#

Bakanlığı Takip Edin:

Sayın Bakanımızın AB Üyesi Ve AB’ne Aday Ülkelerin Büyükelçilerine Verdiği Çalışma Yemeği Öncesinde Yaptığı Açılış Konuşması, 16 Aralık 2008


Çok değerli Büyükelçiler, değerli basın mensupları, Hanımefendiler, Beyefendiler,

Biliyorsunuz, AB’nin her Dönem Başkanlığında, artık gelenek hale gelmiş bu çalışma yemeğinde sizlerle buluşuyoruz, bir araya geliyoruz. Bu vesileyle AB üyesi olan ülkelerin ve aday ülkelerin Büyükelçileriyle de altı ayda bir sohbet ediyoruz, karşılıklı görüş alışverişinde bulunuyoruz. Ben bugün burada bizlerle olduğunuz için öncelikle hepinize teşekkür etmek istiyorum. Hepinize hoş geldiniz diyorum.

1 Temmuz 2008’de başlayan Fransız Dönem Başkanlığı, 31 Aralık 2008’de sona eriyor. 1 Ocak 2009’dan itibaren Çek Cumhuriyeti AB Dönem Başkanlığını devralacak. Şimdiden Çek Cumhuriyetine en iyi dileklerimizi ve başarı temennilerimizi sunmak istiyorum.

Biliyorsunuz Avrupa Birliği’ne tam üyelik Türkiye’nin stratejik hedefidir. Bu artık bir devlet politikası haline gelmiş, onyıllardır Türkiye’nin hedefi olmuş, çok da önem verdiğimiz bir konudur. Biz tam üyelik hedefiyle, AB katılım sürecinde kararlılıkla ilerlemekteyiz. Şu anda süreç işliyor. Bu süreç kimi zaman hızlı da işlese, kimi zaman yavaş da işlese, ben şunu özellikle vurgulamak istiyorum ki, artık stratejik hedef haline gelmiş olan AB üyeliği konusunda Hükümetimizin kararlılığı tamdır. Bu konudaki siyasi irademiz artık defalarca test edilmiş bir siyasi iradedir ve bu süreç bizim için sadece bir dış politika yönelimi değil, aynı zamanda Türkiye’de sürdürmekte olduğumuz reformlar için de çok önemli, güçlü bir çerçeve oluşturmaktadır. Halkımız bu süreçten istifade etmektedir. Demokrasimiz bu süreç içerisinde derinleşmektedir. Temel haklar konusunda, temel özgürlükler konusunda, hukukun üstünlüğü ilkesi konusunda Türkiye’deki standartlar her yıl bir önceki yıla göre daha ileri gitmektedir. Kimi zaman bu adımlar büyük adımlar olmaktadır, kimi zaman küçük adımlar olmaktadır. Ama Türkiye her yıl, bir önceki yıla göre daha ileriye gitmektedir.

Yine sağlık konusunda, çevre konusunda, tüketici hakları, gıda güvenliği, ulaştırma, enerji ve eğitim gibi pek çok konuda, AB reformları halkımızın daha yüksek standartlara ulaşması için; Türkiye’deki yaşam kalitesinin artması için de önemli bir vesile teşkil etmektedir.

AB süreci Türk ekonomisine öngörülebilirlik kazandırmıştır ve bu öngörülebilirliğin getirdiği olumlu etkileri de 2004 yılından bu yana çok açık seçik hep beraber gördük, yaşadık. Bu süreçte Türkiye kazanmıştır. Ancak bu süreçte AB de kazanmıştır. Bu bir kazan-kazan ilişkisidir.

Açık kapı politikası, yani genişleme, AB’nin en önemli güç kaynağıdır. Kapılarını kapatmış bir AB, kendi içine dönmüş bir AB, aynı zamanda çevresindeki etkinliğini yitirmiş bir AB olacaktır. Türkiye bu sürece başlayarak, aslında AB’nin geniş bir coğrafyadaki algılamasını da olumlu bir şekilde etkilemiştir. Özellikle Türkiye’nin müzakere sürecinin başlamasından sonra, Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da Orta Asya’da AB algılaması daha olumlu yöne doğru seyretmiştir. Bütün bu bölgeler, bütün bu coğrafya, Avrupa Birliği’ni kendilerine bir adım daha yaklaşmış olarak görmüştür, bu şekilde değerlendirmiştir.

