Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Bakanlığımın ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin 2008 mali yılı bütçe tasarılarının Komisyonunuzda görüşülmesi vesilesiyle huzurlarınıza gelmiş bulunmaktayım. Bildiğiniz gibi, son yıllarda uluslararası alandaki hızlı gelişmelere paralel olarak, Dışişleri Bakanlığının görev ve sorumlulukları da gittikçe genişlemektedir. Bu itibarla, zamanı iyi kullanabilmek açısından, bugün yapacağım sunuşta Bakanlığımın görev alanına giren konuların tüm ayrıntılarına girmek yerine, genel hatlarıyla bazı değerlendirmeleri sizlerle paylaşmak düşüncesindeyim. Dış politika gündemimizdeki temel meselelerle ilgili daha geniş bilgileri içeren bir kitapçık sizlere ayrıca dağıtılmış bulunmaktadır.
Küreselleşme ile beraber, dünyanın herhangi bir bölgesindeki gelişmelerin değişen hız ve oranlarda da olsa tüm yerküreyi etkiler hale geldiği, tek kutuplu-çok kutuplu dünya tartışmaları bağlamında bazı ülkelerin ekonomi ve güvenlik gibi alanlarda yeni gruplaşmalara yöneldiği bir dönemden geçmekteyiz.
Dünyamızın özellikle kalıcı barış, istikrar ve güvenliğe duyduğu özlem ve bu alanlardaki arayışı da devam etmektedir. Kitle imha silahlarının yayılmasıyla ilgili kaygılar giderek yaygınlaşmaktadır. Asimetrik bir tehdit olarak terörizmle mücadele konusunda yeni bir atılıma duyulan ihtiyaç had safhaya çıkmıştır. En az gelişmiş ülkelerin ekonomik ve toplumsal sorunlarının çözülememesinin barış ve güvenlik bakımından doğurduğu sakıncalar uluslararası kamuoyunun gündemini hala meşgul etmektedir. İklim değişikliğine bağlı göç hareketlerinin yol açabileceği yeni sorunlar başlıbaşına bir hassasiyet kaynağı haline gelmiştir. Bu olumsuz tabloya, medeniyetlerin bir çatışmaya doğru gitmekte olduğu yönündeki karamsar değerlendirmeleri de eklemek gerekir.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Kıtaların, dinlerin ve kültürlerin hem birleşme hem de geçiş noktasında yer alan ülkemiz, değindiğim tüm bu alanlardaki gelişmelerden doğal olarak yakından etkilenmektedir. Geleceğe yönelik çeşitli riskler içeren bu ortamda Türkiye, özellikle yakın çevresindeki barış ve istikrarla ilgili sorunların çözümüne yönelik çabalarda, hem ulusal çıkarlarının hem de tarihi sorumluluğunun gerektirdiği etkin rolü oynamaya devam etmektedir. Türkiye’yi dünyayla daha iyi entegre etmeye yönelik çabalarımız çerçevesinde içe kapanmacı ve izolasyonist değil, dışa açılımcı ve katılımcı bir yaklaşımı benimsiyoruz.
Esasen, böylesine değişken ve belirsizliklerle dolu bir konjonktürde, sadece gelişmelere tepki vermekle yetinen edilgen bir dış politika izlememiz de mümkün değildir. Bu anlayıştan hareket eden Hükümetimiz, 21. yüzyılın gereklerine uygun, gündem belirleyen, inisiyatif alan, proje geliştiren, dinamik, çok boyutlu, tutarlı ve ulusal vizyonumuz doğrultusunda adım adım ilerleyen bir dış politika çizgisine sahiptir.
