#

Dünya Ekonomisine Sayısal Bir Bakış: 2003-2004 Yılı Tahminleri

Dünya Ekonomisine Sayısal Bir Bakış: 2003-2004 Yılı Tahminleri

H.Alper BOSUTER (*)


2001 yılı sonlarından itibaren Dünya  ticaretinde ve sanayi üretiminde  yaşanan  artışlarla desteklenen dünyadaki üretim miktarı, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) üretim düzeyinin  önderliğinde iyileşme  yoluna girmiştir.  Bu iyileşme 2002 yılındaki beklentileri de  olumlu yönde  etkileyerek,  gayrisafi dünya hasılasının büyümesi  yönünde olumlu  katkıda bulunmuştur.  Ancak 2002 yılının  üçüncü  çeyreğinden itibaren  ortaya çıkan  uluslararası  belirsizlikler ve ABD-Irak arasındaki  savaş,  beklentileri  olumsuza  çevirmiş ve özellikle sanayileşmiş ülkelerin  ekonomilerindeki  iyileşmeleri yavaşlatmıştır.  ABD-Irak Savaşı’nın  beklenenden  daha kısa sürede  bitmesi  tekrar  dünya ekonomisindeki  belirsizlikleri azaltarak, beklentilerin  olumluya dönmesine neden olmuştur.

ABD ekonomisindeki  iç tüketim harcamalarının artmasının, genişlemeyi özendiren mali politikalarla birlikte, ABD’nin bütçe açığında  genişletici  bir etki yaptığı gözlenmektedir.  Diğer taraftan,  kırılgan ekonomilerine rağmen  ihracata yönelik  üretim politikaları  uygulayan Asya-Pasifik  ülkelerinin, bu dönemde dünyanın  en hızlı büyüyen  ülkeleri olduğu  kabul edilmektedir.  Afrika ülkelerinin  ise genel olarak  ekonomik büyüme  eğiliminde olmalarına rağmen Bin Yıl Kalkınma  Hedefleri  göz önüne alındığında, büyüme oranlarının sözkonusu hedeflere ulaşılması  açısından çok yetersiz olduğu tesbit edilmiştir.  Avrupa bölgesinde ise, özellikle Euro’nun değer kazanmasının,  Avrupa ekonomisine  olumsuz etkide bulunduğu ve dolayısıyla ihracata yönelik büyüme beklentilerini olumsuz etkilediği kaydedilmektedir.

2004 yılında dünya ekonomisinin yıllık gelirinin piyasa fiyatlarıyla 37,2 trilyon Dolar olması öngörülmektedir. Bu gelirin, 20,7  trilyon Dolar’ını 29 gelişmiş ülkenin, 14,2 trilyon Dolar’ını ise gelişmekte olan 125 ülkenin üreteceği tahmin edilmektedir. Geriye kalan 2,3 trilyon Dolar’ın ise Bağımsızlığını Yeni Kazanmış ülkeler grubu tarafından gerçekleştirileceği hesaplanmaktadır.

IMF’nin tahminlerine göre, 2003 yılını genelinde gayri safi dünya hasılasının  3,2%, 2004 yılında ise %4,1 oranında artması beklenmektedir. Bu meyanda, 2003 yılında gelişmiş ülkelerin %1,8, gelişmekte olan ülkelerin %5, 2004 yılında ise gelişmiş ülkelerin %2,9, gelişmekte olan ülkelerin %5,6 oranında büyüyeceği tahmin edilmektedir. Başka bir deyişle, ortalama olarak 2003 ve 2004 yıllarında, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülkelerden daha hızlı büyüyeceği hesaplanmaktadır. Dünya hasılasındaki sözkonusu büyümenin dünya ticaretini de etkileyeceği ve dünya ticaretinin artış oranının 2003 yılında 2,9%, 2004 yılında ise %5,5 seviyesine çıkacağı tahmin edilmektedir.

Yukarıdaki genel yaklaşımın ardından dünya ekonomisinin gelişimini daha iyi görebilmemiz için, önemli ülkelerle birlikte belli başlı bölgelerin daha yakından incelenmesi gerekmektedir.

