#

REFORM İZLEME GRUBU TOPLANTISI, 18 Aralık 2011, Konya



DIŞİŞLERİ BAKANI AHMET DAVUTOĞLU- Reform İzleme Grubu 24’ncü toplantısını Konya’da gerçekleştirdik. Avrupa Birliği Bakanımız ve Başmüzakerecimiz Sayın Egemen Bağış, Adalet Bakanımız Sayın Sadullah Ergin, İçişleri Bakanımız Sayın İdris Naim Şahin, Türkiye Büyük Millet Meclisi Avrupa Birliği Uyum Komisyonu Başkanı Sayın Mehmet Sayım Tekelioğlu, Türkiye Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Sayın Afif Demirkıran toplantımıza katıldılar. Ayrıca, Başbakanlık Müsteşarımız ve Bakanlıklarımızın ilgili bürokratlarının da yer aldığı geniş katılımlı bir toplantıda biraraya geldik.

Bildiğiniz gibi, bu, yeni Hükümetimizin kurulmasından sonraki ilk Reform İzleme Grubu toplantısı. Düzenli olarak toplanmaya büyük bir özen gösteriyoruz. Bu toplantıların tekrar Konya’da başlamış olması, tabii Hazreti Mevlana’nın Şeb-i Aruz’unun hemen ertesi günü toplanması da manidardır. Çünkü, biz reform kültürünü, zihniyetini bize ait bir kültür olarak değerlendiriyoruz. Hazreti Mevlana “Dünle beraber gitti cancağızım ne kadar söz varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım” derken aslında değişen şartlara, değişen günlere göre insanoğlunun bir muhasebe yapması gerektiğini, bu muhasebeye göre de hayatını bir anlamda yeniden değerlendirme, bir reforma tabi tutması gerektiğini en güzel şekilde ifade etmiştir.

Bu çerçevede baktığımızda biz reform sürecini mekanik bir süreç olarak değil organik ve doğal bir süreç olarak, bir iç muhasebe olarak görüyoruz. Tek tek bireylerin iç muhasebesi olduğu gibi toplumların da iç muhasebeleri vardır ve her devletin de kendi halkına, kendi insanına karşı borçları görevleri vardır. Dolayısıyla, reform izleme grubunun şu ana kadar ki bütün çalışmaları insan odaklı olmuştur ve insanımızın haklarını, özgürlüklerini genişletilmesi yönünde devlet sisteminin bu hak ve özgürlüklere dayalı bir şekilde reform edilmesi yönünde seyretmiştir. Bu çerçevede bugün de yine bu bağlamda önemli görüşmelere, istişarelere şahit olduk. Özellikle de tam da bu yaşadığımız dönemde, yani daha önce yaptığımız reform izleme gruplarından farklı olarak bu sene daha da özel bir anlamı var. Çünkü, Türkiye’nin batısında Yunanistan’dan başlayarak Portekiz’e kadar giden, ama Avrupa içlerine kadar da yayılan bir ekonomik kriz yaşanıyor. Ve bir ekonomik reform süreci, yeniden yapılanma süreci ortaya konuluyor. Güneyinde de Suriye’den Fas’a kadar siyasi bir reform süreci. Bütün toplumlar, bizim komşularımız ve ait olduğumuz bölgeler bir reform ihtiyacından bahsediyor. Eğer Türkiye bugün hem ekonomik olarak daha sağlam bir zemine basıyorsa, hem de siyasi anlamda reform arayışı içinde olan ülkelerin Türkiye örneğinden ders aldıkları bir demokrasi tecrübesi hayata geçmişse, bunda son 9 yıllık hükümetlerimiz döneminde reform zihniyetinin, sürecinin, mantığının bir süreklilik halinde, güçlü bir siyasi iktidar sürekliliği halinde devam ediyor olmasının büyük bir payı var. Bugün biz eğer bu reform bilincini kaybedersek, bir müddet sonra bazı şartlara uyumda zorlukla karşılaşabiliriz.


Onun için bugün yaptığımız toplantının iki gerekçesi vardı. Bir; Reform İzleme Grubu olarak Türkiye’nin siyasal, ekonomik, hukuki reformuyla ilgili nerede olduğumuzun tespiti. İkincisi de; Avrupa Birliği müzakere süreci bağlamında ve Avrupa Birliği çerçevesinde yürüttüğümüz faaliyetlerin gözden geçirilmesi. Çok ciddi katkılar yapıldı.

