Çok değerli konuk bakan,
Değerli dostum Ursula Plassnik,
Çok değerli Büyükelçiler,
Değerli konuklar,
Öncelikle değerli meslektaşım Sayın Plassnik’e böylesine geniş ve güçlü bir heyetle bugün Ankara’ya resmi ziyaret için geldiğinden ve aynı zamanda bu Çalışma Grubuna, bu konferansa katılmasından ötürü teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Aynı şekilde, Türkiye’deki düşünce kuruluşları arasında dış politika konularında yıllardır öncülük yapan Türk Dış Politika Enstitüsü’ne de bu etkinliği düzenlediği için tekrar teşekkürlerimi sunmak istiyorum.
Değerli konuklar,
Türkiye ve Avusturya görkemli tarihi miraslara sahip iki ülkedir. Her iki ülkenin de, karmaşık, zorlu ancak fırsatlarla dolu bir siyasi coğrafyada, çok yönlü ve dengeli bir dış politika üretmek konusunda deneyimli olduklarını söyleyebiliriz.
Bugün, içinde bulunduğumuz coğrafya yeniden şekillenmekte, ülkelerimiz çeşitli bölgelerde yine pek çok ciddi konuyla karşı karşıya bulunmaktadır. Türkiye bugün de kendine özgü tarihi ve sorunları olan bölgelerle çevrilidir. Balkanlar, Kafkaslar, Karadeniz havzası, Orta Asya ve Orta Doğu; hem Avrupa hem de uluslararası toplum açısından kendine özgü sorunlar ortaya koymaktadır.
Tarihimiz boyunca Balkanlar Türkiye için stratejik önemi haiz olmuştur. Bu nedenle, bu bölgede kalıcı barış ve istikrarın tesis edilmesi için Türkiye, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Avrupa Birliği ve ABD’nin yanı sıra BM ve NATO gibi uluslararası kuruluşlarla da yakın bir işbirliği yapmaktadır.
Halen, Bosna–Hersek’teki gelişmeleri yakından takip etmekteyiz. Polis reformunun yürürlüğe girmesiyle Bosna-Hersek’in özellikle AB ile imzalaması öngörülen “İstikrar ve Ortaklık Anlaşması”nın önünün açılması büyük önem arzetmektedir. Yine, uluslararası toplum Dayton sisteminin muhafaza edilmesini sağlamalı ve bölgesel bazı gelişmelerin Bosna-Hersek’teki siyasi durumu olumlu şekilde etkilemesi için işbirliği yapmalıdır.
Kosova, bizim için özel bir anlam taşımaktadır. Kosova’nın tarihine şöyle bir bakacak olursak, kültürel yapısına bakacak olursak, Türkiye ile çok güçlü bir bağları olduğunu görmek zor da değildir. Türkiye’de Kosova kökenli pek çok vatandaşımız var. Türkiye, baştan itibaren Kosova’daki gelişmelerle yakından ilgilenmiştir. Aslında, Kosova’nın bağımsızlığının ilanı öncesindeki durum bölge için önemli soru işaretleri taşımaktaydı. Statükonun devamı düşünülemez ve savunulamaz. Kosova’nın bağımsızlığı uzun bir sürecin neticesi oldu ve Türkiye, Kosova’nın bağımsızlığını tanıdı, bu yeni Avrupa ülkesiyle diplomatik ilişki kurma kararı aldı.
Öte yandan, Kosova, bu yeni ülke de bizleri bağlayan evrensel değerleri benimsemeli, sınırları içindeki tüm toplum kesimlerinin haklarını teminat altına alacak gerekli düzenlemeleri yapmalıdır.
Türkiye, Balkanlarda kalıcı barış ve istikrarın muhafaza edilmesini dış politikasının bir önceliği olarak görmüş ve özel önem atfetmiştir. Bu bağlamda, Sırbistan, bölgedeki istikrarın güçlendirilmesi bakımından önemli bir görev ve önemli bir sorumluluğa sahiptir. Uluslararası toplumun Sırbistan’ı NATO ve AB’ne katılma yolunda ilerlemeye teşvik etmesi gerektiğine inanıyoruz.