ABD 2000’li yıllara durgunlukla giren ABD, 2001 yılında gerçekleştirdiği %0,3’lük büyüme oranın ardından 2002 yılında gerçekleştirdiği %2,4’lük büyüme oranı ile sözkonusu durgunluktan kurtulmuştur. Fakat 2002 yılında artan uluslararası belirsizlikler ve Irak Savaşı hazırlıkları, büyüme oranının düştüğü, ancak Irak Savaşı’nın sona ermesiyle büyümenin tekrar ivme kazandığı gözlenmektedir.
1995'ten beri dünya üretimindeki toplam büyümenin %60'ı ABD'deki büyümeden kaynaklanmaktadır. Dünya büyümesinin ABD’nin talebine bu kadar bağımlı oluşu önemli riskleri de beraberinde getirmektedir. Başka bir deyişle, 1980'lerde dünyanın en büyük borç veren ülkesi olan ABD, artık dünyanın en büyük borçlu ülkesi haline gelmiştir.  ABD'nin 2003 yılında 374,2 milyar Doları bulan bütçe açığının, 2004 yılında da sürmesi beklenmektedir. 2003 yılında cari işlemler açığının GSMH'ya oranının %5,1'i bulması beklenmektedir. Süregiden bütçe açıkları vergi indirimlerinden elde edilebilecek uzun vadeli faydaları azaltabilecek ve cari işlemler açığının ciddi sorunlara yol açmadan düzeltilmesi güçleşebilecektir. Cari işlemler açığının azaltılması süreci, GSYİH'da ve iç talepte daha düşük büyüme oranlarına yol açabilecektir.

ABD Doları’nın diğer para birimleri karşısındaki gücü ise, ABD’nin içinde bulunduğu  ekonomik durumu güçleştirmektedir. Dolar, 2002'nin başlarında ulaştığı zirveden sonra, Euro karşısında %20 oranında düşerken, diğer para birimleri karşısında genel olarak %8 oranında  değer kaybetmiş durumdadır. Ancak, değer kaybının etkileri yeni yeni  ortaya çıkmaktadır.

ABD ekonomisinin en güçlü yönünü ise verimlilik artışı oluşturmaktadır. 1990'ların sonundaki kadar olmasa da, ABD ekonomisindeki verimliliğin giderek artması  beklenmektedir. Bu artış büyük ölçüde bilgi teknolojilerindeki gelişmelerden ve bu gelişmelerin diğer sektörlere etkilerinden kaynaklanacaktır.
ABD'nin tek başına büyümenin motoru olduğu bir dünya ekonomisi büyük tehdit altında olacaktır. Nitekim, Uluslararası Para Fonu (IMF) İcra Direktörü Horst Köhler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ticaret, dış borçlar ve yatırımlar konulu toplantısında yaptığı konuşmada, global ekonominin iyileşmekte olduğunu, fakat ABD’ye aşırı bağımlılığın azaltılmasının, dünya ekonomik reformunda birincil öncelik verilmesi gerektiğinin altını çizmiştir.

ASYA-PASİFİK

2003 yılının başında bölgenin büyüme hızı, savaşa bağlı belirsizlikler, artan petrol fiyatları ve SARS'a bağlı olarak önemli ölçüde düşen iç talep sebebiyle yavaşlamıştır. Ancak, Asya-Pasifik bu yıl yine dünyanın en hızlı büyüyen bölgesi olmuştur ve büyümenin 2004 yılında da artarak sürmesi beklenmektedir. Büyümenin en önemli faktörlerinden birini net ihracat oluşturmuştur. Bir çok ülkede, ABD Doları’na doğrudan veya dolaylı olarak bağlanan kur rejimi bunu etkilemektedir.

Özellikle Çin, Endonezya, Filipinler ve Tayland'da geri ödenmeyen krediler sorunu,  Hindistan, G. Kore, Filipinler ve Tayland'da kredi sisteminin başarısı için iflas kanunlarının güçlendirilmesi ve firmaların yeniden yapılandırılması gereği, G. Kore'de firma yönetişiminde daha fazla reformların yapılmasına duyulan ihtiyaç, muhasebe ve denetim sistemlerinin güçlendirilmesi, Endonezya ve G. Kore'de piyasaya dayalı bir aracılık sisteminin yerleşmesi için bankaların özel mülkiyete geçmesinin sağlanması, genel makroekonomik politikaların ötesinde,  çözümlenmesi gereken sorunlar olarak sıralanabilmektedir.