Türkiye gibi önemli bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olması, Avrupa Birliği’nin gücüne güç katacaktır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması, Avrupa Birliği’nin temsil gücünü yükseltecektir. Avrupa Birliği şu anda önemli bir ekonomik güçtür. Avrupa Birliği’nin siyasi etkinliğinin bu ekonomik gücüne paralel hale gelmesi, Avrupa Birliği’nin gerçek bir global aktör olması, ancak genişleme süreciyle mümkündür ve Türkiye’nin de üyeliğinin buna büyük katkıları olacaktır.

Şu anda dünya zor bir dönemden geçmektedir. Avrupa Birliği yine zor bir dönemden geçmektedir. Son global ekonomik krizin etkileri, tüm açık ekonomilerde hissedilmektedir. Ancak Avrupa Birliği’ni güçlü kılan değerler, evrensel değerlerdir. Avrupa Birliği bu değerlere güvenmelidir. Avrupa Birliği kendisine daha çok güvenmelidir. Belki bu günlerde Avrupa Birliği’nin en çok ihtiyaç duyduğu, daha fazla özgüvendir. Avrupa Birliği politikalarını korkular üzerine değil, ilerleme üzerine kurmalıdır. Gelişme üzerine kurgulamalıdır. Şöyle bir düşünecek olursak, genişleme hiç olmasaydı, Avrupa Birliği sadece ilk kurucu 6 ülkeyle sınırlı kalsaydı, acaba bugünkü etkinliğine ulaşır mıydı? Bugünkü ekonomik gücüne ulaşır mıydı? Biliyorsunuz İngiltere’nin üyeliği zamanında çok tartışıldı. İngiltere iki defa veto edildi. İspanya, çok tartışıldı. “İspanya Avrupalı mıdır, değil midir” tartışmaları yaşandı. Ama bugün hiç kimse, ne İngiltere’nin ne İspanya’nın Avrupa Birliği’ne katkılarını inkâr edemez. İngiltere ve İspanya’nın olmadığı bir Avrupa Birliği’nin nasıl bir Avrupa Birliği olduğunu kuşkusuz sorgulamak gerekir. Doğu Avrupa ülkeleri, Baltık ülkeleri, bugün artık Avrupa Birliği’ni gerçekten güçlü kılan, Avrupa Birliği’ni gerçek bir küresel aktör olma yoluna getiren önemli genişleme alanlarıdır.

Değerli Büyükelçiler, Değerli Konuklar,

Biliyorsunuz Avrupa Birliği’ne katılım sürecimiz Aralık 2004 zirvesinde alınan bir kararla başladı ve 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere Çerçeve Belgesi temelinde, tam üyelik hedefiyle devam etmekte. Bizim katılım sürecimizin belki müktesebattaki en önemli belgeleri bunlar. Ancak zaman zaman bazı AB üyelerinden gelen olumsuz mesajlar, Avrupa Birliği’nin taahhütleri konusunda şüpheler oluşturmakta. Aralık 2007’de Bakanlar Konseyi Sonuçları ve Zirve Sonuç Bildirgesinin hazırlanması aşamasında, Türkiye’nin üyelik hedefiyle ilgili tartışmalar yaşandı. Biz bunlara olan tepkilerimizi, değerlendirmelerimizi zaten geçen yıl Aralık ayında yaptık. Ben onlara tekrar bugün burada girmek istemiyorum. Benzer tartışmalar Aralık 2008’de yine meydana geldi.

Açıkça ifade etmek istiyorum ki, bu tür tartışmalar Türkiye’deki reform iklimini olumsuz olarak etkilemektedir. AB Türkiye’nin üyelik hedefiyle ilgili güveni sarsacak yaklaşımlardan uzak durmalıdır. Güven AB’nin önemli bir güç kaynağıdır. Güvenin zayıflaması, AB’nin etkinliğinin zayıflaması anlamına gelecektir.