Balkanlarla ilgili son olarak, Makedonya’nın NATO üyeliği ile ilgili son gelişmelerden endişe duyduğumuzu belirtmek istiyorum. Makedonya’yı NATO’nun bu genişleme dalgasının dışında tutmak hiç kimseye yarar sağlamayacaktır. Balkanlarda güvenlik ve istikrarın güçlenmesine de hizmet etmeyeceği kuşkusuzdur. Makedonya’yı en kısa sürede NATO içinde görmek istiyoruz.
Değerli konuklar,
Orta Doğu, yakın bölgemizde dikkatlerimizi yoğunlaştırmamız gereken bir diğer alandır. Filistin meselesinin bölgedeki temel sorunu oluşturduğunu da özellikle vurgulamak isterim. Bölgede kalıcı barış ve istikrar için bu soruna kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm getirilmesi gerekmektedir. Annapolis Konferansı çözüme giden yolda ümitleri artmıştır. Türkiye, yedi yıl aradan sonra nihai statüye ilişkin müzakerelere yeniden başlanması kararını memnuniyetle karşılamıştır. Orta Doğu Barış Süreci, İsrail-Suriye ve İsrail-Lübnan konularına ilişkin barış anlaşmaları sonuçlanmadan tamamlanamayacaktır.
Filistinlilerin arasında süregelen bölünme aşılmalıdır. Bu durum hem Filistin Davasına hem de barış sürecine zarar vermektedir. Annapolis’te başlayan siyasi süreç ekonomik ilişkilerle desteklenmelidir. Türkiye, hem siyasi hem de ekonomik süreçte barış çabalarına katkı sağlamaya devam etmekte kararlıdır. Türkiye’nin inisiyatifiyle Türkiye, İsrail ve Filistin Yönetimi özel sektör temsilcilerinden oluşturulan üç taraflı Ankara Forumu “Barış için Sanayi’’ projelerinin gerçekleştirilmesine büyük önem atfediyoruz.
Irak konusu başlı başına bir konferans konusu olabilecek genişliktedir. Irak ve Irak halkıyla olan ilişkilerimizin geçmişi asırlar öncesine dayanmaktadır. Mevcut süreç her ne kadar kırılgan ve hassas olsa da, 5 yılın ardından ülkedeki güvenlik durumunun, yavaş yavaş iyileştiğini görmekten memnuniyet duyuyoruz. Siyasiler ve toplum liderleri için daha fazla güvenlik, daha fazla uzlaşma imkanı anlamına gelmektedir. Uzlaşı, Irak siyasetinde daha ileriye gitmek için tek yol olarak görülmektedir.
Irak’taki sorunların çözümü siyasi uzlaşıdan geçmektedir. Irak güçlerinin sorumlulukları arttıkça Irak kendi kapasitesini geliştirecek, Irak’ın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması hayati önemi kazanacaktır. Siyasi, iktisadi, etnik ya da dini olarak bölünmüş bir Irak, uzun vadede sürdürülmesi mümkün olmayan bir Irak olacaktır.
Afganistan da, Irak gibi, Türkiye için ayrı bir önem taşımaktadır. Bu ülkenin normalleştirilmesi yönündeki çabalara etkin olarak katkı sağlamak uluslararası toplumun üzerinde büyük bir gereksinimdir. Afganistan’da da, Irak’ta olduğu üzere başarısızlık diye bir seçenek sözkonusu olamaz. Bu ülkenin teröristlerin güvenli bir sığınağı haline dönüşmesine izin veremeyiz. Afgan yetkililer, uluslarını yeniden inşa çalışmalarında desteğimize ihtiyaç duymaktadır. Türkiye, bu geçiş sürecinde üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmeye devam edecektir. Bu bağlamda, Afganistan’a tahsis etmiş olduğumuz yeniden yapılandırma ve insani desteklerle dolu program, Cumhuriyet tarihinde tek bir ülkede uygulanan en büyük insani yardım programı olma niteliğini taşımaktadır.