 

Üç ana gündemde yoğunlaştı çalışmalarımız. Bir; Avrupa Birliği’nin son dönemde kullandığı ve çerçevesini son Avrupa Konseyi Toplantısıyla belirlemeye çalıştığı pozitif gündem maddesi. İkincisi; 23’ncü fasıl, yani Yargı ve Temel Haklar faslı. Üçüncüsü de, 24’ncü fasıl; adalet, özgürlük ve güvenlik faslında ilk yaptığımız, gerçekleştirdiğimiz ilerlemeler. Tabii burada en önemli reform, en kapsamlı reform, bütün hayatımızı ilgilendirecek reform Anayasa reformudur. Reform İzleme Grubu olarak son dönemde Meclisimizde yürütülen Anayasa reform çalışmalarını takdirle bir kez daha ele aldık. Bu Anayasa reform sürecini bütün taraflar, Meclisimizdeki bütün parti temsilcilerinin eşit bir şekilde katıldıkları bir komisyonda zaten yürütüyorlar. Ama sivil toplumun da katıldığı, yoğun olarak katıldığı bir süreç sonunda en kapsamlı ve insan odaklı bir Anayasa reformunun gerçekleştirilmesine büyük bir önem veriyoruz.

 

Ayrıca, yine çalışmalarımızda geçtiğimiz sene gerçekleştirilen referandum ile halk tarafından kabul gören Anayasa düzenlemelerinin yasal uygulamaları, alanları, yasal uyum süreçlerini de kapsamlı şekilde gözden geçirdik. Bu noktada Adalet Bakanlığımıza teşekkür borçluyuz. Gerçekten 2011 yılı yargı alanında reformlara damga vurulan bir yıl oldu. 2009 yılında biliyorsunuz yargı reformu stratejisi yine bu Reform İzleme Gruplarında ele alınmış ve deklare edilmişti. Bugün memnuniyetle ifade ediyoruz ki, yargı reformu stratejisi, o gün deklare edilen strateji büyük ölçüde hayata geçirilmiştir. Güncellenmesi yönünde de Adalet Bakanlığımız son derece kapsamlı ve içerikli bir takvimde bulundular. Bu çerçevede biz Anayasa çalışmalarını ve yargı reformu sürecinin daha ileri aşamalara getirilmesine büyük bir özen gösteriyoruz.

 

Yine Adalet Bakanlığımız tarafından bugün ifade özgürlüğü eylem planı hazırlıkları Reform İzleme Grubuna takdim edildi. Bu çok önem verdiğimiz bir husus. Çünkü, ifade özgürlüğü eylem planı, Türkiye’nin daha özgürlükçü, daha çağdaş bir yapıya kavuşmasına zemin hazırlayacaktır. Ayrıca, Reform İzleme Grubunda yine Adalet Bakanlığımız tarafından tutukluluk süreleri, ifade özgürlüğü ve kişisel verilerin korunması konularında da yapılan çalışmalar aktarılmış ve kapsamlı şekilde bu ele alınmıştır.

 

Yine bu çerçevede gündemin birinci maddesi olarak ele aldığımız pozitif gündem konusu ise, Avrupa Birliği ile Türkiye arasında yürütülen müzakere sürecinin önemli bir aşamaya geldiği bir noktada yeni bir kavram olmuştur. Biz bu kavramın pozitif içeriğine katılıyoruz. Bu şekilde pozitif bir gündemle Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine yeni bir ivme kazandırılmasına da katılıyoruz. Bu çerçevede Avrupa Birliği Bakanımız Sayın Egemen Bağış’ın birçok kereler açıklamaları oldu, Sayın Stefan Füle’nin açıklamaları, bunu teyiden açıklamaları oldu. Hepimizin ortak kanaati şu ki, pozitif gündem, bizim müzakere sürecini ikame eden ya da bir alternatif oluşturan bir yöntem olmamalıdır. Bugün Avrupa Birliği yeniden yapılanıyor ve biz bunu yakından takip ediyoruz. Lizbon Anlaşması sonrasında derinleşme çabası içine giren ve daha bütünleşik bir Avrupa Birliği anlayışı hayata geçirilmeye çalışılmıştı. Son ekonomik krizle birlikte Avrupa Birliği içinde katmanlı yaklaşımlar öne çıkmaya başladı. Biz bu gelişmeleri de takip ederek bu gelişmeler perspektifinden pozitif gündeme bakıyoruz. Ve pozitif gündemin tamamıyla destekleyici ve tamamlayıcı bir nitelikte olmasına önem veriyoruz. Bu çerçevede de 5 Aralık’ta Genel İşler Konseyinde “tamamlayıcı” ifadesinin çıkarılmasını doğru görmemiştik. Çünkü, nihayetinde pozitif gündem özellikle müzakere sürecinin tam üyeliğe gidiş yönünü açmaya çalışan ve tıkanıklıkların aşılmasına yönelik bir çaba olarak değerlendirilmesi lazım. Yoksa, müzakere sürecini ikame eden ve Avrupa Birliği’ndeki son tartışmalarla birlikte tam üyelik ve Avrupa içindeki katmanlaşmalardan bir parça olarak değerlendirilmemesi gerektiğine inanıyoruz. Ve bundan sonra da bu pozitif gündem iradesi sürecekse, bizim Avrupa Birliği’nden birtakım beklentilerimiz var.