Bu vizyonun bir ayağı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği yoluyla hem ülkemizin refah düzeyini çok daha üst düzeylere çıkarmak, hem de dünyadaki farklı medeniyet ve kültürler arasında karşılıklı anlayış, saygı ve dostluğun kalıcı biçimde tesisine katkıda bulunmaktır. Diğer bir ayağı da, Türkiye’yi, Balkanlar’dan başlayıp, Orta Doğu üzerinden Orta Asya’ya kadar uzanan Avrasya coğrafyasında barış, istikrar ve demokrasinin yaygınlaştırılmasına daha etkin katkılar yapan ve bölgesel ekonomik kalkınma ve entegrasyonun lokomotifliğini üstlenen merkezi bir ülke haline getirmektir.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Bilindiği gibi, sözde “medeniyetler çatışması” bağlamındaki tartışmalar, daha çok üç kutsal dinin doğuş yeri olan Orta Doğu ekseninde ve özellikle de İslam’la Batı dünyasının değerleri arasında uzlaşmaz çelişkiler bulunduğu şeklindeki hatalı varsayıma dayalı olarak yürütülmektedir. Buna paralel olarak Batı’da radikalizm ve terörizmi münhasıran İslam coğrafyasıyla özdeşleştirmek gibi vahim bir hata da işlenmektedir. İşte, İslam’la demokrasinin uyum içinde bir arada yaşayabilirliğinin en güzel kanıtı olan Türkiye, farklı kültür ve dinler arasında husumet ortamı yaratan ve olumsuz önyargıları pekiştiren bu yanlış gidişatın durdurulmasına yönelik çabalarda da öncü rol oynamaktadır.
Bu çerçevede, İspanya ile birlikte BM çatısı altında ortak sunuculuğunu yaptığımız “Medeniyetler İttifakı” girişimi artık olgunlaşma dönemine girmiş olup, önümüzdeki dönemde somut meyvelerini vermeye başlayacaktır. Geçtiğimiz Eylül ayında BM Genel Kurulu marjında New York’ta yapılan ve benim de katıldığım “Dostlar Grubu” toplantısının gördüğü ilgi, sözkonusu girişimin öneminin bütün dünya tarafından giderek daha iyi anlaşılmakta olduğunu da göstermiştir. Şu ana kadar Dostlar Grubu’na yaklaşık 70 ülkede katılım olmuştur. Sözkonusu toplantıya ise 30’a yakın ülke Bakan düzeyinde katılarak destek vermiştir. Önümüzdeki Ocak ayında Madrid’de ilk kez yapılacak üst düzeyli Medeniyetler İttifakı Forum Toplantısı’nı takiben ikinci Forum’u 2009 yılında Türkiye’de düzenlemeyi öngörüyoruz. Bu arada Türkiye, farklı din ve kültürler arasında diyaloğu geliştirmeye yönelik bir ulusal program da ayrıca hazırlayacaktır.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Günümüzde, “ince güç” olgusu, bir ülkenin dış politikasının geleneksel olarak dayandığı unsurlardan siyasi/kültürel nüfuz, ekonomik gelişmişlik düzeyi ve askeri güç kadar önem kazanmış bulunmaktadır. Bu kavram, başka ülkelerle belirli konularda bir anlayış birliği oluşturma becerisini, diğer bir deyişle, kendi görüş ve yaklaşımlarını başkalarına da benimsetebilme yeteneğini ifade etmektedir. Memnuniyetle belirtmek isterim ki, belli başlı tüm bölgesel ve uluslararası meselelerde görüş, katkı ve katılımına giderek artan ölçüde ihtiyaç duyulan bir ülke haline gelen Türkiye, dünyada bu gücü en iyi kullanabilen ülkeler arasında yer almaktadır.
Türk ekonomisinde son yıllarda kaydedilen hızlı büyüme ve gerçekleştirilen demokratik reformlar bu gücün kuvveden fiile çıkmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Bildiğiniz gibi 2002-2006 yılları arasında ortalama yüzde 7,5 oranında büyüyen Türkiye ekonomisi, bu alanda dünyada en üst sıralarda yer almaktadır. Enflasyonun tek haneli rakamlara düşmüş olması, rekor seviyedeki döviz rezervleri, 2006 yılında 5.500 Dolara ulaşan kişi başına düşen milli gelir ve 250 milyar Doları aşmış bulunan dış ticaret hacmimizdeki istikrarlı büyüme gibi unsurlar da giderek artan ekonomik gücümüzün diğer göstergeleridir.
