#

İklim Değişikliği Müzakerelerinde İdealist Bir Yaklaşım mı Sergilenmektedir?

 

Cevat Tansuğ OK (*)

“Müzakere etmekten hiçbir zaman korkmayalım. Ama hiçbir zaman korkuyla müzakere etmeyelim.” John F. Kennedy

Rio de Janeiro’da 1992 yılında gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nın en önemli sonuçlarından birisini, yeni bir küresel düzenleme olan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) kabul edilmesi oluşturmuştur. Bilimsel araştırmaların, insan kaynaklı etkilerin iklim değişikliğinin önde gelen nedenlerinden olduğu tezini doğrulaması sonucunda, BM’nin öncülüğünde küresel bir yaklaşımla soruna çözüm bulma çalışmaları ilk defa somut olarak Rio zirvesinde hayata geçirilmiştir. Bundan sonra günümüze kadar geçen sürede taraf devletler her yıl bir araya gelerek iklim değişikliği alanındaki gelişmeleri gözden geçirmiş ve alınacak tedbirleri görüşmüştür. Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1994 yılından bu yana iklim değişikliği konularında ayrıntılı değerlendirme raporları hazırlamak amacıyla Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) ve BM Çevre Programı (UNEP) bünyesinde oluşturulan Hükümetlerararası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), önemli veri ve bulgular içeren raporlar yayımlamaktadır. Bu raporlar Sözleşme taraflarının her yıl düzenlenen gözden geçirme konferanslarında aldıkları kararların oluşmasında önemli rol oynamaktadır.

6-17 Kasım 2006’da Nairobi’de gerçekleştirilen BMİDÇS 12. Taraflar Konferansı (COP12), dünya gündemine yoğun bir şekilde yansımış ve konuya, özellikle basın tarafından ‘bir an önce harekete geçilmezse sonuç yerküre için bir facia olacak’ şeklinde başlıklarla yer verilmiştir. Konferans öncesinde oluşan beklenti, dünya ikliminde meydana gelen bir dizi olumsuzluğun ve doğal afetlerin sonucunda ülkelerin işbirliği içinde, karşılıklı ödünler vermeye razı olarak, iklim değişikliğine hızla çare bulmaya çalışacakları yönündeydi. Ancak bu beklenti gerçekleşmemiştir. Bu da küresel ısınmanın dünya üzerinde geri dönülemez kayıplara yol açacağına ilişkin bilimsel verilerin beklenmeyen iklim olaylarıyla doğrulandığı bir dönemde dahi, ülkelerin iklim değişikliği konusundaki kararlarında ekonomik faktörlerin ve ulusal çıkarların ağır bastığını ortaya koymuştur.

Müzakere yöntemleri

İklim değişikliği müzakerelerinde ülkeler, geleneksel olarak enerji, uyuşturucuyla mücadele, silahsızlanma, ticaret ve diğer alanlarda olduğu gibi 1992’de oluşan idealist vizyonu bir kenara bırakarak kendilerini en karlı konuma getirebilmek için, uluslararası düzenlemelerde yaratıcı yöntemler kullanma uğraşısı içindedirler. BMİDÇS’nin en önemli uygulama aracı olan Kyoto Protokolü (KP)’ne göre, gelişmiş ve geçiş sürecinde olan 40’a yakın ülke, sera gazları salımlarını 2008-2012 arasında kalan beş yılın ortalaması itibariyle, 1990 verilerine göre kısıtlama veya azaltma yükümlülüğüne girmişlerdir. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avustralya’nın Protokolü 1997’de imzalamalarına rağmen daha sonra süreci tümüyle reddederek onaylamaktan vazgeçmelerinin de etkisiyle küresel salımların azınlığını üreten KP’ne taraf ülkeler, kabul ettikleri düzenlemelerde dahi, daha avantajlı konuma gelmek için Taraflar Konferanslarında girişimlerde bulunmaktadırlar. Örneğin Rusya Federasyonu ve Japonya gibi ülkeler, 2012 sonrası dönem için zorunlu salım azaltımları gerektiren düzenlemeler yerine esneklik ve gönüllülük esasına dayalı yöntemler önermektedirler.

