AB Komisyonu’nun çok değerli Başkanı, Komisyon’un Genişlemeden Sorumlu Üyesi,
Değerli Konuklar,
Sizleri Türkiye’de ağırlamaktan duyduğumuz memnuniyeti bir kere daha ifade etmek istiyorum. Dün, Sayın Cumhurbaşkanımızla, Sayın Başbakanımızla görüşmeler yaptınız. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne hitap ettiniz. Meclis’te grubu olan siyasi partilerin liderlerini ziyaret ettiniz. Bugün ise, İstanbul’da daha farklı bir ortamda, farklı temaslarla programımız devam ediyor. Burada, aramızda iş dünyasının temsilcileri var. Sivil toplum kuruluşlarımızın temsilcileri var. Akademisyenler var. Kanaat önderleri var. Burada, bu samimi ortamda hep beraber, Türkiye’de olanları, Avrupa Birliği’ndeki gelişmeleri ve Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini kısaca değerlendirme imkanı bulacağız.
Bu ziyaretin zamanlaması gerçekten çok önemli. Avrupa Birliği’nin önemli bir değişimden, dönüşümden geçtiği bir süreç yaşıyoruz: Lizbon Antlaşması ile beraber gelen kurumsal reformların hayata geçirildiği bir dönem. Türkiye’de önemli bir transformasyon süreci yaşıyoruz ve yine Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından içinde bulunduğumuz dönem ayrı bir özellik taşıyor. “Avrupa Birliği’ni nasıl görüyoruz. Avrupa Birliği nedir?” diye kısaca kendi kendimize soracak olursak şu cevabı verebiliriz: “Biz, Avrupa Birliği’ni bir ortak değerler bütünü olarak görüyoruz. Bu değerler, demokrasidir, temel hak ve hürriyetlerdir, insan haklarıdır, hukukun üstünlüğüdür, çoğulculuktur, hoşgörüdür, farklılıkları zenginlik saymaktır, farlılıkların bir arada barış ve huzur içerisinde yaşamasıdır.” Avrupa Birliği, farklılıklar içinde savaşılan çarpışılan bir dönemden sonra, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kömür ve çelik gibi ortak ve belki bugün baktığımızda çok küçük sayılacak bir alandan başlayan, ancak bugün artık dünyaca bir barış projesi olarak kabul edilen bir birlik haline dönüşmüştür.
İlk önce altı ülke, daha sonra sayısı 27’ye varan ülkeler, ortak noktaları bulmuş, ortak noktalar üzerinde mutabakata varmış ve Avrupa Birliği, bugün aynı zamanda en iyi demokrasilerin çalıştığı ülkeleri içeren bir birlik olmuştur. Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci, 2004 yılında verilen müzakerelere başlama kararıyla bambaşka bir döneme girdi. Ekim 2005’te kabul edilen Müzakere Çerçeve Belgesi, Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerini tanımlayan, parametreleri belirleyen bir belgedir. Bu parametreler arasında belki de en önemli olanı tam üyeliktir. Bizim Türkiye olarak hedefimiz tam üyeliktir, başka bir amacımız yoktur. Kuşkusuz, bu süreç pek çok reform içeriyor. Siyasetle ilgili reformlar, müktesebata uyum niteliği taşıyan belki daha çok teknik ve ekonomik ağırlık içeren reformlar.
Bu reformları Türkiye’de bugüne kadar gerçekleştiren ve bundan sonra da gerçekleştirmek için siyasi iradesi olan çok güçlü bir hükümet işbaşında. Sayın Cumhurbaşkanımız, reformların arkasında. Türkiye Büyük Millet Meclisi, son beş buçuk yılda gösterdiği kararlılıkla pek çok Anayasal değişikliği ve yeni yasal düzenlemeyi hayata geçirmiş durumda. Bazen başarı, beraberinde farklı sonuçları, farklı düşünceleri, farklı yaklaşımları getirebiliyor. Türkiye’nin 5 yılda elde ettiği başarı, dünyaca dilden dile konuşulurken, bu başarının sebeplerini unutup; bu başarının nereden, nasıl kaynaklandığını göz ardı edip; farklı yaklaşımları Türkiye’de ara ara görüyoruz. Türkiye’nin bu 5 yılda bu kadar önemli değişimi, dönüşümü yaşamasının arkasında öncelikle güçlü bir ekonomik program vardır ve bunun hemen yanında da Avrupa Birliği reform süreci vardır. Özellikle Avrupa Birliği sürecinin getirdiği kriterler, normlar, standartlar Türkiye için çok önemlidir. Çünkü, Türkiye’nin kendisini mukayese edebileceği ölçütlere, standartlara ihtiyacı vardır.
Soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun kalitesi iyi midir, değil midir? Bu belli standartlara göre karşılaştırılır, öyle değerlendirilir. Türkiye’de demokrasinin işleyişi nasıldır? Türkiye’de demokrasi gerçek anlamda iyi bir demokrasi midir? Bunun da ölçütlere, standartlara ihtiyacı vardır. İşte, Avrupa Birliği süreci bize bunu sağlıyor. Türkiye’de demokrasiden bahsederken, demokrasinin kalitesini mutlaka gözönünde bulundurmamız lazım ve Türkiye’de Türk insanının layık olduğu, hak ettiği en iyi demokratik sistemi kurmak için, bunu gerçekleştirmek için hükümetiyle, sivil toplumuyla bütün vatandaşlarımızla elele çalışmamız lazım.
Sürecin teknik boyutu, zaten bütün Bakanlıklarımızı ilgilendiren bir boyut. Şu anda Türkiye’deki bütün kamu kuruluşları bu işin içinde ve yaptıkları işin de sahibi. Biz, bu çalışmaları yaparken, müktesebata uyum çalışmalarını yaparken büyük, kuvvetli, merkezi bir yapı düşünmedik. Bir Avrupa Birliği Bakanlığı düşünmedik. Güçlü bir merkezi yapı düşünmedik ve bu kararda ne kadar haklı olduğumuzu bugün görüyoruz. Çünkü, bütün Bakanlıklarımız tek tek yaptıkları işin sahibi. Çevre Bakanlığı, çevreyle ilgili çalışmaları yürütüyor. Sağlık Bakanlığı, sağlıkla ilgili çalışmaları yürütüyor. Enerji Bakanlığı, enerjiyle ilgili çalışmaları yürütüyor. Bir bakıma tepeden inme değil, tabandan tavana bir çalışma yöntemi sözkonusu. Aynı zamanda 140 kadar sivil toplum kuruluşu, bu çalışmalarla uzaktan ya da yakından ilgileniyorlar. Geçen sene ilan etmiş olduğumuz müktesebata uyum programı için bütün bu sivil toplum kuruluşlarından görüşler aldık ve onların önerileri, onların görüşleri doğrultusunda müktesebata uyum programımızı tamamladık.
Bu çalışmalar içerisinde 2008 yılı ulusal programını hazırlayıp ilan edeceğiz. Ulusal program, hem bizim siyasi reformlarımızın bir takvimini, hem de müktesebata uyum anlamında yapacağımız çalışmaların takvimini içerecek. Bu konuda şu anda bütün kamu kuruluşlarımıza talimatlar verilmiş durumda. Hazırlıklar devam ediyor ve belli bir noktada yine sivil toplum kuruluşlarımızla ham çalışmaları paylaşacağız ve onlardan gelen görüşlerle programımızı tamamlayıp kamuoyuna ilan edeceğiz.
Bütün bu süreçte, biz Türkiye olarak reformlarımıza devam ederken, her geçen ay, her geçen yıl reformlarımızı ilerletirken, kuşkusuz Avrupa Birliği’nin de taahhütlerine sadık kalması bu süreçte büyük önem taşıyor. Özellikle bazı Avrupa liderlerinin müzakereler başladıktan sonra Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili takındıkları tutumlar, kuşkusuz bizim için üzüntü verici yaklaşımlardır. Ancak biz kararlıyız, güçlü bir irade, güçlü bir sebat gösteriyoruz ve sabırla bu yolda yürümeye devam ediyoruz.