2003'te, 2002 yılına göre  Avustralya ve Yeni Zelanda'da büyüme oranlarının daha düşük olacağı tahmin edilmektedir. Avustralya'da 2002 yılında 3,6% olan GSYİH büyümesinin 2003 yılında %3, Yeni Zelanda'da 2002 yılında %4,4 olan GSYİH büyümesinin 2003 yılında %2,6 olması beklenmektedir. Bu düşüşün, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın para birimlerinin son 2 yılda önemli oranda değer kazanmasının yanı sıra, hammadde fiyatlarındaki düşüşün ve süre gelen kuraklığın etkisiyle meydana gelmesi beklenmektedir.

JAPONYA

2003 yılında da Japonya, son on yıldır içinde bulunduğu durgunluktan çıkamamış, ancak, ihracatta gözlenen artış ve deflasyonun hızının kesilmesi, yavaş da olsa büyümenin canlanması umutlarını arttırmış olsa da 2004 yılında Japonya’nın 2003 yılına kıyasla daha az büyüyeceği tahmin edilmektedir.
Japonya'da büyümenin 2003 ve 2004 yıllarında artmasının karşısındaki riskler  deflasyonun sürüyor olması, firmaların, finans sektörünün ve kamu sektörünün bilançolarındaki zayıflıklar, ekonominin iç ve dış şoklara açıklığı olarak görülmektedir.

IMF'ye göre, ekonomideki bu risklerin azaltılabilmesi için bankaların sermaye yapılarının iyileştirilmesi, şüpheli alacakların tasfiyesi ve firmaların yeniden yapılandırılması önem kazanmaktadır.
Yine IMF'ye göre, Merkez Bankası deflasyonu sona erdirmek için zaman tayini yaparak bunu kamu oyuna duyurmalı, orta vadeli enflasyon hedefi koymalı ve önemli miktarda finansal varlık almalıdır.

ÇİN HALK CUMHURİYETİ

1,4 trilyon Dolar yıllık hasılası ile Asya ülkeleri içinde hem 2003 ve hem de 2004'te en hızlı büyümeyi %8,2 ve %7,7 ile Çin'in yakalayacağı tahmin edilmektedir. Son 10 yılda Çin'in artan büyüme hamlesinin en önemli faktörlerinden birini dış ticaret oluşturmaktadır. Çin, 2002 yılında İngiltere'yi geride bırakarak dünyanın en büyük 5. mal ihracatçısı olmuştur. 2002 yılında bir önceki yıla göre, mal ithalat ve ihracatı %20 oranında artmıştır. Bunda ülkeye gelen ve büyük ölçüde ihracata yönelik sektörlere giren yabancı sermaye ile ucuz işgücü önemli rol oynamıştır. Ülkenin cari işlemler hesabı 1994 yılından beri fazla vermektedir. Hızlı büyümeyle gelen verimlilik artışlarının, yüksek oranlara ulaşan yabancı sermaye girişinin ve cari işlemler fazlasının Yuan'ın değerlenmesine yol açması beklenirken, Çin'in uyguladığı “Yuan’ı Dolar’a sabitleme politikası” sonucunda buna engel olunmaktadır. Yapılan hesaplamalar, Yuan’ın ABD Doları’na göre %20 oranında düşük düzeyde olduğunu göstermektedir. Bunun sonucunda da nispeten ucuz Çin malları dünya pazarlarını işgal etmekte ve Çin ile rekabet etmek giderek zorlaşmaktadır. Çin’in parasını Dolar’a bağlayarak gerçekleştirdiği düşük değerli Yuan politikası, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin tepkisini çekmektedir.  Çin'in DTÖ üyeliği ile birlikte önemli tarife indirimlerine gitmesi ithalatını daha da arttırabilecektir.

Çin’in sözkonusu büyüme hızı SARS'ın etkisiyle ikinci çeyrekte yavaşlamıştır. Üçüncü çeyrekten itibaren yatırımların güçlenmesinin ve hızlı kredi genişlemesinin de (tüketici kredileri dahil) etkisiyle ekonominin büyüme eğilimi yeniden hız kazanmaya başlamıştır. Çin para birimi Yuan, Dolar karşısında sabitlenmiş durumdadır, dolayısıyla, zaten düşük değerli olan Yuan, Dolar’ın değer kaybıyla birlikte değer kaybetmeye devam etmektedir. Bu da Çin’de üretilen malların nispi olarak ucuz kalmasını sağlarken (ihracatını desteklerken), yurtdışı malları nispi olarak pahalı olmasına (ithalatı azaltıcı bir etkiye) neden olmaktadır.