KP’ne henüz taraf olmayan veya yükümlülük alma zorunluluğu bulunmayan ülkeler de katılım aşamasında zorlu müzakereler sürdürmektedirler. Örneğin Kazakistan, Sovyetler Birliği’nin parçası olduğu 1990 yılı yerine bağımsızlığını kazandıktan sonraki 1992 verilerini başlangıç yılı olarak kullanarak daha yüksek bir baz rakamı tayin etmeye çalışmakta, bunu yaparken Türkmenistan gibi benzer durumdaki ülkeler de bunun kendilerine yararlı bir emsal teşkil etmesi olasılığından dolayı bu gelişmeleri yakından takip etmektedirler. Aynı şekilde Hırvatistan, 1990 yılında Yugoslavya’nın bir parçası olduğu sırada kendine düşen salım payı çok düşük olduğundan, bunun özel bir konum teşkil ettiğini ve başlangıç salım oranlarının yükseltilmesi gerektiğini ileri sürmüş ve tezini kabul ettirmiştir. Beyaz Rusya ise, 1990 yılındaki Komünist döneme ait kirli sanayinin sebep olduğu yüksek salımları, bu tesislerin kapanmasıyla büyük oranda azaltınca, işin ticari boyutunu da gözönüne alarak az miktarda yükümlülük kabul ederek zaten 1990 seviyesinin çok altına inmiş salım oranlarıyla bu yükümlülüğün arasındaki farkı KP kapsamında kurulan karbon pazarlarında satmak ve gelir elde etmek amacındadır.

Müzakerelerde bir başka yöntem ise bilimsel raporlar vasıtasıyla belli amaçlara ulaşmaktır. Örneğin, İngiltere Hükümeti’nin, ünlü ekonomist Nicholas Stern’ü iklim değişikliğine iktisadi açıdan yaklaşan bir rapor hazırlamakla görevlendirmesinin ve bunda belki de şimdiye kadar yayımlanmış olan raporlar arasında en ağır sonuçlardan bahsedilmesinin amacının (önlem alınmazsa küresel ekonominin %20’ye kadarının tehlike altında olması), ABD’nde kamuoyunu etkileyerek bu ülkeyi yeniden KP sürecine katmak ve bir ölçüde de Avrupa’nın yükünü hafifletmek olduğu yönünde yorumlar yapılmıştır. Buna ek olarak İngiltere’nin bu şekilde iktisadi devrimlerdeki (buhar makinası, I. Dünya Savaşı arifesinde Kraliyet donanmasının kömürden petrole geçmesi) tecrübesine dayanarak son süreçte de öncü rolünü güçlendirmek ve yenilenebilir enerji, iklim değişikliğine uyum gibi alanlarda faaliyet gösteren şirketlerine yeni pazarlar açmak istediği de düşünülebilir.

Öte yandan, günümüzde mevcut iklim değişikliğinin insan kaynaklı olmadığını, BM’nin kendi istihdamını sağlamak için istatistikleri çarpıtarak konuyu abarttığını ve aslında son yıllardaki küresel ısınmanın dönemsel olduğunu savunan raporlar da yayımlanmaktadır.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadele için salım azaltımı yükümlülüklerini mümkün olduğu kadar sınırlandırmak veya başka açılardan avantajlı konum sağlamak için değişik yöntemlerle müzakere etmektedirler.

Müzakerelerde gruplaşmalar

Avrupa Birliği (AB) müzakerelerde tek vücut olarak hareket etmek ve kendi içinde esneklik mekanizmaları oluşturarak dayanışma içinde yüksek oranda salım azaltımına gidebilecek üyeleriyle diğerleri arasında bir denge sağlama uğraşısındadır. Bu mekanizma, örneğin AB olarak salım azaltımı hedefi eksi %8 iken, Almanya, İngiltere gibi ülkelerin bunun önemli kısmını üstlenmesiyle Yunanistan, İspanya gibi ülkelerin salımlarını artırmaya devam etmelerine olanak vermektedir. AB bir yandan da toplamdaki azaltım hedeflerini küresel ısınmayı 2 derecelik artışla sınırlandırmayı sağlayacak şekilde tespit etmektedir. Bu şekilde iklimsel değişikliklerin sadece kendi kıtası üzerindeki etkilerini öne çıkaran bir politika izlemektedir. AB’nin bu konudaki tavrına en büyük muhalefet, 2 derecelik artışla yok olma tehlikesi altında olan ve büyük kısmı Büyük Okyanus’ta bulunan Küçük Ada Devletleri grubudur. Bu devletlerin insan kaynakları ve imkanları zaten çok kısıtlı olduğundan uluslararası konferanslarda kendi vatandaşlarından ziyade başka ülkelerden iyi isme sahip hukukçular ve müzakerecileri kullanmaktadırlar.