 

Eğer pozitif gündem oluşturulmak isteniyorsa, önce vize muafiyeti tam olarak sağlanmalıdır. Türk halkına verilecek en önemli mesaj, Avrupa Birliği tarafından pozitif olarak verilecek en önemli mesaj, artık Türkiye’nin ve Türk halkının hak ettiği, Gümrük Birliği’nden beri aslında teorik olarak hak ettiği, yargı kararıyla hak ettiği, son dönemde de diğer ülkelere tanınan vize muafiyetleri bağlamında zaten hak etmiş olduğu vize muafiyetinin sağlanmasıdır. Pozitif gündemin birinci maddesi bizim için vize muafiyetinin sağlanmasıdır ve ilk aşamada da hemen vize kolaylıklarına geçişin temin edilmesidir. Bu noktada da Geri Kabul Anlaşmasıyla vize muafiyeti arasındaki bağı muhafaza etme kararlılığımızı sürdürüyoruz. Avrupa Birliği, vize kolaylaştırma yönünde adımlar atar, bu zaten süre giden bir çalışmadır. Ancak geri kabul anlaşmasının devreye girmesi, ancak ve ancak vize muafiyetinin tam ve bütün bir bütün olarak uygulanmasıyla irtibatlıdır, bunun da vurgulanmasına büyük özen gösteriyoruz. Stratejik diyalog çalışmaları teklifleri olmuştur pozitif gündemde, bunlara hazırız, bunları zaten yürütmeye çalışıyoruz.

 

Ayrıca, çalışma grupları çerçevesinde de bu çalışma gruplarını da 23’ncü ve 24’ncü fasıllara münhasır olarak görüyoruz. Yoksa, zaten bizim kendi çabalarımızla deklare ettiğimiz bir yaklaşım vardır. Avrupa Birliği, ister açsın, ister açmasın, bütün fasılları açılmışçasına veya kapanma sürecine gidiyormuşçasına kendi mekanizmamız içinde ele alınmasıdır. Biz onları açılmış kabul edip çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bu konuda bütün kurumlarımıza müteşekkiriz. Hiçbir zaman bu konudaki azmimiz sarsılmadı, kararlılığımız sarsılmadı, reform irademiz sarsılmadı. Avrupa Birliği ile tam üyelik yönündeki stratejik hedefimizde de herhangi bir sapma yoktur. Ancak Avrupa Birliği de bu konuda aynı güçlü iradeyi göstermek durumundadır. Bu güçlü iradenin bir yansıması da Kıbrıs müzakerelerine verilecek destektir. Son Konsey kararlarında Türkiye’nin Haziran ayı sonuna kadar Kıbrıs’ta bir müzakere sonucunda bir barışa ulaşılması yönündeki teşvikkar tutumunu, teşvik eden tutumunu bir tehdit gibi algılayan yaklaşımını da benimsememiz, kabul etmemiz mümkün değildir. Türkiye hiçbir zaman tehdit kullanmaz. Ancak şunu da, kendisine dönük herhangi bir taktik, manevra ya da gözü kapalı davranmaz. Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin müzakerelerdeki bütün amacı, bu müzakereleri geciktirerek gelecek sene Temmuz ayında tek taraflı olarak Avrupa Birliği dönem başkanlığını almaktır. Tek taraflı olarak zaten hak etmedikleri şekilde bütün Kıbrıs’ı temsil ediyormuş gibi Avrupa Birliği’ne girdiler. Bizim sadece söylediğimiz şudur ve bu konudaki tutumumuz da Sayın Başbakanımızın Kıbrıs seyahatinde çok açık bir şekilde vurgulanmıştır: Bütün taraflar, Avrupa Birliği, NATO ve ilgili bütün taraflar, garantör ülkeler olarak Türkiye, Yunanistan, İngiltere bütün çabalarını göstermeli ve 30 Haziran 2012’ye kadar birleşik bir Kıbrıs bir çözüm süreci sonucunda oluşmalı.