LATİN AMERİKA

2002 yılında yaşanan küçük çaplı küçülmeden sonra, 2003 yılında küçük de olsa bir toparlanma görülen Latin Amerika ülkelerinde,  GSYİH artışının 2003 yılında %1,1 ve 2004 yılında %3,6 olarak gerçekleşmesi beklenmektedir.

Dünya ekonomisindeki büyümenin güçlenmesi, bölge ekonomilerindeki toparlanma ve büyüme beklentilerini etkileyen önemli bir faktörü oluşturmaktadır.
IMF'ye göre, kamu borçlarının ekonomik dalgalanmalardan etkilenmeyecek seviyelere indirilmesi, bankacılık sisteminin güçlendirilmesi, düşük enflasyona ulaşmak için Merkez Bankalarının bağımsız olmasının sağlanması, ticaret, iş gücü piyasası ve adalet sistemi reformları, sosyal eşitlik ve yönetişimi iyileştirmeye yönelik kurumsal reformlar öncelikle yapılması gerekenler arasındadır. Meksika ve Şili ekonomik reformları başarıyla tamamlarken Brezilya, Arjantin, Venezuella, Peru ve Uruguay sözkonusu reformları geciktiren ülkeler arasında yer almaktadır. 

AFRİKA

Gelişmiş ülkelerin bir çoğunda görülen durgunluğa karşılık, 2001 yılında %3,7, 2002 yılında %3,1 ve 2003 yılı için beklenen %3,7 büyüme oranlarıyla Afrika ülkelerinin geçen 3 yılda GSYİH’sı büyümüştür. Bu göreli büyüme, petrol dışı hammadde fiyatlarındaki olumlu gelişmeler, dünya ekonomisindeki toparlanma, Ağır Borçlu Fakir Ülkeler girişimi kapsamında yapılan borç indirimleri gibi dış faktörlerin yanında, bir çok Afrika ülkesinde makroekonomik politikalarda görülen iyileşme eğiliminden kaynaklanmaktadır.

Zimbabwe, Angola ve Nijerya dışındaki Afrika ülkelerinde enflasyonun artık düşük seviyelere geldiği ve kamu bütçe açıklarının kontrol altına alındığı gözlenmektedir. Ancak, Sahra Altı Afrika ülkelerinin bir çoğunda cari işlemler açığı göreli olarak yüksek seyretmeye devam etmektedir.Hava koşulları, siyasi belirsizlikler, AIDS gibi geniş kitleleri yok eden salgın hastalıklar, çatışmalar ve uluslararası belirsizlikler gibi yerel kötü şartlar, 2003 yılında Afrika GSYİH'sında beklenen artışın  gerçekleşmesinde bir engel olarak görülmektedir. Cezayir'de olumlu hava koşulları ve genişleyici mali politikaların, Fas ve Tunus'ta ekonomik reformların ve Nijerya'nın petrol üretiminin GSYİH'yı olumlu etkilemesi beklenmektedir.

Diğer taraftan, GSYİH artış hızının Afrika'nın bazı kesimlerinde düşmesi beklenmektedir. Özellikle, Etiyopya'da devam eden kıtlığın, Fildişi Sahilindeki siyasi istikrarsızlığın, teröre bağlı risklerden dolayı azalan turizmin ve Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki politik sorunların GSYİH büyümesini yavaşlatacağı tahmin edilmektedir.

Afrika kıtasında büyüme oranının güçlenmesine rağmen Binyıl Kalkınma Hedefleri gözönüne alındığında sözkonusu oranların hala düşük seviyede olduğu gözlenmektedir. Binyıl Kalkınma Hedefleri çerçevesinde, 1990-2015 yılları arasında fakirliği yarıya indirmek için yıllık ortalama %7 oranında büyüme hızının yakalanması gerekmektedir. Silahlı çatışmalar, siyasi istikrarsızlıklar, uzun vadeli büyümeyi sekteye uğratmakta, adli sistem mülkiyet haklarını yeterince koruyamamakta, kötü hava koşulları, doğal afetler üretimde dalgalanmalara yol açmakta, kötü alt yapı ve sağlık şartları, AIDS ve tropik hastalıklar verimliliği düşürmekte ve düşük tasarruf ve düşük yatırım oranının zararlı etkilerini artırmaktadır. Anılan sorunların çözülebilmesi için, kıta dışından dış yardımlar ve borç indirimleri gibi sözkonusu ülkelerin ekonomilerini destekleyici çok yönlü stratejiler belirlenmesi gerekmektedir.

