Gerçek anlamda kalkınma ve gelişmenin ancak sürekli barış ve istikrar ortamında mümkün olabileceğini bilen Türkiye, bu hedefe ulaşılmasını dış politika vizyonunun merkezine oturtmuştur. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarının da doğal bir gereği olan bu yaklaşım, çağdaş bir sorumluluğun ve insancıl bir dış politika görüşünün doğal sonucudur.
Güçlü gelenekler üzerine kurulu olan ve Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal hukuk devleti niteliğinden güç alan Türk dış politikası, bugün dünya düzeninde önemli değişimlerin yaşandığı bir dönemde ve belki de bu gelişmelerin en yoğun şekilde meydana geldiği bir coğrafyanın merkezinde yürütülmektedir. Hızlı gelişmelere sahne olan dünyamızda, hem işbirliği imkânları hem de sorunların yayılma ve derinleşme riski hiç olmadığı kadar fazladır. Böyle bir ortamda barış, istikrar ve güvenliğin sağlam temeller üzerine oturtulması hem daha zorlaşmış, hem de daha büyük bir önem ve gereklilik kazanmıştır.
Bu durum Türkiye’ye bölgesinde pek çok sorumluluklar yüklemektedir. Nitekim köklü sorunların bulunduğu bölgemizde önemli görüş farklılıklarına sahip birçok ülkenin nadir ortak paydalarından biri, Türkiye’ye duydukları güvendir. Keza Türkiye’nin ekonomik kalkınma ve demokrasi alanında kaydettiği mesafe de dış ilişkilerdeki hareket sahasını ve etki gücünü artırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin bölgede oynadığı kararlı ve yapıcı dış siyaseti daha da ihtiyaç duyulur ve aranır hale getirmiştir. Nitekim Türkiye bugün artan imkan ve kabiliyetlerinin ve bunun kendisine yüklediği sorumlulukların bilinci içinde tepkisel değil önalıcı, tek boyutlu değil çok boyutlu, gelişmeleri izleyen ve ona göre tutum belirleyen değil inisiyatif alarak gelişmeleri düzenleyen, sonuç odaklı, pragmatik, gerçekçi ve belki de en önemlisi vizyoner bir dış siyaset izlemektedir. Herkes için güvenlik, siyasi diyalog, karşılıklı ekonomik bağımlılık ve kültürel uyum bu vizyonun temel yapı taşlarıdır. Türkiye’nin nihai tahlilde ulaşmak istediği nokta, yakın çevresinden başlayarak bir barış ve istikrar kuşağı yaratmak suretiyle tüm ülkelerin refah içinde yaşayabilmeleri ve aralarındaki entegrasyon düzeyini en ileri seviyeye taşımalarıdır.
Türkiye, dış politikasını bu anlayışla küresel ölçekte uygularken, bunun olumlu sonuçlarını en yakınında, yani komşularıyla ilişkilerinde görmeye özel bir önem vermektedir. “Komşularla Sıfır Sorun” söylemi, bu bakımdan sınırdaş olduğumuz ülkelerle ilişkilerimizde beklentilerimizi özetleyen bir slogandır. Türkiye, komşularıyla ilişkilerini tüm sorunlardan arındırmayı, en azından mümkün olduğu kadar azaltmayı istemektedir.
Türkiye, bu yönde kararlılıkla hareket ederken, elbette gerçekçiliği de hiçbir zaman elden bırakmamakta, “sıfır sorun” yaklaşımının bir hedef ve ideali temsil ettiğini unutmamaktadır. Nitekim köklü bir tarihe sahip bölgemizde tüm sorunların kısa sürede çözülebileceğini düşünmek pek mümkün değildir. Kaldı ki dünyanın hiçbir yerinde uluslararası ilişkilerin doğası gereği sorunsuz bir ilişkiler ağı bulunmamaktadır. Ancak, bazı konularda çözüme bugünden yarına ulaşılamayacak olması, bu sorunların –ki ne kadar girift ve derin olurlarsa olsunlar- çözümü için yapıcı adımlar atılması ve bu yönde aktif çaba sarfedilmesi ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. Bu yönde hareket edildiğinde ise sorunlar hemen çözülmese dahi, nihai çözümleri için elverişli ortamlar eninde sonunda yaratılabilmektedir. İşte Türkiye de bu anlayışla komşularıyla sorunlarını dondurmak ve hatta bunlardan çıkar sağlamak gibi bir anlayışı reddetmekte, aksine sorunların barışçı yollardan kazan-kazan yaklaşımı doğrultusunda çözülmesi için aktif çaba gösterilmesini ilişkilerinin dokusuna enjekte etmektedir.