Ben şunu da tekrar açıkça itiraf etmek istiyorum ki, Hükümetimizin Avrupa Birliği reformları konusundaki kararlılığı tamdır. Bundan hiç kimsenin en ufak bir şüphesi olmasın. Belki bu reformların hızı içinde bulunduğumuz şartlara göre değişecektir. Kimi zaman bu reformlar daha hızlı, kimi zaman daha yavaş olabilecektir. Ancak, er ya da geç, Türkiye halkımızın hak ettiği bu transformasyon sürecini tamamlayacaktır. Bazı konular zaman alacaktır. Belki bazı konularda yasalar çıkacaktır. Uygulama arkadan gelecektir. Uygulama belki yavaş yavaş oturacaktır. Zihniyet dönüşümünü tamamlamak kolay olmayacaktır. Belki bu bir zaman alacaktır. Ancak biz artık bu sürece girdik ve bu sürecin geri dönüşü yoktur.

Türkiye artık açık bir ülke. Türkiye artık açık bir toplum. Türkiye artık açık bir ekonomi. Türkiye’de şu anda 400’ün üzerinde televizyon kanalı, 1100’ün üzerinde radyo kanalı, milyonlarca internet kullanıcısı var. İlkokullarda dahi artık internete erişim bulunuyor. Türkiye artık bir serbest tartışma ülkesi. İnsanların görüşlerini, düşüncelerini, korkmadan özgürce tartışabildiği, dile getirebildiği bir ülke. Beş sene önceye bakın, bugüne bakın, çok büyük farklar var bu konuda.

Türkiye artık fert fert, insanların daha güçlü olduğu bir topluma sahip. Bu demokratikleşme süreci, temel hak ve özgürlükler alanındaki açılımlarımız, Türkiye’de halkı güçlü kılan bir süreç. Türkiye hızla fertlerin tek tek kendisine daha çok güvendiği, fertlerin kendisini daha güçlü hissettiği bir toplum haline geliyor. Bu hakları geri almak öyle kolay değil. Biz gerçekten bu reformlarla, temel hak ve özgürlükler konusunda önemli ilerlemeler sağladık. Bu verileni geri almak, hiçbir siyasi iktidar için kolay değil. Bundan sonra da olamayacaktır. Bundan sonrasını yapmanın, bundan daha fazlasını yapmanın, daha da ileri gitmenin belki de güçlükleri olacaktır. Ama dediğim gibi, halkımızın direkt istifade ettiği, halkımızın direkt çıkar sağladığı böyle bir süreçten geri dönmek, böyle bir süreci yavaşlatmak, açıkçası hiç kimseye fayda getirmeyecektir.

Biz Hükümet olarak arkamızda halkımızın reformlar konusundaki bu güçlü desteğini hissetmezsek, zaten işleri bu noktaya getirmemiz de, açıkça söylüyorum, mümkün olmayacaktı; olamazdı. İşte bu güçlü destek bundan sonraki dönemde de bizim en önemli güç kaynağımız olacaktır. Evet Türkiye’de AB ile alakalı genel yaklaşım, toplumumuzun AB sürecine verdiği destekte bir miktar düşüş olmuştur. 2004’ün Aralık ayında %75 olan destek belki bugün kamuoyu yoklaması yaptığınızda %50-55 bazen %60 gibi rakamlar göstermektedir. Ancak, tek tek reformları sorduğunuzda, “bu reform Türkiye için iyi midir değil midir?” “bu reformu istiyor musunuz istemiyor musunuz?” diye halkımıza sorduğumuzda, halkımızın büyük bir çoğunluğu bu reformların arkasındadır. Siyasi reformların da arkasındadır. Ekonomik reformların da arkasındadır. Zaten Hükümetimizin bu süreçte halktan aldığı desteğin sürekli olarak artarak devam etmesi, Türkiye’de yapılanların halkımız tarafından da takdir edildiğinin en açık göstergesidir. Dolayısıyla, süreci yavaşlatmaktan, reformların yavaşlamasından bizim Hükümet olarak hiçbir istifademiz yoktur. Tam tersine, bu sürecin hızlanması, Hükümet olarak, iktidar partisi olarak en temel tercihimizdir. Ancak, kuşkusuz sürecin hızı tamamen % 100 Hükümetin kontrolünde değildir. Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi şartlarla ilgilidir ve aynı zamanda AB’nin Türkiye’yle ilgili yaklaşımlarıyla da yakından ilgilidir. AB tarafından olumsuz yaklaşımlar, şüphe uyandırıcı tavırlar meydana geldikçe, bu Türkiye’deki reform iklimini de kuşkusuz olumsuz etkilemektedir.