İnce gücümüzü artıran bir diğer unsur da, son beş yıldır ülkemizde sağlanan siyasi istikrar ortamı içinde, demokratik standartlarımızı daha da yükseltme yönünde Yüce Meclis’in attığı köklü adımlara paralel olarak, Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde kat ettiğimiz mesafedir. Müzakere sürecinin bizatihi kendisi ülkemizi uluslararası yatırımlar için bir cazibe merkezi haline getirmiş olup, yüksek ekonomik kalkınma hızımızı sürdürülebilir kılan yeni dinamikler oluşturmaktadır. Nitekim, 2006 yılından itibaren ülkemize giren doğrudan sermaye miktarı yıllık 20 Milyar Doların üzerinde seyretmeye başlamıştır.
Öte yandan, son dönemde enerji alanında çeşitli ülkelerle imzaladığımız anlaşmalar da, ülkemizin küresel ekonomideki ağırlığının önümüzdeki yıllarda giderek artacağının habercisidir. Son olarak 24 Nisan’da temelini attığımız Samsun-Ceyhan Petrol Boru Hattı, enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara ulaştırılmasında ülkemizi doğu-batı eksenine ilaveten kuzey-güney ekseninde de avantajlı bir konuma getirecektir. Bu bağlamda, Avrupa Komisyonu ile birlikte 5 Haziran’da İstanbul’da düzenlediğimiz “Türkiye ve AB: Avrupa Enerji Politikası için Birlikte” temalı konferans da, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin enerji arz güvenliği bakımından taşıdığı stratejik önemin bir kez daha teyidine vesile teşkil etmiştir.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler,
Bu genel değerlendirmenin ardından, dış politika gündemimizde önemli yer tutan bazı konulara ayrıca değinmekte yarar görmekteyim. Özellikle son dönemde yaşanan terörist saldırılar ışığında, bu ufuk turuna Irak’tan başlamak sanırım isabetli olacaktır.
Terör örgütü PKK’nın sınırlarımızın hemen ötesinde Irak’ın kuzeyinde melce bulmuş ve son dönemde haince saldırılarında daha da cüretkar hale gelmiş olmasının gösterdiği gibi, Türkiye, güney sınırlarında hala ciddi güvenlik sorunlarıyla karşı karşıyadır. Türkiye’ye uzun yıllardır musallat olan bu sorunun üzerine gitme ve Irak’ın kuzeyini bir terör yuvası olmaktan çıkarma konusunda kararlıyız. İnsanlarımızın can güvenliği ve ülkemizin iç huzuru her türlü mülahazanın üzerindedir.
Konu, halen Hükümetimizin ve özellikle Irak başta olmak üzere ilgili diğer ülkelerle ilişkilerimizin birinci gündem maddesi durumundadır. Her zaman söylediğimiz gibi, Türkiye kendisini bu tehdide karşı koruyacak güce de, iradeye de sahiptir. Bu konuda uluslararası hukuk da bizden yanadır. Hükümetimiz, sorunun çözümüne yönelik tüm önlemleri bütün boyutlarıyla değerlendirmekte ve gereken adımları da atmaktadır.
Terörizmi yenme konusundaki kararlı duruşumuz kadar, Irak içinde oldubitti yaratma girişimlerine de karşıyız. Bu çerçevede, Kerkük’te yapılması öngörülen referandumun Irak Meclisi’nce gelecek yıla ertelenmiş olmasını doğru yönde bir adım olarak değerlendiriyoruz. Irak anayasasında da öngörüldüğü gibi, Kerkük’te bir referandum ancak normalleşme ve usulüne uygun bir nüfus sayımı gibi aşamalardan sonra yapılabilir. Bir etnik grubun başka etnik grupların haklarını çiğnemek pahasına kendi gündemini empoze etmeye kalkışmayacağını umuyoruz. Böyle bir yola gidilmesi halinde, Türkiye Türkmenler başta olmak üzere mağdur edilen grupların haklarının korunması yönünde ne yapması gerekiyorsa yapacaktır.