Değerli Konuklar,
Doğuya bakınca, Avro-Atlantik coğrafyasındaki en önemli dört donmuş ihtilaftan üçünün Güney Kafkasya’da bulunduğunu görmekteyiz. Özellikle, Dağlık Karabağ sorunu bölgede barış ve istikrarın kurulmasına yönelik en kritik engel olmaya devam etmektedir. Uluslararası toplum, bu sorunlara adil ve sürdürülebilir çözümler bulmaya yönelik çabalarını arttırmalıdır. Azerbaycan ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin meşru kaygılarına yeterince cevap vermeyen herhangi bir çözüm başarısız olmaya mahkumdur.
Türkiye’nin bölgeye ilişkin siyasi amaçları, bölgenin istikrar ve güvenliğinin korunması, demokratikleşme yolundaki çabaların desteklenmesi, serbest piyasa ekonomisinin geliştirilmesi ve insan hakları alanı dahil olmak üzere siyasi reformların desteklenmesi olarak tanımlanabilir. Ayrıca, bölgenin uluslararası toplumla bütünleşmesi ve bölgede çok taraflı işbirliğinin geliştirilmesi büyük önem arz etmektedir. Bu amaçlar çerçevesinde, bölge ülkeleri arasında karşılıklı ekonomik bağımlılığı ve siyasi diyalogu geliştirecek bölgesel işbirliği projeleri önem taşımaktadır.
Bu amaçla, Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğal gaz boru hattını hayata geçirmiştir. Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Projesi de ilerlemektedir ve bunlar üçlü işbirliğinde önemli mesafeler teşkil etmektedir.
Türkiye Ermenistan’la olan ilişkilerini normalleştirme arzusundadır. Özellikle, yeni kurulmuş olan Ermenistan hükümeti ile Türkiye diyalog kapılarını açık tutmaktadır.
Değerli konuklar,
Daha doğuya baktığımızda, Türkiye’nin Orta Asya Cumhuriyetleri ile çok yakın bağları olduğunu görmekteyiz. Halihazırda, Afganistan’daki durumun bu bölgedeki güvenliği etkilemekte olduğunu da hep beraber görmekteyiz. Yasadışı silah ve uyuşturucu ticareti ile beslenen terörizm, bölge istikrarına önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Orta Asya ülkeleri, özellikle bu sorunların üstesinden gelebilmek için kanuni yaptırım yeteneklerinin geliştirilmesinde uluslararası yardıma ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca, Orta Asya kara ile çevrili bir bölge olduğundan, iktisadi kalkınmaları için daha iyi ulaşım ağları olmazsa olmaz bir şarttır.
Orta Asya’nın küresel enerji güvenliği için taşıdığı önemden şüphe duyulmaz. Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri, Orta Asya’nın güney ve doğusunda yer almaktadır. Orta Asya, Çin, Rusya, Avrupa, Kafkasya ve Hint Okyanusu’nu birbirlerine bağlayan merkezi bir konuma sahiptir. Bu çerçevede özellikle Türkmenistan ve Kazakistan enerji politikaları açısından önemli bir konuma sahiptir.
Orta Asya ülkeleriyle aynı kültürel mirası paylaştığımız için Türkiye’nin bölgeye yönelik özel bir ilgisi ve özel bir ilişki yapısı vardır. Bu nedenle, bu ülkelere, siyasi, iktisadi ve insani alanlarda her zaman destek verme yönündeki kararlığımız tamdır. Türkiye, Orta Asya ülkeleri için önemli bir ticaret ortağıdır. Türkiye’nin bölgedeki diğer hiçbir aktörle rekabet içinde olmadığını burada özellikle ifade etmek istiyorum. Bölgenin çıkarlarına hizmet edecek her alanda işbirliğine hazırız. Bu anlayışla, “AB ve Orta Asya: Yeni Bir Ortaklık İçin Strateji” adlı belgenin geçtiğimiz yıl kabulünü memnuniyetle karşıladık. Bu belge, AB ve Orta Asya’yı birbirine yakınlaştırmak yönünde önemli bir adımdır.