1995 yılında gelişmekte olan ülkelerin toplam dış borç yükü 1,8 trilyon Dolar iken, 2003 yılında bu rakam 2,2 trilyon Dolar’a çıkmıştır. Dış borç rakamı, 2004 yılında da yaklaşık 2,2 trilyon Dolar seviyesinde kalması beklenmektedir. Bu ağır borç yükünün geri ödenmesi, gelişmekte olan ülkeleri zorlamaktadır. Özellikle dış borç yükü çok fazla olan ve ödeme gücü olmayan 41 ülke bulunmaktadır. Bu ülkelerin büyük bir çoğunluğu ise Afrika’nın fakir ülkeleridir. Bu ülkeler için bir “borç girişimi” geliştirilmesine rağmen hala bir çözüme ulaşılamamıştır. Sorunun çözülememesi ise dünya ekonomisine olan güvende kırılganlık yaratmaya devam edecektir. 

ORTADOĞU

2003 yılında Ortadoğu bölgesinde büyümenin yüzde 5,1 olacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan fiili olarak Irak’taki savaşın erken bitmesine rağmen istikrarın sağlanamamış olması bölgedeki ekonomik faaliyetler üzerinde etkisini hissettirmektedir.

Dünya ekonomisinde beklenen düzelme ve bölgedeki uluslararası belirsizliklerin azalmasıyla birlikte,  Suriye, Mısır ve Ürdün’de kısmen bir büyümenin gerçekleşeceği düşünülmekle birlikte, bölgedeki güvenlik sorunu turizm gelirleri  üzerinde olumsuz etki yaratacaktır. 

2004 yılında ise büyümenin kısmen gerileyeceği beklenmekle birlikte, petrol üreten ve üretmeyen ülkeler arasında varolan önemli farklılıkların devam edeceği öngörülmektedir. Bölgedeki büyümenin geçmiş dönemlerle kıyaslandığında ortalamanın üstünde olacağı tahmin edilmektedir, doğal olarak bunda Irak’ın yeniden yapılandırılmasının olumlu etkisi bulunmaktadır (Irak’ın yeniden imarı için kreditör ülkeler 33 milyar Dolar yardım vaadinde bulunmuşlardır).

Bölgedeki birçok ülke oldukça önemli sayılabilecek adımlar atmışlardır. Suudi Arabistan 2003 yılında elde ettiği yüksek petrol gelirine rağmen harcamalarda GSYİH’nın yaklaşık yüzde 4’ü oranında kısıntıya giderek denk bütçe hedefini gerçekleştirmek istemektedir. Ürdün ise, GSYİH’nın yaklaşık yüzde 2’sine denk gelecek gelir arttırıcı önlemler yürürlüğe koymuştur. Ürdün hükümeti gelir arttırıcı önlemler olarak, petrol ürünlerinin fiyatlarını arttırarak 2003 yılında daha küçük bir bütçe açığı verilmesini hedeflemektedir.

Ortadoğu ülke ekonomileri için üzerinde durulması gereken konu, yüksek oranlı işsizliği azaltmak ve hızla artan işgücü için orta vadede büyümeyi hızlandırmaktır.

Körfez ülkeleri arasında 2010 yılında gerçekleştirilmesi planlanan parasal birlik hedefi ise, henüz çok uzakta görünmektedir. Bu hedefe ulaşılabilmesi için ülke ekonomileri, kurumları ve  mevzuatları arasındaki farklılıkların giderilmesi gerekmektedir.

AVRUPA

Euro bölgesi, 2003 yılının ilk çeyreğinde, 2002 yılının aynı dönemine göre yüzde 0,8, ikinci çeyreğinde ise yüzde 0,2 oranında büyümüştür.

Euro bölgesinde yaşanan ekonomik durgunluğun daha da derinleştiği ve beklenenden  daha uzun sürdüğü gözlemlenmiştir. Diğer taraftan işsizlik artmaya devam etmektedir ve sanayi üretimine ilişkin beklentiler istenen düzeye ulaşmamıştır.
Yatırım harcamalarında ise önemli düşüşler sözkonusudur. Bölgedeki belli başlı ekonomilerdeki talep yetersizliği iç piyasalarda beklenen canlılığın ortaya çıkmasını engellemekte ve ihracatın düşük seyretmesine yol açmaktadır. Son iki yılda Euro’nun değer kazanması ise, nispeten Euro bölgesinde üretilen malları dünya piyasasında pahalı duruma getirerek ekonomik büyümenin daha önceki yıllarda olduğu gibi ihracat ile sağlanabileceği öngörülerini azaltmaktadır.