 

Esas itibariyle bizim hedefimiz bunun temin edilmesidir. Ama eğer 30 Haziran 2012 tarihine kadar bir çözüm bulunamazsa, taraflar bu konuda gereken çabayı göstermezlerse ki bu taraflardan biri de Avrupa Birliği’dir, hiç kimse bizi Kıbrıs Rum Yönetimini Avrupa Birliği Dönem Başkanı olarak muhatap almamızı beklemesin. Bizim tutumumuz net ve açıktır ve ilkeseldir ve doğru bir tutumdur. Bu bir tehdit değildir, aksine Avrupa Birliği’ni ve bütün tarafları bir çözüme teşvik yönünde attığımız bir adımdır.

 

Bu noktada ayrıca yine reformlar bağlamına entegre sınır yönetimi konusunu kapsamlı bir şekilde ele aldık. İçişleri Bakanlığımız bu konuda yapılan çalışmaları aktardı. Çünkü, entegre sınır yönetimi biliyorsunuz vize muafiyeti konusuyla da iç içe geçen bir konudur. Bu çerçevede zaten entegre sınır yönetimiyle çağdaş bir niteliğe sınır yönetimimizin kavuşması büyük bir önem taşımaktadır.

 

Yine özellikle dini haklar ve özgürlükler bağlamında da gayri Müslim vatandaşlarımıza ve bütün dini topluluklara en geniş şekilde özgürlük alanlarının tanınması ve uygulanması yönündeki çalışmaları da gözden geçirdik. Bu çerçevede Avrupa Birliği Bakanımız Sayın Egemen Bağış 2012 yılı Ocak ayında farklı inanç gruplarına mensup vatandaşlarımızla bir araya gelecek, bu çalışmaları tekrar gözden geçirecek.

 

Gördüğünüz gibi bütün bu hususları kapsayan geniş bir istişare imkanı bulduk. Ayrıca, aldığımız kararlarla Siyasi İşler Komitesinin toplantılarının ayda bir düzenli olarak yapılması ve bundan sonra da Reform İzleme Grubunun düzenli toplantılarına tekrar başlaması konusundaki kararlılığımızı vurguladık.

Kamuoyumuzun son dönemde ilgisini çeken bir konu olarak da, hayvan haklarının korunması konusunda son dönemde kamuoyumuzdaki titizliğin, hassasiyetin artmış olmasından memnuniyet duyuyoruz. Bu konuda da özetle mevzuatımızla ilgili yapılacak çalışmalarda ve diğer kamuoyu bilinçlendirilmesinde fayda olduğu kanaatini taşıyoruz.

 

Bundan sonra 25. toplantı 16-17 Mart 2012 tarihinde Avrupa Birliği Bakanımız Sayın Egemen Bağış’ın ev sahipliğinde İstanbul’da düzenlenecek. 26. toplantının da Haziran ayında Ordu’da İçişleri Bakanımız Sayın İdris Naim Şahin’in ev sahipliğinde düzenlenecek.

 