Türkiye, bugüne kadar bu yönde önemli mesafe de almış olup, komşularıyla ilişkilerine kısaca göz atıldığı takdirde bu durum açıkça görülebilecektir.
Nitekim Türkiye,
Yunanistan’la 1999’da başlatılan diyalog sürecini çok yönlü olarak sürdürmektedir. Bu süreç zarfında başlatılan düzenli siyasi temaslar, Ege sorunlarına ilişkin istikşafi görüşmeler, güven artırıcı önlemler, Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi gibi önemli mekanizmalar ve üst düzey temaslar aracılığıyla bu ülkeyle ilişkilerini geliştirmekte, ikili ilişkilere hâkim bu olumlu havanın ortak sorunların çözümünü ileride daha da kolaylaştıracağına inanmaktadır.
Balkanlardaki diğer iki komşusu, Soğuk Savaş döneminin hasım ülkeleri Bulgaristan ve Romanya’yla ilişkilerini çok ileri bir seviyeye çıkarmış, bu iki ülkeyle tüm temel sorunlarını çözmüş, güçlenen ekonomik ilişkilere bir de NATO müttefikliği boyutunu eklemiştir.
Rusya Federasyonu’yla ilişkilerini ve işbirliğini 1990’lı yılların başından bu yana artan bir ivmeyle geliştirerek “çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık” hedefine ulaştırmıştır. Rusya ile ilişkiler, çok yönlü ve dengeli bir anlayışla, karşılıklı işbirliği ve samimi diyalogun derinleştirilmesini esas alacak şekilde, 2010 yılında kurulan Üst Düzeyli İşbirliği Konseyi çerçevesinde sürdürülmektedir. Bu ülkeyle vizelerin karşılıklı kaldırılmış olması, ilişkilerin daha da gelişmesi için önemli bir fırsat ve potansiyel yaratmaktadır.
Kafkasya ülkelerinin siyasi ve ekonomik istikrarının, ayrıca bu ülkelerin toprak bütünlüklerinin korunmasının son derece önemli olduğunun bilinciyle, bölgedeki sorunların barışçı yollardan çözüme kavuşturulması ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi hedefi doğrultusunda etkin bir dış siyaset izlemektedir. Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu girişimini hayata geçirme ve bölgede diyalog ve güven ortamının tesisi yönünde harcanan çaba bunun bariz göstergelerinden biridir. Bölge ülkelerinden yakın insani, kültürel ve tarihi bağlarla bağlı bulunduğu Azerbaycan’la ilişkilerini daha da kuvvetlendirecek adımları atmaktadır. Diğer yandan Gürcistan’la ilişkilerini istikrarlı biçimde geliştirmeye devam ederken, bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunması ve Abhazya ile Güney Osetya ihtilaflarına Gürcistan’ın uluslararası tanınmış sınırları içerisinde çözüm bulunmasına yönelik politikasını kararlılıkla sürdürmektedir.
Harcadığı önemli çabaya rağmen, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerindeki bu çabalar zincirinde, Ermenistan’la ilişkilerin geliştirilmesi bir nevi zayıf halkayı oluşturmaktadır. Ancak bu konuda da Türkiye “sıfır sorun” yaklaşımına uygun olarak sorunun çözümü ve ilişkilerin gelişmesi için yoğun çaba sarfetmektedir.
Ermenistan konusunda sadece aynı coğrafyayı paylaştığımız bir komşu ülkeyle mevcut sorunlarımızı ortadan kaldırmayı değil, aynı zamanda Güney Kafkasya’da sürdürülebilir bir barış ortamının yaratılmasını kolaylaştırmayı da amaçlayan iki önemli Protokolü, çetin görüşmelerin ardından 2009’da imzalamış bulunmaktayız. Hâlihazırda Protokollerin onay sürecinde bölgedeki durumla bağlantılı nedenlerden dolayı ilerleme sağlanamamış olmakla birlikte, Türkiye iki ülke ilişkilerinin normalleşme sürecinin ileriye taşınması yönündeki siyasi iradesini korumakta, bunun aynı zamanda Güney Kafkasya’da kapsamlı barışa yönelik somut adımlar atılması halinde kalıcı ve sürdürülebilir olacağı yönündeki inancını kaybetmemektedir.
Uzun bir ortak geçmişe sahip olduğu ve iyi komşuluk bağlarının korunmasını hassasiyetle gözettiği İran’la ilişkilerini karşılıklı fayda esasında geliştirmek istemekte, diğer taraftan, İran’ın uluslararası toplumda endişe yaratan nükleer programı konusunu yakından izlemekte ve meselenin diplomatik ve barışçı yollardan halline yönelik çabalarını aralıksız sürdürmektedir.