Gelişmekte olan ülkelerin oluşturduğu G77/Çin Grubu, halihazırda KP’nün sağladığı gelişmiş ülkelerden gelen kapasite artırıcı projelerden yararlanmaktadır. Ancak, bu imkanlar grubun coğrafyasında eşit şekilde kullanılamamaktadır. Örneğin Afrika kıtasında gelişmiş ülke finansmanıyla gerçekleştirilen temiz enerji projeleri az sayıdadır. Grup, mümkün olduğu kadar etik bakış açısını ve tarihi sorumluluk argümanını kullanarak gelişmiş ülkelere daha büyük salım azaltımına gitme konusunda baskı yapmaktadır. Bu taktikle uzun vadede kaçınılmaz olan kendi yükümlülük alma sürecini mümkün mertebe geciktirmeye çalışmaktadır (sadece Çin, 2004’teki küresel karbondioksit salımlarının %17.9’undan sorumludur).

Eski komünist ülkeler, KP mekanizmaları açısından ortak bir şekilde yola koyulmuş olmalarına rağmen daha sonra bunların bir kısmı AB üyesi olunca konumları değişmiştir. Sözkonusu ülkeler AB çatısı altında yükümlülükler ve standartlar benimsemeye başlarken AB’ye üye olmayan geçiş sürecindeki ekonomiler ve özellikle Rusya, KP’nün yürürlüğe girmesindeki kilit rolünün bilincinde olarak konumlarını bir dış politika aracı olarak kullanmaktadır. Buna ilaveten küresel ısınma sonucunda Rusya’nın Sibirya Bölgesinin daha yaşanabilir hale geleceği ve hatta tarıma açılacağı, ayrıca Kutup Denizi’nin erimesiyle altındaki petrol ve doğalgaz kaynaklarının ulaşılır hale gelmesi öngörüleri de bu ülkeyi iklim değişikliğini önleme çabalarında aceleci davranmaktan caydıran bir etken olabilir.

Yukarıdakilerin dışındaki belli başlı gruplar, ekonomileri petrole dayalı olduğu için KP sürecinde temiz enerjiye geçişi yavaşlatmaya çalışan OPEC ülkeleri, her forumda yardım ve finansman kaynaklarını çoğaltmayı amaçlayan en az gelişmiş ülkeler ve yüzölçümlerinde büyük yüzdeye sahip olan ormanlardan dolayı orman ve arazi kullanımının salım azaltımında değerlendirilmesi inisiyatiflerinde öncü konumdaki Latin Amerika ülkeleridir. Ayrıca coğrafi veya siyasi bir grup olmaktansa İsviçre’nin öncülüğünde Güney Kore, Meksika, Liechtenstein ve Monako’nun katılımıyla iklim değişikliği konusunda müzakerelere bir bütün olarak katılan, bir nevi ‘gruplaşma dışında kalanların grubu’ olan “Çevresel Bütünleşme Grubu” vardır.

Clinton’un Başkanlığı döneminde iklim değişikliği müzakerelerinde liderlik rolünü oynayarak KP’nün hazırlanmasına büyük katkıda bulunan ABD, daha sonra siyasi ibrenin dönmesi ve Bush iktidarının petrol lobisinin çıkarlarını korumak için yükümlülük almak istememesi sebebiyle Protokol’den desteğini çekmiştir. Ancak son zamanlarda özellikle yerel düzeyde, örneğin Kaliforniya Eyaletinde ciddi şekilde salım azaltımı hedefleri konmaktadır ve bu da federal hükümetin konumunu zayıflatmaya başlamıştır. ABD’de önümüzdeki dönemde Senato ve Temsilciler Meclisi’nin Demokratların eline geçmesiyle, özellikle Pasifik coğrafyasındaki ülkelerle işbirliği halinde bu alanda yeni girişimler beklenebilir.