Bu çerçevede, 2004 yılı için ise çok küçük oranlı bir büyüme tahmini yapılmaktadır.
Euro bölgesinde işsizlik oranı ise 2003 yılının Mart ayından beri yüzde 8,8 düzeyinde gerçekleşmektedir.

AVRUPA BİRLİĞİ’NE (AB) ADAY ÜLKELER

Kısa vadede olumlu bir görünüm sergileyen AB’ye aday ülke ekonomilerinde bir canlanma sözkonusudur. Anılan ülkelerde büyüme, ihracat ve özel tüketim harcamalarına dayanılarak sağlanmıştır. 2004 yılında firma kar beklentilerinin güçlenmesiyle birlikte yatırım harcamalarının ve ihracatın artması öngörülmekte olup, böyle bir gelişmenin de bölge GSYİH artış hızına olumlu katkıda bulunacağı tahmin edilmektedir. İhracattaki artış sürerken, aday ülkelerin büyümeye ilişkin öngörüleri büyük ölçüde Euro bölgesi ekonomilerinin toparlanmasına bağlı bulunmaktadır, zira birçok aday ülke GSYİH’larının yaklaşık yüzde 10-35’ini bu ülkelere ihraç etmektedirler.
Aday ülkelerin ekonomik büyümelerini tehdit eden  bir unsur, Euro’nun 2002 yılının Şubat ayından beri değerlenmiş olması ve Euro’ya bağlı birçok para biriminde görülen değerlenmedir. 

Aday ülkelerdeki olumlu ekonomik havanın sürmesi hayata geçirilecek yapısal reformlara bağlıdır.


RUSYA VE BAĞIMSIZ DEVLETLER TOPLULUĞU (BDT)

Temel ekonomik göstergeler bölge ekonomisinin 2003 yılı başında oldukça güçlü olduğunu göstermekte ve 2003 yılı geneli için GSYİH artışının yüzde 5,8 olacağı tahmin edilmektedir.

1999-2002 yılları arasında Bölge  ülkelerinin ekonomileri ortalama yüzde 7,5 oranında büyümüştür. Sözkonusu büyümenin arkasında, Rusya’nın 1998 yılındaki kriz sonrasında gerçekleştirdiği sıçrama yatmaktadır. Rusya ve Ukrayna başta olmak üzere, diğer ülkelerdeki ücret ve emekli aylıklarındaki önemli yükseliş beraberinde özel tüketim harcamalarında genişlemeyi getirmiş ve piyasalarda para akışkanlığının hızlanmasına neden olmuştur. Sözkonusu akışkanlığın hızlanması ise, kredi kullanımının büyük oranda genişlemesi sonucunu doğurmuştur. Bu çerçevede, yılın son çeyreğinde ihracatta görülen canlanma da göz önüne alındığında, yukarıdaki unsurların 2002 yılında GSYİH artışını hızlandıran faktörlerin başında geldiği söylenebilir.  

Bölge ekonomisinde, yüksek petrol fiyatları ve reel ücretlerdeki artış nedeniyle yaşanan canlanmanın devam etmesi oldukça zor gözükmekte ve 2004 yılında ekonominin yavaşlaması beklenmektedir. Bölge ekonomisinde büyümeye ilişkin öngörüler yapısal reformların hızlanmasıyla bağlantılıdır. Nispeten az gelişmiş BDT ülkelerinde yapısal reformlar daha çok yönetimin ve yatırım ortamının iyileştirilmesine odaklanmalıdır. Özellikle Ermenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi denize kıyısı bulunmayan BDT ülkelerinde altyapı yatırımlarındaki gecikme ve transit ticaret ve bunun resmi olmayan vergilendirilmesi gibi BDT içi ticari engeller büyümenin önündeki ciddi engelleri oluşturmaktadır.

SONUÇ

Ülkeler ve kıtalar arasında ticaretin önündeki engellerin bir ölçüde kalkması, dünya ticaretinin hacmini ve miktarını yükselterek, dünya ekonomisinin seyrinde olumlu bir katkı sağlamaktadır. Her ne kadar bölgelerarası yapısal farklılıklar nedeniyle istenilen ticaret serbestliğine kavuşulamamış olsa da, birçok ülkenin gerekli reformları yapma yolunda adım atmaya başladığı bir gerçektir.