Irak’ın, siyasi birliğini ve toprak bütünlüğünü kurmuş, uluslararası topluma entegre olmuş, kendi güvenliğini sağlayabilen, ülkemize de tehdit oluşturan terörist unsurlardan temizlenmiş, müreffeh bir ülke haline gelmesi amacıyla gerek ikili gerek uluslararası platformlarda yoğun çaba göstermektedir. Irak’ın toprak bütünlüğünün ve ulusal birliğinin korunmasına en güçlü desteği vermekte, bu ülkeyle kurduğu Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ile güvenlikten enerjiye, eğitimden ulaştırmaya ve bayındırlığa kadar çok sayıda alanda işbirliğini derinleştirmektedir.
Keza, köklü toplumsal, tarihi ve kültürel bağlara sahip olduğumuz bir diğer komşumuz Suriye’yle ilişkilerini, özellikle son on yılda her bakımdan geliştirmeye büyük önem atfetmiştir. Bölgenin barış, güvenlik ve istikrarı ile sürdürülebilir ekonomik kalkınma sürecine katkıda bulunmak amacıyla kurulan Türkiye-Suriye Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ve vizelerin karşılıklı olarak kaldırılması, bu yönde atılmış somut adımlardır. Bunlar yapılırken temel hedef iki ülke halkları arasında karşılıklı güven ve işbirliği tesisidir. Nitekim Türkiye, Suriye halkının son dönemde açıklıkla dile getirdiği meşru reform taleplerini de desteklemektedir. Sözkonusu reformların yapılması ve Suriye’de demokrasi yönünde mesafe kaydedilmesi, “sıfır sorun” hedefimizi daha da kolay erişilebilir kılacaktır.
Diğer taraftan, Türkiye, milli bir dava olarak addettiği Kıbrıs konusunda sorunun çözümü yönünde yapıcı bir tutum benimsemiştir. Uluslararası toplum, Kıbrıs sorunun çözümü yönünde 2004 yılında önemli bir fırsatı kaçırmış; Kıbrıs Türk tarafının, içerdiği çeşitli olumsuzluklara rağmen kabul ettiği Birleşmiş Milletler çözüm önerisi, Rum tarafının kabul etmemesi nedeniyle hayata geçirilememiştir. Bu durum çözüm yolunda zorluk çıkaran tarafın Türk değil Rum tarafı olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Türkiye, bugün de Kıbrıs sorununun, yerleşmiş BM parametrelerine dayanan, adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüme kavuşturulması yönündeki tüm çabaları ve bu çerçevede BM Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu çerçevesinde devam eden görüşme sürecini desteklemekte ve bu çabaların bir an evvel sonuç vermesi için yoğun gayret göstermektedir.
Komşularıyla ilişkilerindeki gelişmeleri ve benimsediği “sıfır sorun” politikasını özetleyen bu hususlar, Türkiye’nin barış ve istikrar yolunda ne kadar içten ve kararlı olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak bu hedef, münferit olarak her komşumuzla ilişkilerimizdeki sorunları aşmanın ötesine geçen, bizce çok önemli bir anlam daha taşımaktadır. O da ciddi sorunların yaşandığı ve istikrarsızlık unsurlarının barındığı yakın bölgemizi tüm insanlığın çıkarlarına hizmet edecek bir dostluk ve işbirliği havzasına çevirmektir.
Bu itibarla, komşularla sıfır sorun politikamızın tarihi bir dönüşümün eşiğinde olan Orta Doğu bölgesi için özellikle anlamlı ve önemli olduğunu düşünüyoruz. Temennimiz mevcut reform dinamiğinin halkların beklentilerini karşılayacak, aynı zamanda bölgenin istikrar ve güvenliğine katkıda bulunacak şekilde ilerletilmesidir. Bu mümkün olabildiği takdirde sıfır sorun politikamız çerçevesinde geliştirmeye çalıştığımız işbirliği ruhunun bölgede daha da kuvvetleneceğine inanıyoruz. Türkiye olarak sürecin bu yönde gelişmesi için de elimizden gelen her türlü çabayı sarfediyoruz ve etmeyi sürdüreceğiz.
Ülkemiz, “komşularla sıfır sorun” yaklaşımının şimdiden görmeye başladığımız olumlu sonuçlarının, adeta durgun suya atılan bir taşın yarattığı ve giderek genişleyen halkalar gibi, önce bölgemizde ve nihayet küresel ölçekte daha da fazla görüleceğine inanmaktadır.