Ülkemizin Irak’la ilgili olarak izlediği politika ve ilkeler açık, samimi ve tutarlıdır. Irak’ın bağımsızlık ve egemenliği ile ulusal birlik ve toprak bütünlüğünün korunması bizim için vazgeçilmez önemdedir. Buna paralel olarak Irak’ta bir ulusal uzlaşı ve siyasi diyalog kültürünün geliştirilmesine de ihtiyaç vardır. Ayrıca, savaş ve şiddet olaylarının yıkımına uğramış Irak’ın istikrar, refah ve huzura kavuşmasına komşuları da katkıda bulunmalı, terörizmle mücadele konusunda Irak ve tüm komşuları arasında işbirliği güçlendirilmelidir. BM Genel Sekreterinin de katılımıyla 2-3 Kasım’da İstanbul’da yapılan Genişletilmiş Komşu Ülkeler Dışişleri Bakanları Toplantısı bu ilkelerin uluslararası planda bir kez daha teyidine imkan sağlayan ve ilgili tüm tarafların takdirini kazanan önemli bir girişim olmuştur. Türkiye’nin öncülük ettiği bu süreç artık yerleşmiştir, kurumsallaşmıştır. İstanbul’da varılan mutabakatla bu sürecin bir destek mekanizması ile güçlendirilmesi karar altına alınmıştır.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Irak’la ilgili gelişmeler ve özellikle PKK terörü sorunu ABD ile ilişkilerimizin gündeminde de öncelikli yerini korumaktadır. Terörle mücadele alanında Irak bağlamında ihtiyaç duyulan ortak çalışmanın süratle ve sonuç verici biçimde yapılıp yapılmayacağı hususu, bugüne kadar çeşitli sınavlardan başarıyla geçmiş olan ikili ilişkiler bakımından yeni bir sınama teşkil etmektedir.
Transatlantik bağlarımız içinde özel bir yeri olan ABD ile ikili, bölgesel ve uluslararası konularda stratejik bir işbirliğimiz mevcuttur. Soğuk Savaş döneminde daha çok güvenlik ve savunma odaklı olan ilişkilerimiz, daha sonraki yıllarda ekonomi, ticaret, yatırım, enerji, bilimsel ve akademik işbirliği ile sivil toplum düzeyinde artan temaslarla giderek derinleşmiştir. Geçen yıl imzaladığımız Ortak Vizyon ve Yapılandırılmış Diyalog Belgesi ile bu yıl Şubat ayında yapılan Ekonomik Ortaklık Komisyonu Toplantısı sonucunda benimsenen Eylem Planı bu süreci daha da pekiştiren gelişmelerdir. İkili işbirliğimiz, gerek küresel gerek bölgesel anlamda barış, güvenlik ve istikrara önemli katkılar yapmaktadır. Ortak gündemimizin en öncelikli ve acil maddesini teşkil eden terörle mücadele konusunda da en kısa zamanda somut ve elle tutulur sonuçlar alınması önem taşımaktadır.
Bu çerçevede, Sayın Başbakanımızın 5 Kasım’da görüştüğü Başkan Bush’un, terör örgütü PKK’yı “Türkiye, ABD ve Irak’ın ortak düşmanı” olarak tanımlamış olması önemlidir. ABD Yönetimi Türkiye’nin bu konuda somut adımlar atılmasını beklediğini artık kavramış durumdadır. PKK terör örgütüne karşı alınacak askeri, diplomatik ve siyasi önlemler konusunda ilgili makamlarımız arasında doğrudan iletişim kanallarının ve eşgüdümün güçlendirilmesine başlanmıştır. Ayrıca, iki ülke arasında sağlam, hızlı, modern teknolojiye dayanan ve eyleme yönelik istihbarat paylaşımının acilen gerçekleştirilmesi konusunda görüş birliğine varılmıştır. Ancak şu hususu da açıklıkla vurgulamak isterim ki, Türkiye bu süreç içinde Irak’ın kuzeyinden güvenliğine yönelebilecek yeni tehdit ve saldırılar karşısında kendisini koruma hakkını her zaman elinde bulunduracak ve gerektiğinde kullanmakta bir an için dahi tereddüt etmeyecektir.
