağlam durduğu sürece de Türkiye’nin kendi iç reform sürecini daha kolay yürüteceğini düşünüyoruz. Biz oyunun kurallarına göre oynanmasını bekliyoruz, oyunun ortasında kuralların değişmesini istemiyoruz. AB’de gerçekten çok dostlarımız var, Türkiye’nin bu sürecini samimi şekilde destekleyen dostlarımız var, fakat Türkiye ile ilgili olumsuz söylemler bakıyoruz özellikle medyada daha çok yer bulabiliyor. Bunları aşmalıyız. Biz hedefe odaklanmalıyız ve Avrupa’daki dostlarımızın da söylemlerinde özellikle “pacta sund servanda” yani “verilen söz uygulanır, taahhütlere sadık kalınır” ilkesine uymalarını bekliyoruz.

Değerli Konuklar,

Kıbrıs’la ilgili önemli bir süreç var önümüzde. Biliyorsunuz Ada’daki iki lider buluşuyor ve yeni bir iyimserlik havası var. Türkiye’nin bu sürece desteği tamdır. Türkiye’nin nasıl 2004 yılında niyeti açık bir şekilde kanıtlandıysa bugün de biz çözüm için aynı kararlılığa sahibiz. 2004 yılında Başbakan olan Sayın Talat bugün KKTC Cumhurbaşkanıdır. 2004 yılındaki Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Erdoğan bugün yine Türkiye Cumhuriyeti Başbakanıdır. Bizim tarafta söz veren ve sözünü yerine getiren yönetim hala iş başındadır. 2004’te biliyorsunuz Kıbrıs Türkleri çözüme “Evet” dedi, biz yoğun çaba harcadık. KKTC Hükümeti yoğun çaba harcadı ve çözüme ulaşıldı. Ve üstelik Türk tarafı “Evet” oyu verdi. Şimdi aynı kararlılığı biz Yunanistan’dan bekliyoruz ve Kıbrıs Rum Kesiminden bekliyoruz. Sadece sözlerle değil, müzakerenin her aşamasında alınan tutumla çözüme yönelik bir tavır bekliyoruz. Bu çalışmaların da makul bir takvim içerisinde gitmesine önem veriyoruz. Ucu açık bir müzakere sürecinin başarısızlığa uğrayacağını düşünüyoruz. Bazen “yapay son tarihler olmasın” deniyor ama gerçekçi bir takvimin de ortaya konması önemli. Bu bir fırsat penceresidir, açılmıştır, ilelebet açık kalmayacaktır. Bu fırsat penceresi açıkken hızlı ilerleyip sonuca ulaşmak önemli olacaktır.

Değinmek istediğim son konu ise uluslararası terörizm. Biliyorsunuz, pek çok ülke gibi Türkiye de uluslararası terörün hedefi olmuş bir ülkedir. Özellikle bölücü örgüt Türkiye’de çok sayıda cana kıymakta, sivil olup olmadığını ayırt etmeksizin pek çok insanımızı hedef almaktadır. Bu konuda bizim farklı enstrümanlarımız devrededir ve farklı alanlarda faklı çalışmalara bundan sonra daha da yoğunlaşarak devam edeceğiz. Ancak bizim özelikle Avrupalı dostlarımızdan beklediğimiz, özellikle bazı Avrupa ülkelerinden beklediğimiz bölücü terör örgütüne karşı daha güçlü bir siyasi irade ortaya koymaları ve örgütün özellikle Avrupa’daki çalışmalarını daha yakından takip edip gerekli tedbirleri daha ciddi bir kararlılıkla almalarıdır. Bunu da son derece önemsiyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor, biz bundan zarar görüyoruz ve bu konuda da dünyadaki tüm dostlarımızın bizimle daha iyi, daha güçlü bir dayanışma içinde olmalarını bekliyoruz.

Ben tekrar bu Konferansı düzenleyenlere, evsahipliği yapanlara özellikle teşekkür ediyorum. Bu Konferans için İstanbul’a gelmiş bütün konuklarımıza buraya geldikleri için teşekkür ediyorum ve Konferansta konuşulacak konuların Türkiye-AB ilişkilerini güçlendirmede ve Türkiye’nin reform sürecine yeni bir soluk kazandırmada faydalı olmasını diliyorum.

Teşekkür ediyorum.