Gruplaşmaların dışında kalan ülkelerin durumu genelde uluslararası platformdaki özel konumlarının bir yansımasıdır. Buna en iyi örnek belki de Türkiye’dir. BMİDÇS imzalandığı dönemde Türkiye, o sırada Sözleşme kapsamındaki sorumluluklar OECD üyeliğine dayanarak belirlendiği için Sözleşme’de gelişmiş ülkelerle beraber listelenmiştir. Bunun sonucunda Türkiye, hem iklim değişikliğine karşı önlem almayı (Ek-I ülkesi), hem gelişmekte olan ülkelere yardım sağlamayı gerektiren (Ek-II ülkesi) bir konumda değerlendirilmiştir. Oysa Meksika ve Güney Kore sonradan OECD üyesi olmalarına rağmen Ek-I ülkesi statüsü bile almamışlardır. İlerleyen müzakerelerde her iki Ek’ten çıkmayı talep eden Türkiye, 2001 yılında Fas’ın Marakeş şehrinde yapılan 7. Taraflar Toplantısında kabul edilen bir kararla Ek-II’den çıkmış ve kendisini Ek-I’deki öteki ülkelerden farklı yapan özel koşullarının tanındığı bir konum alabilmiştir.

Türkiye, 1997 yılında KP kapsamında kabul edilen salım azaltımı yükümlülüğü alacak ülkeler listesi belirlenirken henüz BMİDÇS’ne taraf olmadığı için listede yer almamıştır. Gelecekteki süreçte bu konumunun da dikkate alınması suretiyle Türkiye, Ek-I’deki özel koşullarını belirleyerek KP 2012 sonrası düzenlemelerinde, gelir düzeyi ve düşük seviyedeki kişi başına salımları dikkate alınarak adil bir şekilde sürece katılmayı hedefleyebilir. İlginç olan şudur ki; gelir seviyesi Türkiye’den daha yüksek olan İsrail, Güney Kore gibi ülkeler, Sözleşme’de gelişmekte olan ülke statüsüne sahip olarak Türkiye’nin yararlanamadığı, gelişmiş ülkelerin yardımıyla ortak salım azaltımı projesi yapma mekanizmasını kullanabilmektedirler.

Müzakerelerde ‘etik’ kavramı

İklim değişikliği alanında etik kavramı, tarihi salımlardan doğan sorumluluk, küresel ısınmanın sebep olduğu zararların karşılanmasında sorumluluk, gelecekteki enerji yatırımlarının niteliği gibi konuları içeren ve gittikçe kızışan tartışmaların odak noktasını teşkil etmektedir. İngiltere 19. yüzyılda kömür kullanarak kalkındıysa Çin’in 21. yüzyılda kömür kullanmasında bir mahsur var mıdır? Çin, her sene İngiltere’nin toplam elektrik üretimi kadar yeni üretim kapasitesi inşa etmekte ve bu üretimin beşte dördü kömür kaynaklı olduğundan bu ülkenin 10 yıl içerisinde sera gazı salımlarının dünyada birinci sıraya yükselmesi beklenmektedir. Öte yandan dünyada önümüzdeki 10 yılda yapılacak enerji yatırımları, ondan sonraki 60 sene boyunca salımların artış miktarında belirleyici olacaktır (bir kere inşa edilmiş olan termik santralin ömrü tamamlanana kadar çalışacağı düşünülürse). Bu dönemde Çin, Hindistan gibi dev ekonomilere sahip gelişmekte olan ülkelerin, kömüre dayalı teknolojiler yerine daha temiz enerji kaynaklarına yönelmek için gelişmiş ülkelerin desteğine ihtiyaçları olacaktır.

Brezilya’nın önderliğinde G77/Çin devletleri, gelişmiş ülkelerin tarihsel salımlardan (endüstriyel devrimin başlangıcından itibaren hesaplanan toplam miktar) ve sonucu olan küresel ısınmadan sorumlu olduklarını vurgulamaktadırlar. Bu yüzden kendileri 21. yüzyılda salımlarda önemli bir oran oluşturmaya başlamış olsalar dahi, yükümlülük altına girmelerinin kabullenemez olduğunu ileri sürmektedirler. Buna ilaveten, bu ülkelerin iklim değişikliği kaynaklı zararların sorumluluğunun da tarihi salımlardan dolayı ‘kirleten öder’ prensibine dayanarak gelişmiş ülkelere ait olduğunu savunarak tazminat ve uyum projelerinde daha çok yardım taleplerinde bulunmaları da olasıdır.