ABD ile ilişkilerimizde son aylarda ön plana çıkan diğer bir gelişme de, Ermeni lobilerinin girişimleri sonucu yeniden Kongre gündemine sokulan 1915 olaylarına ilişkin karar tasarısıdır. Gösterilen bütün karşı çabalara rağmen 10 Ekim’de Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edilen sözkonusu tasarının, Genel Kurul’da de kabulü halinde Türk-ABD ilişkilerinde onarılması çok zor yaralar açabileceğini ABD Yönetimi iyi bilmekte ve bu olasılığı bertaraf etmek için yoğun çaba harcamaktadır. Biz de böyle bir gelişmeyi önlemeye yönelik gayretlerimizi her düzeyde ve her imkanı kullanarak sonuna kadar sürdüreceğiz. Bu çerçevede, İktidarıyla Muhalefetiyle tasarının engellenmesi konusundaki çabalara destek veren tüm Milletvekillerimize de özellikle teşekkür etmek istiyorum.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler,
Bildiğiniz gibi Avrupa Birliği’yle müzakere sürecinin Ekim 2005’te başlamasının ardından, ilk aşamayı oluşturan tarama süreci bundan yaklaşık bir yıl önce tamamlanmış, fasılların müzakerelerine başlanmıştır. Bugüne kadar dört fasıl müzakerelere açılmıştır. Portekiz Dönem Başkanlığının sona ermesinden önce yeni bazı fasılların da müzakereye açılması beklenmektedir.
AB’ye katılım sürecimiz kapsamında, 2007-2013 yıllarını kapsayan “Türkiye’nin AB Müktesebatına Uyum Programı” başlıklı belge 17 Nisan’da kamuoyuna açıklanmıştır. Bundan sonraki dönem için bir “yol haritası” niteliğindeki sözkonusu program, AB müktesebatına uyum bağlamında neticelendirilmesi öngörülen birincil ve ikincil mevzuatı 7 yıllık bir takvime bağlamakta ve vatandaşlarımızı her alanda yüksek standartlara ulaştırmayı hedeflemektedir. Sözkonusu programı 17 Eylül tarihinde tüm kamu kurumlarımızın üst düzey yöneticilerinin katılımıyla yapılan bir toplantıda gözden geçirdik ve programda öngörülen hedefleri üçer aylık dönemler halinde ayrıntılandırma kararı da aldık.
Türkiye tam üyeliğe giden süreçte üzerine düşenleri yerine getirme konusunda gereken iradeye sahiptir. Son birkaç yıl içinde ülkemizde demokratikleşme, insan hakları ve hukuk devleti temellerinin güçlendirilmesi alanında yapılanlar sessiz bir devrim niteliği taşımaktadır. Bu süreç kesintiye uğramadan devam edecektir. Reformları sürdürdüğümüz ve sistemimizi AB mevzuatına uyarlamaya devam ettiğimiz sürece, üyelik takvimiyle ilgili endişe etmemize de gerek yoktur. Buna karşılık, Türkiye, diğer aday ülkelere uygulanan objektif kriterlerin dışında üyelikle ilgisi olmayan konuların kriter gibi dayatılmasını da kuşkusuz kabul etmeyecektir. Ayrıca tam üyeliğe alternatif teşkil edecek herhangi bir formülün telaffuz dahi edilmemesi gerektiğini hep vurguladık ve bunu her vesileyle kayda geçirmeye de devam edeceğiz.
Bu meyanda, Türkiye’ye AB tarafından çifte standart uygulandığı veya bazı ülkelerin çıkardığı güçlükler yüzünden Türkiye’nin tam üyeliğinin zora girdiği yolundaki hissiyatın toplumumuzda güç kazandığının da bilincindeyiz. Ancak AB üyesi ülkelerdeki çeşitli siyasi eğilimlerin zaman içinde daha değişik yaklaşımlar sergilemeye başlayabildiklerini de unutmamak gerekir. Önemli olan, günlük siyasi tartışmalardan yeise kapılmaksızın hedefe kilitlenmek ve bu doğrultuda adım adım ilerlemektir. Biz de esas itibariyle bunu yapmaktayız. İnanıyoruz ki, Türkiye’nin üyeliğine şu veya bu nedenle karşı çıkar görünen ülkelerde de sonunda aklı selim galebe çalacak ve bu süreç zamanı geldiğinde tam üyelikle sonuçlanacaktır.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
AB’ne katılım sürecimiz bağlamında Kıbrıs konusunun da sık sık gündeme geldiği malumlarıdır. Bu çerçevede, sorunun çözümü yönünde Kıbrıs Türk halkının yakın geçmişte sergilediği iradeye rağmen KKTC’ye karşı haksız biçimde hala uygulanmakta olan izolasyonların kaldırılması, AB’den temel beklentilerimiz arasındadır. KKTC’nin Gazimağusa Limanı ile Suriye’nin Lazkiye Limanı arasında başlatılan feribot seferlerinin yasal olduğu yönünde Avrupa Komisyonu tarafından alınan karar bu bakımdan da önem taşımaktadır.