Burada sözlerimi tamamlamadan bir hususa vurguda bulunmak istiyorum; Adalet Bakanlığımızın İfade Özgürlüğü Eylem Planı hazırladığını söyledik. Gördüğünüz gibi biz Türkiye’nin ve halkımızın insan odaklı ve özgürlüklere dayalı bir anlayışla sürekli bir reform süreci içinde olmasına büyük bir özen gösteriyoruz. Ama bazı ülkeler var ki, bu özgürlük alanlarını daraltma teşebbüsü içinde, ifade özgürlüğü alanının. Son Fransa’nın sözde soykırım yasalarını inkar edenlere yönelik ceza uygulamasına dönük yasa teklifi bunun bir parçasıdır. Ümit ederiz Fransa’da da entelektüellerden oluşan bir reform izleme grubu kurulur ve Fransız Hükümetine bu çağ dışı yasanın bırakın 21. yüzyıla, 18. yüzyıl Fransız aydınlanmasına bile uygun düşmediğini hatırlatır. Fransa yeni doğmalar inşa edecekse bunu başka alanlarda arasın. Aynı şekilde ümit ederiz ki Avrupa Birliği, Fransa’yı izlemeye alır, Fransa’daki ifade özgürlüğünü izlemeye alır ve bu çağ dışı yaklaşımın bir tarih yorumunu bir Meclis tarafından bir dogma olarak kabul edilmesine dayalı bu çağ dışı yaklaşım konusunda Brüksel’de bir izleme mekanizması kurulur. Eğer böyle bir izleme mekanizması kurulursa, eminiz Fransa birçok konuda, özellikle bu konuda bırakın ileri gitmeyi geriye doğru son derece yanlış bir sürece girdiğini kabul eder diye ümit ediyoruz. Ve buradan bir kez daha Fransa’ya çağrıda bulunuyoruz, aslında Fransa entelektüellerine, Fransız sivil toplumuna da çağrıda bulunuyoruz; Fransa’da ifade özgürlüğüne sahip çıkın. Bu ifade özgürlüğüne karşı tavır alanlara karşı önce siz tavır alın. Biz kendi tarihimizi korumayı biliriz, kendi tarihimizle yüzleşmeyi biliriz, kendimizi korumayı da biliriz. Ancak şu anda Fransa’da ifade özgürlüğü ve Fransız değerleri, Avrupa değerleri tehdit altındadır. Bu konuda da ümit ederiz ki Fransız sivil toplumu gerekli izlemeyi yapacaktır.

Teşekkür ederim arkadaşlar.


BAHADIR SELİM DİLEK- Bahadır Selim Dilek, Cumhuriyet Gazetesi.

Sayın Bakanım, ifade özgürlüğü konusunda bir de yargılama süreleri uzunluğu konusunda kamuoyunda sıkıntı vardı. Bu konuda somut olarak neler yapılacak, eylem planı neleri kapsıyor? Özellikle tutuklama sürelerinin, tutukluluk sürelerinin uzunluğu konusunda somut olarak atılacak adımları söyleyebilir misiniz, neyi öngörüyorsunuz?

Buyurun. Adalet Bakanımız sorulara cevap versin.

ADALET BAKANI SADULLAH ERGİN- Değerli basın mensupları, Türkiye’de uzun yargılamalara ilişkin şikayetler, bugün ortaya çıkmış şikayetler değil. İlk derece mahkemelerindeki yargılama süreleri, Türkiye’de aslında makul süre sayılabilecek sürelerdir. Ancak Türkiye’de uzun yargılamanın esas yer aldığı nokta, yüksek yargıda geçen zaman dilimidir. Bunu kısaltmak için geçtiğimiz yasama döneminde yapılan çalışmalarla Yargıtay ve Danıştay’ımızda önemli kapasite artışları sağlandı. Ve geçen de Meclis Genel Kurulunda ifade ettik, ilk defa Yargıtay’a gelen dosya sayısından daha fazlası kararlar çıkmaya başladı. Dolayısıyla, artık dosyalar azalma trendine girmiştir. Yargıtay Başkanlar Kurulunun yapmış olduğu değerlendirmede birikmiş iş yükü hukuk davalarında 2 yıl içerinde, ceza davalarında 3 yıl içerisinde tasfiye edilecektir ve ondan sonra gelecek dosyalar ise 2 ila 3 ayda temyiz mahkemesinden karara bağlanarak ilgili mahkemeye gönderilecektir. Bu şekilde yargılamaların bir yılla sınırlanması ve bir yıl içerisinde hem yargılamasının, hem temyiz aşamasının tamamlanmış olması hedeflenmiş durumdadır. Önümüzdeki süreçte inşallah bu sonuçları görmeye başlayacağız.

Uzun tutukluluk meselesine gelince; değerli basın mensupları, Türkiye’de ceza mevzuatı 2004 yılında değiştirildi, hem ceza kanunu, hem ceza usul yasaları, 2005’te yürürlüğe girdi. Ama 2009’a kadar dikkat ederseniz uzun tutukluluğa ilişkin ciddi şikayetler oluşmadı kamuoyunda. 2009’dan sonra bu şikayetlerin yükselmesini, spesifik görülmekte olan birtakım davalarla izah etmek mümkün ancak. Dolayısıyla, 2009’a kadar görülmeyen bu problemin 2009’dan sonra bu kadar görünür hale getirilmesinin de altını çizmek istiyorum.