Bir başka tartışmalı ve siyasi yanı ağır basan etik konusu, insanların çevreyi koruma amacıyla bazı alışkanlıklarından ne kadar vazgeçeceğidir. Bu konuda ABD, toplam salımları en yüksek ülke olarak en çok tartışılan konumdadır. ABD enerji tasarrufu veya salım sınırlamaları gibi alanlarda harekete geçmediği sürece Çin ve Hindistan gibi ülkeler müzakerelerde bunu kendi konumlarını değiştirmeme gerekçesi olarak göstermeye devam edeceklerdir.

Son olarak etik tartışmalarında hangi ülkeye ne kadar maliyet yüklenmesi gerektiği konusu da yer almaktadır. İklim değişikliğini önleme veya buna uyum sağlama, farklı ülke ekonomilerine farklı oranda maliyet getireceğinden, maliyet ‘ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluk’ ilkesine dayalı olarak belirlenmelidir. Maldiv adalarının uyum için denize duvar örmesi ekonomiyi kaydadeğer oranda etkileyecek masraf gerektirecekken ABD’nin bir şehrinde tayfunlara karşı koruma önlemleri bu ülkenin bütçesinde çok daha az pay alacaktır. Bu koşullar altında, iyi işleyen uluslararası fonlarla maliyetin göreceli olarak daha eşit paylaşımı için şimdiden başlatılmış olan ve gelişmekte olan ülkelere kaynak sağlayacak ‘Uyum Fonu’ gibi girişimlerin önemi ortadadır. İklim değişikliğinin etkilerinden en çok zarar görecek olan ülkelerin uyum için yapacakları harcamaların aslında kalkınmaları için harcanması gerektiğini savundukları gözönüne alınırsa neden etik konusunu ön plana çıkardıkları kolayca izah edilebilir.

Müzakerelerin geleceği

Gelişmekte olan ekonomilerin sebep olduğu sera gazı salımlarının küresel salımlardaki payı arttıkça KP kapsamında salım azaltımı gerçekleştiren, AB üyelerinin başını çektiği ülkelerin çabaları yetersiz kalmaya mahkumdur. Nairobi’deki konferansta 2012 sonrasında ülkelerin salım azaltımı kapasitelerinin araştırılması ve yeni yükümlülüklerin müzakeresi sürecinin buna dayanması kararı alınmıştı. Önümüzdeki BMİDÇS konferanslarında KP zorunlu yükümlülüklerinin yanında, özellikle gelişmekte olan ülkeler için teşviklerin de sağlandığı gönüllülük esasına dayalı salım azaltımı programlarının gündeme gelmesi muhtemeldir. Türkiye gibi, daha uzun yıllar yüksek hızda ekonomik büyüme planlayan ülkelerin şu anki durumları itibariyle salım azaltımı gerçekleştirmeleri, yenilenebilir enerji ve enerji tasarrufunu başarıyla uygulasalar dahi uzak bir olasılıktır.

Gelecekteki müzakerelerde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler, soruna kollektif bir açıdan bakmalıdırlar. Ortak girişimler sonucunda enerji üretiminde temiz kaynakların teşviki, ormanların korunması yoluyla salım azaltımı, ekonomilerin enerji ve/veya karbon yoğunluğunun (GSMH’de 1 ünite üretmek için kullanılan enerji ya da ortaya çıkan sera gazı salımı) azaltılması, halkın iklim değişikliği alanında bilinçlendirilmesi, temiz ulaşım sistemlerinin teşviki, enerji tasarrufunun teşviki gibi yöntemlerin tüm ülkelerde uygulanmasıyla iklim değişikliğinin etkileri çok geç olmadan kısıtlanabilecektir. Bu kadar geniş kapsamlı bir girişimin başarıya ulaşabilmesi için Hükümetlerin iklim değişikliği programlarını özel sektör, sivil toplum örgütleri, sanayi odaları dahil toplumun tüm kesimlerine yayması şarttır. Önümüzdeki dönemde gelişmekte olan ülkelerin, iklim değişikliğini önleme ve buna uyum sağlama çalışmalarını zoraki bir yük yerine yeni bir ekonomiye geçişin parçası olarak görebilmeleri için, İngiltere gibi alanda öncü ülkelerin desteğine ihtiyaçları olacaktır.