Bu konuya değinmişken, ben, özellikle Avrupa Birliği Komisyonu’nun tüm çalışmalarda sergilediği profesyonellik ve ilkeli tutumu takdirle karşıladığımızı burada belirtmek istiyorum. Sürecin sürdürülebilirliği son derece önemli ve sürdürülebilirlik aynı zamanda fasılların açılmasıyla da son derece ilgilidir. Her fasılda 27 ülkenin onayıyla, mutabakatıyla bir bakıma, Türkiye’nin bu sürece devamının gerçekleşmesi sağlanıyor ve siyasi irade tekrar tekrar ortaya konulmuş oluyor. Biz, Slovenya ve Fransa Dönem Başkanlıklarında da fasılları açarak, sürece devam etmeyi planlıyoruz. Bütün hazırlıklarımız bu yöndedir, tamamlanmıştır. Şu anda üye ülkelerden bu konularla ilgili çalışmalarını tamamlamalarını bekliyoruz.
Avrupa Birliği’nin özellikle terörizmle mücadelede ülkemize verdiği destek de özel bir önem taşıyor. Avrupalı dostlarımızın bu ortak tehdit karşısında bizimle dayanışma içerisinde olmaları da gerçekten bizim için önemli bir konu. Bizim Avrupa Birliği sürecimizin bölgesel ve küresel etkileri var. Bir bakıma Türkiye, şu anda nüfusunun büyük bir çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülke olarak, aynı zamanda demokrasinin iyi işlediği ve laiklik prensibinin iyi işlediği bir ülke olma yolunda. Yani, İslam, demokrasi ve laikliğin bir arada başarılı bir şekilde bulunması kuşkusuz sadece Türkiye için değil, bölgemizdeki, hatta daha uzak coğrafyalardaki pek çok ülke için son derece önemli. Biz, bu konudaki çalışmalarımızı Medeniyetler İttifakı girişimimizde de zaten çok somut bir tabana oturtmuş durumdayız. Artık bu Birleşmiş Milletler’e mal olmuş bir proje ve pek çok ülke şu anda somut çalışmalarla bu projeye katkıda bulunuyor.
Bizim Avrupa Birliği sürecimiz, uzun vadede Avrupa’nın daha güvenli ve daha istikrarlı bir çevreye de sahip olmasını sağlayacak. Yani, uzun vadede, Avrupa Birliği’ni kuşatan çevrenin daha istikrarlı ve barış içinde yaşayan bir bölge olması için Türkiye’nin süreci büyük önem taşıyor. Türkiye, Avrupa Birliği’ne dinamizm katacaktır. Avrupa Birliği’nin rekabetçi gücünü artıracaktır. Enerji konusunda alternatifler sağlayacaktır. Türkiye’yi içine alan bir Avrupa Birliği, temsil gücü çok daha yüksek bir Avrupa Birliği olacaktır. Küresel etkisi daha yükselmiş bir Avrupa Birliği olacaktır. Bu nedenle, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğu aslında stratejik bir projedir de. Uzun dönemli bir perspektif ve stratejik bir bakış açısıyla değerlendirilmeli ve günlük kaygıların ve yerel çıkarların dikkatimizi dağıtmasına asla izin verilmemelidir. Zamanla farkına varılacaktır ki Türkiye, Avrupa Birliği için önemli bir değerdir, bir külfet değildir. Avrupa Birliği süreci nasıl 6 ülkeden 27 ülkeye hep “kazan-kazan” ilişkisiyle bugüne kadar geldiyse, biz de Türkiye’nin sürecini bir “kazan-kazan” ilişkisi olarak görüyoruz. Hem Türkiye, hem Avrupa Birliği’ne faydalı olacak ve bir artı birin iki ettiği, bir arada sinerjinin oluşacağı, bir arada daha farklı, daha güzel yarınlara doğru gideceğimiz bir Avrupa Birliği istiyoruz ve bunun için biz, Türkiye olarak çalışıyoruz.
Ben tekrar Sayın Barroso’ya ve Sayın Rehn’e Türkiye’ye hoş geldiniz diyorum ve sizlerle görüşlerini paylaşmak üzere, Avrupa Komisyonu Başkanı Sayın Barroso’yu mikrofona davet ediyorum.