Bugün itibarıyla baktığımızda, biliyorsunuz işin siyasi reformlar kısmı var, ekonomik reformlar kısmı var, bir de müktesebata uyumla ilgili teknik adımlar var. Özellikle teknik konulara baktığınızda, şu ana kadar 33 fasıldan 8’inin açıldığını görüyoruz. Önümüzdeki Cuma günü de, düzenlenecek bir katılım konferansıyla, Brüksel’de iki faslın daha açılmasını öngörüyoruz. Bu iki fasıl açıldığında toplam sayı 10’a ulaşacak. Şu ana kadar baktığımızda da, aşağı yukarı her dönem başkanlığı sırasında iki faslın bugüne kadar açılmış olduğunu görüyoruz. Yani yılda 4 fasıl. Biz Türkiye olarak daha fazlasına hazırız. Teknik olarak baktığımızda, şu anda pek çok faslın hemen bugün açılmaya hazır olduğunu görüyoruz. Ancak farklı siyasi gerekçelerle, farklı üyelerin farklı engellemeleri sebebiyle, teknik olarak hazır olan fasılları maalesef bugün itibarıyla açamıyoruz. Ancak biz fasılların açılıp açılmamasına bakmaksızın, fasılların tümünde çalışmalarımızı hızla sürdürüyoruz. Açılış kriterlerini ve kapanış kriterlerini karşılamak için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 2007-2008 yasama dönemi, belki reformların yavaşlamasıyla ilgili en çok eleştirinin geldiği dönem. Bu dönemde dahi sadece AB ile alakalı 30 yasal düzenlemeyi TBMM tamamlamış durumda. Şu anda yine yaklaşık 30 kadar Yasa TBMM’nin gündeminde. Bunların bir kısmı komisyonlarda, bir kısmı Genel Kurul’un gündeminde. Yeni bir Ulusal Program hazırladık biliyorsunuz. Bunu geniş bir tartışma sürecine de soktuk. 80’in üzerinde sivil toplum kuruluşuyla paylaştık. Muhalefet partilerine sunduk. Bu Ulusal Program, önümüzdeki 3-4 yıl içerisinde Türkiye’nin atacağı adımları detaylı bir şekilde ortaya koyan bir program. 130 kadar yasal düzenleme, 300’ün üzerinde de ikincil düzenleme bu Ulusal Program çerçevesinde öngörülmekte.

Şu anda özellikle Meclisimizin takvimiyle alakalı en son gözden geçirmeler yapılıyor. 2009 yılında neler yapılabilir, 2009-2010 yasama döneminde ne kadar yasa çıkarılabilir? Bununla ilgili takvim çalışmaları tamamlandıktan sonra biz Ulusal Programımızı yayınlayacağız ve uygulamasına da başlayacağız. Burada ben özellikle sivil toplum kuruluşlarımızın desteğine teşekkür etmek istiyorum. Gerçekten bu konuyla yakından ilgilenen sivil toplum kuruluşları bize çok güzel önerilerle geldiler. Değerli katkılar verdiler ve sürecin başarısında sivil toplum kuruluşlarımızın AB sürecine sahip çıkması ve süreci desteklemesi de gerçekten bizi bu konuda cesaretlendiren önemli bir faktör.