Sonuç

Uluslararası ilişkilerde, ülkelerin çıkarlarını yerkürenin yok olması gibi küresel bir tehlike karşısında bile sonuna kadar çetin müzakereler yaparak koruyacakları gerçeği, iklim değişikliği diplomasisi yoluyla en iyi şekilde teyit edilmiştir. Bu durum, sorunu çözmek için harekete geçme ve sonuç elde etmenin yavaşlamasına neden olmaktadır. Son BMİDÇS taraflar konferansında bir sivil toplum örgütü mensubunun yaptığı konuşma sırasında katılımcıları ‘iklim turistleri’ olarak nitelendirmesi ve Nairobi’de sonuca odaklanmış şekilde müzakere etmektense geleneksel çıkar amaçlı bir tarz sergilenmesi de, bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu çerçevede iyimser bir yaklaşım, gelecekte ülkeleri sera gazı salım azaltımına gitmeleri için teşvik edecek yöntemlerin çoğalması ve bu vesileyle uluslararası konferanslarda bir satırda günlerce kilitlenen ve fazla sonuç doğurmayan müzakerelerin yerine pratik ve yapıcı çözümlerin oluşmasıdır.

Öte yandan, iklim değişikliğine uyum ve karşı koymada son yıllarda teknolojik açıdan büyük ilerlemeler sağlanmıştır. Günün birinde atmosferde bulunan sera gazlarının yakalanarak yeryüzünde saklanması gibi sistemlerin geliştirilmesi yoluyla soruna daha köklü çözüm bulunması da olasıdır. Ancak konuya etik açısından bakılırsa uluslararası camianın küresel düzeydeki iklim değişikliği sorununa geleneksel çıkar politikaları yoluyla değil, elindeki veriler ve olanaklar çerçevesinde çözüm bulması, gelecekte ortaya çıkabilecek teknolojileri beklemeden günün şartlarının gerektirdiği önlemleri alması ve bunu Çin, Hindistan ve Brezilya gibi gelecekte küresel salımlardaki payları çok artacak olan ülkeleri de teşvik edecek yöntemler kullanarak gerçekleştirmesi gerekmektedir.

İklim değişikliği müzakereleri, ne ‘realpolitik’ düzenine dayalı, ne de ulusal çıkarların tamamen bir kenara itildiği bir idealizmle yürütülmeli, 21. yüzyılda sayısı gittikçe artan küresel tehditlerle savaşımın gerektirdiği pragmatik ve tüm ülkelerin katkıda bulunmasını kolaylaştırıcı süreçlerin geliştirilmesiyle, problem çözücü bir bakış açısıyla sürdürülmelidir.

(*) Aday Meslek Memuru, Enerji, Su ve Çevre İşleri Genel Müdür Yardımcılığı, Dışişleri Bakanlığı

Kaynaklar:

• BMİDÇS ve KP metinleri
• Bölgesel Çevre Merkezi Türkiye Ofisi (REC Türkiye) . “İklim Değişikliği Görüşmelerinde Müzakerecinin El Kitabı”. 2006.
• Bölgesel Çevre Merkezi Türkiye. “İklim Değişikliği Görüşmelerinde Sivil Toplum Kuruluşları”. 2006.
• International Energy Agency. “World Energy Outlook 2006”.
• International Energy Agency. “Key World Energy Statistics 2006”.
• Pew Center on Global Climate Change. “Adaptation to Climate Change-International Policy options”. 2006.
• “Stern Review on the Economics of Climate Change”. Londra, 2006.
• The Economist. “Survey on Climate Change”. Londra, 2006.
• Türkiye İklim Değişikliği I. Ulusal Bildirimi • Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı. “İklim Değişikliği ve Teknoloji Uygulamaları”.
• “White Paper on the Ethical Dimensions of Climate Change”. Rock Ethics Institute, Penn State University