Değerli Konuklar,
Karadeniz’in hemen güneyinde yer alan ve Karadeniz’e diğer kıyıdaş devletlere oranla en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye, Montreux Anlaşması çerçevesinde Türk Boğazlarında deniz güvenliğini sağlamak için her önlemi almakla kalmamış, Karadeniz’de daha kapsamlı ve etraflı bir işbirliğinin tesisine de büyük önem atfetmiştir.
Türkiye’nin eşmerkezli işbirliği projeleri uygulamaya esas alan özel yaklaşımı, her biri birbirini tamamlayan farklı alanlarda çokuluslu-bölgesel işbirliği yapılarının tesis edilmesini sağlamıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), BLACKSEAFOR ve Karadeniz Uyum Harekatı bu bakımdan özel önem arzetmektedir. Karmaşık birçok hassasiyetlerin bilincinde olan Türkiye, güvenlikten ticarete kadar mümkün olan birçok alanda kıyıdaş ülkeler arasında karşılıklı işbirliğini artırmak için tüm bölge ülkeleri ile birlikte çalışmaktadır.
Değerli konuklar ve katılımcılar,
Konuşmamda, gün boyunca panelde tartışacağınız ana konular üzerinde durmaya çalıştım. Derinlemesine tartışma olanağı bulacağınızdan emin olduğum çevre bölgelerimizdeki karmaşık diğer bazı konulara vakit darlığı nedeniyle şu anda belki değinemeyeceğim. Ancak, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım sürecine kısaca da olsa değinmekte fayda görüyorum.
Bugün burada yapacağınız görüşmelerin sonunda buradan evlerinize, Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin stratejik açıdan ne denli kritik olduğu ve Türkiye’nin, AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Siyaseti’ne başka hiçbir ülkenin yapamayacağı düzeyde katkıda bulunacağı görüşüyle döneceğinizden eminim. Türkiye son dönemlerde oldukça önemli siyasi reformlar gerçekleştirdi. AB müktesebatında bu anlamda çok önemli adımlar atmaya başladı. 35 müzakere faslı kapsamında bunların 35’inde de sürekli ilerlemeler sağlandı. Bu sürecin Türkiye açısından önemli bir yönü, pek çok alanda Türkiye’ye standartlar, normlar sağlamasıdır. Bu standartlar siyasi konuları içeren standartlar ki bunların başında demokratikleşme, insan hakları, temel hak ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü gelmektedir. Türkiye’nin bu alanlarda sürekli olarak kendini geliştirmesi ve bunu sağlarken de kendisini AB standartlarıyla karşılaştırarak ilerlemesi büyük önem taşır. Çevreden ulaştırmaya, enerjiden iletişime kadar pek çok alanda AB standartlarını yakalamak Türkiye’deki yaşam kalitesini arttıracak ve daha yüksek standartları yakalamasını sağlayacak çok önemli konulardır.
Biz AB katılım sürecinde attığımız her adımı doğru olduğuna inandığımız için atıyoruz ve bu süreçteki çalışmalarımızda Türkiye’den AB’ne bir şeyler vermeye ve AB’nden Türkiye’ye bir şeyler almak gibi bir yaklaşımımız, niyetimiz yoktur. Bu süreç, bir al-ver süreci değildir. Bu süreç bir takım kazandı, bir takım kaybetti gibi bir süreç de değildir. Bu süreç bir “kazan-kazan” sürecidir. Türkiye AB katılım sürecinde ilerledikçe bu hem halkımıza faydalı olacaktır, hem de Türkiye gibi bir ülke AB yapılarına daha da yaklaştıkça AB de önemli kazanımlar sağlayacaktır. Sürecin sonunda ne olacağından bağımsız olarak, bu sürecin kendisi dahi, hem AB hem de Türkiye için faydalı bir süreçtir ve bu süreçte Türkiye’nin müzakereye başladığı ilk günden bu yana Türkiye’ye destek veren Avusturya hükümetlerine ve değerli meslektaşım Sayın Dişişleri Bakanı Ursula Plassnik’e özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Müzakerenin her aşamasında sürecin devamıyla ilgili Avusturya’nın yapıcı bir tutumu olduğu için kendilerine burada sizlerin yanında teşekkürü bir borç bilirim.