Değerli Büyükelçiler, Değerli Konuklar,

Son olarak Kıbrıs konusuna da değinerek sözlerimi tamamlamak istiyorum. Biliyorsunuz 2004 yılında Kıbrıs’ta kapsamlı bir çözüm için çok çalıştık ve gerçekten işi son noktaya kadar götürdük. Hem KKTC hem Türkiye Cumhuriyeti, sonucu alacak adımları attı ve referandumdaki evet oyuyla da nihayet hedefe ulaştı. Ancak GKRY kesiminde maalesef istenilen sonuç alınamadı ve neredeyse 4 yıl adada hiçbir ilerleme kaydedilemedi. Şu oldu, Kıbrıs Rum kesimi kendini AB içinde buldu bir anda, ancak, KKTC üzerindeki kısıtlamalar, izolasyonlar maalesef devam etti. Bu yıl özellikle Rum kesimindeki seçimlerden sonra şimdi yeni bir müzakere süreci başlamış durumda. Bizim bu konudaki kararlılığımız tam. 2004 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı. O gün çözüm için çok büyük bir emek harcayan Dışişleri Bakanı Sayın Gül, bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı. O gün KKTC Başbakanı olan Sayın Talat, bugün KKTC Cumhurbaşkanı. Yani bizim tarafta hem iradesini söyleyen, hem de bu iradenin test edildiği bir liderlik sözkonusu. Söyledik ve söylediğimizi yaptık. Aynı lider kadrosu işbaşında.

Şimdi Rum kesiminde çözüm istediğini söyleyen yeni bir lider var. Bu arzusuna, bu isteğine kuşkusuz saygı duyarız ve yeni bir süreç var. Biz bu süreci destekliyoruz. Üstelik biz bu sürecin hızlı yürümesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu sürecin ucu açık bir süreç olmasının başarısızlık getireceğine inanıyoruz. Bizim yine Sayın Talat’a desteğimiz güvenimiz tam. 3 Eylül’de kapsamlı müzakereler başladı ve bu müzakere sürecinin başarıyla devam etmesini, sonuca ulaşmasını çok samimi bir şekilde arzu ediyoruz. Bunu sadece söylemiyoruz. 2004’te bu samimiyetimizi zaten ispat etmiş durumdayız. Umarız ki bu süreç belli bir takvim içerisinde, makul bir takvim içerisinde neticeye ulaşır. Bu önemli bir fırsattır. Bu fırsat penceresi ilelebet açık kalmayacaktır. Bu fırsat penceresi hazır açıkken, sürecin hızlı ilerlemesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Adada kalıcı ve adil bir çözüm; BM parametreleri çerçevesinde sürdürülebilir bir çözüm son derece önemli. Umarız ki bu süreç başarıyla neticelenir.

Ben tekrar bu çalışma yemeğine katıldığınız için siz değerli Büyükelçilere tek tek teşekkür ediyorum. Sohbetimiz devam edecek. Sorularınız varsa, yorumlarınız varsa ben bunları almaktan da memnuniyet duyacağım.

Sözlerime son vermeden, biliyorsunuz Fransız Dönem Başkanlığı bu ay sonunda bitiyor. Fransız Dönem Başkanlığı AB sürecimiz açısından önemliydi. Bu dönem başkanlığının normal bir dönem başkanlığı olması önemliydi. Bu süreci nispeten sorunsuz bir şekilde geçirdiğimiz için ben Sayın Büyükelçi Emie’ye ve muhatabım Sayın Bakan Bernard Kouchner’e teşekkür etmek istiyorum. Umarız ki bundan sonraki dönemde de katılım sürecimiz tam üyelik hedefiyle sorunsuz bir şekilde devam eder. Ben tekrar katıldığınız için hepinize teşekkür ediyorum. Bu arada da tabi, sözlerimin başında söyledim ama, Çek Cumhuriyeti’ne tekrar başarılar diliyorum, dönem başkanlıkları için en iyi dileklerimi sunuyorum.