Onun ötesinde uzun yargılamalardan kaynaklı, tutukluluğun uzun bulunması hususuna ilişkin olarak da birtakım çalışmalarımız var. Yargının hızlandırılmasına dönük üçüncü paketimiz Parlamentoya sunulmak üzere, Bakanlar Kurulunda görüşüldükten sonra bunlar Parlamentoya gelecek. Detaylarıyla ilgili Bakanlar Kurulu görüşmeleri yapılmadan önce bir açıklama yapmayı uygun bulmuyorum. Ama hem yargılamaları çok daha süre itibariyle kısaltacak, hem de uzun tutukluluk şikayetlerini en aza indirecek formüller, düzenlemeler bu paket içerisinde olacaktır, bunu ümit ediyorum.

Teşekkür ediyorum.


DENİZ KİLİSLİOĞLU- Deniz Kilislioğlu, CNN Türk Televizyonundan.

Sayın Bakan, Fransa’daki tasarıyla ilgili konuştunuz, kamuoyuna yansıyan bilgiler de oldu. Tahsin Burcuoğlu’nun, oradaki Büyükelçinin tasarının geçmesi halinde Meclisten geri çağrılabileceği yönünde bazı bilgiler var. Nasıl adım atmayı düşünüyor Türkiye tasarı Meclisten geçerse?

Teşekkürler.


DIŞİŞLERİ BAKANI AHMET DAVUTOĞLU- Dikkat ederseniz bugün de vurguladım, Mecliste de bu konuya vurgu yapmıştım. Sayın Başbakanımızın, Sayın Sarkozy’e mektubunda da aynı vurgu vardı. Biz bu tasarıyı sadece Türkiye’ye karşı yapılan girişim olarak görmüyoruz, insanlık değerlerine, ifade özgürlüğüne yapılan bir girişim olarak görüyoruz. Dolayısıyla, öncelikle Fransız toplumunun buna karşı çıkması lazım, yeni bir dogmaya önce Fransız toplumunun isyan etmesi lazım. Biz bunları takip edeceğiz. Ve bugün itibariyle sadece Fransa, Fransız yönetimi değil, Fransa Meclisi değil, Fransa’da bir bütün olarak sivil toplum ve entelektüel dünyasıyla da açıkçası bir sınavla karşı karşıyadır. Yapacakları tercih, belki kısa dönemde bir seçim kazanılmasına veya seçimin kaderini etkilemeye dönük sınırlı bir etkide bulunabilir. Ama, uzun dönemde eminim Fransız vicdanı, Fransa’nın ortak vicdanı bunu kabullenemeyecektir. Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiştir bir tarih yorumunun, şu veya bu şekilde bir tarih yorumunun yasayla koruma altına alınması ve alternatif bir düşüncenin üretilmesinin yasaklanması. Ben bunu değişik vesilelerle ifade ettim. Tabii bizim diplomatik dokunulmazlığımız var, ama her halükarda bunun bir işleme tabii tutulması lazım. Herhangi bir Türk yetkili, bizler Fransa’da bir toplantıya gittiğimizde sizin gibi bir basın mensubu bize dönüp bir soru sorarsa, Fransa bu konuları bizden daha iyi bilir, Fransız Meclisi her şeyi de daha iyi bilir diye susacağımız mı zannediliyor? Ve biz bunu reddettiğimizde, ki reddedeceğiz, bize karşı da mı hukuki müeyyide uygulanacak? Veya orada yaşayan on binlerce vatandaşımız bu konuda fikir beyan ettiğinde onlara da mı bu müeyyide uygulanacak? Hele hele çok acıdır ki, Yılmaz Çolpan, bir Türk diplomat, 22 Aralık 1979’da Fransa’da şehit edildi. Siz aynı gün, sanki onu şehit eden teröristlere mesaj verircesine ve onları neredeyse haklı çıkarırcasına bir yasa çıkarmaya kalkıyorsunuz, bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Yani, herhangi bir şekilde Türkiye’nin uygulayacağı müeyyideden önce biz Fransız toplumunun müeyyide uygulamasını istiyoruz. Fransız toplumunun tek bir sesle buna karşı çıkmasını istiyoruz. Onlar bu yasa geçmiş olsa bile şu veya bu dengeler sebebiyle, bu yasa yaşayamaz, bunu bilsinler. Avrupa’nın merkezinde bu yasa yaşarsa, Avrupa Orta Çağlardaki dogmalar dönemine geri döner. 

 

----- / -----