Diğer taraftan dünya ekonomisinin tek motoru olarak kabul edilen ABD ekonomisi büyük bir borç yükü altındadır ve cari işlemler açığının GSMH’ya oranının %5,1’i bulması beklenmektedir. Bu oran, risk seviyesi olarak görülen %5'in üzerindedir; ancak dış dünyanın bu açığı finanse etmekteki istekliliği ve sermaye girişleri, ABD için cari açığı bunalım tehlikesi yaratmaktan uzak tutmaktadır. Özellikle Japonya ve Çin, Amerika Devlet Tahvillerinin gittikçe daha büyük bir oranını satın almaktadır. Bundaki amaçları, ulusal paralarını Dolar karşısında düşük değerde tutarak, Asya'nın, Amerika'ya ihracatını desteklemektir. Diğer taraftan, ABD'nin artan ticaret açığı, ülkedeki korunmacı baskıları artırmaktadır. Bu nedenle ABD, Asya ülkelerine kurlarını piyasa mekanizmasına teslim etmeleri konusunda uyarmakta, aksi takdirde ticari kısıtlamalara gidebileceği tehdidinde bulunmaktadır.

Japonya ve Çin gibi paralarını Dolar’a sabitleyen Asya ülkelerinin Dolar’a olan talepleri ABD’nin bir cari işlemler krizine girmesine engel olurken, ABD Doları’nın aşırı değerlenmesine neden olmaktadır. Bu değerlenme ise, ABD’deki mevcut durumun düzeltilmesini zorlaştırmaktadır. Bir çok iktisatçıya göre, dünya talep yapısında bir kayma olmazsa, ABD cari açığında önemli bir iyileşme sağlanabilmesi için Dolar’ın %40 veya daha fazla değer kaybetmesi gerekmektedir. Dolar’da bu çapta meydana gelecek bir düşüş, dünya ekonomisinin durgunluğa girmesine yol açabilecektir.

Diğer taraftan kurlarını Dolar’a sabitleyen Asya ülkelerine baktığımızda, döviz rezervlerini arttırmaya devam ediyor olmaları, bu ülkelerin esnek kur politikasına geçişi sağlayabilecek reformları henüz yapmak niyetinde olmadıklarını göstermektedir. Bunun da nedeni, zaten deflasyonda olan Japon ekonomisinin, Yen’in değerlenmesi halinde ithal mallarının fiyatlarındaki düşüşle daha fazla deflasyon bunalımına girmesine yönelik endişelerdir. Çin ekonomisi ise, hızlı büyümesine rağmen kırılgandır, bankacılık sistemi sağlam bir yapıda değildir. Ülkede kurun (ve sermaye giriş-çıkışları üzerindeki kısıtlamaların) serbest bırakılması halinde, işsizliğin artabileceğine, deflasyon baskıları olabileceğine, bankacılık sisteminde sorunlara yol açılabileceğine ilişkin kaygılar bulunmaktadır. Dolayısıyla ABD'nin Asya ülkelerine kur politikaları hakkında yönelttiği taleplerin, özellikle Çin ve Japonya tarafından sıcak karşılanmayacağı öngörülmektedir. 

Öte yandan, Dolar’ın Euro'yu hedef alarak düşmesi, Avrupa ekonomilerinin ihracatı için dezavantaj oluşturarak, zaten bir çoğu ekonomik durgunluk içinde olan bu ülkelere zarar vermektedir.

Büyüklükleri nedeniyle Euro Bölgesi ve Japonya dünya ekonomisinin motoru olmaya aday olabilecek konumda görünseler de, mevcut durumda, ekonomilerindeki sorunların buna engel teşkil ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu koşullar altında, dünya ekonomisinin motoru olan ABD’nin korumacı ve bölgeci politikalara sapmasına engel olunarak, AB, Çin ve Japonya gibi uluslararası ticarette önde gelen aktörlerin ileride dünya ekonomisinde durgunluğa neden olabilecek yukarıda sayılan nedenlerin ortadan kaldırılması amacıyla, bir arada hareket etmeleri gerekmektedir. Çünkü mevcut koşullar altında dünya ekonomisine lider olabilecek ABD’den başka güç ve yapıda bir ülke veya ülkeler grubu bulunmamaktadır.