Dünya Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün sorumlusunun Kıbrıs Türkleri olmadığını artık anlamıştır. Bunda Hükümetimizin Kıbrıs davamızın savunulması konusunda küresel ölçekte yürüttüğü yoğun diplomasinin ve KKTC’nin uluslararası görünürlüğünü artırmaya yönelik açılımlarının büyük payı vardır. Bu çabalar sonucunda sağlanan, AKPM Başkanı ve İKÖ Genel Sekreteri gibi şahsiyetlerin KKTC’yi ziyaretleri, Alman Parlamentosu’nun kısıtlamaların kaldırılması amacıyla aldığı karar ve İngiltere’yle bu yönde ortak çaba gösterme konusunda varılan mutabakat gibi gelişmeler, KKTC’nin maruz kaldığı haksız kısıtlamaların uluslararası toplumun vicdanını giderek artan biçimde rahatsız etmekte olduğunun göstergeleridir.
Mayıs ayında İslamabad’da yapılan İKÖ Dışişleri Bakanları Toplantısı KKTC’nin bu örgüt nezdindeki statüsünü pekiştirmiş, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Talat’ın Haziran ayında İsveç ve Finlandiya’ya, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sayın Avcı’nın da Ağustos-Eylül aylarında Suriye ve İtalya’ya yaptığı ziyaretler KKTC’nin uluslararası profilini daha da yükseltmiştir. Bugün KKTC pasaportu 15 civarında ülke tarafından seyahat belgesi olarak kabul edilmektedir. Öte yandan, İKÖ bünyesindeki İslam Ticaret ve Sanayi Odaları Başkanının geçtiğimiz hafta KKTC’ye doğrudan uçuşla gitmesinin de gösterdiği gibi, KKTC’nin dünyayla bağlantıları giderek daha doğrudan bir nitelik kazanmaktadır. Ayrıca, bu yıl içinde Katar’ın başkenti Doha’da açılan ofisle birlikte, KKTC’nin yurtdışı temsilciliklerinin sayısı 14’e çıkmış, son olarak AB’nin Kuzey Kıbrıs’ta açtığı destek ofisiyle, KKTC’deki yabancı temsilciliklerin sayısı da 7’ye ulaşmıştır. Ülkemizin yoğun çabaları sonucunda sağlanan tüm bu gelişmeler, Kıbrıs politikamız ve KKTC adına önemli kazanımlardır.
İzolasyonların kaldırılmasına yönelik girişimlerimize paralel olarak, Kıbrıs’ta, yerleşmiş BM parametreleri temelinde kapsamlı ve adil bir çözüm sağlanması yönündeki çabalarımız da aynı kararlılıkla devam etmektedir. Bu çerçevede, 2008 sonuna kadar bir sonuca ulaşılmasını teminen kapsamlı çözüm müzakerelerine başlanması yönünde KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat tarafından 5 Eylül’de gündeme getirilen önerinin GKRY lideri Papadopulos tarafından reddedilmesi, Kıbrıs’ta çözümü engelleyen tarafın kim olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Rum tarafının olumsuz tutumuna rağmen, Kıbrıs Türk tarafı yapıcı olmayı sürdürmektedir. Son olarak KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Talat 16 Ekim’de BMGS Ban Ki-moon’la yaptığı görüşmede yeni bir Güven Artırıcı Önlemler Paketi’ni Genel Sekreter’in dikkatine sunmuştur. Sözkonusu pakette, Kıbrıs’ta iki tarafın karşılaştığı gündelik sorunların çözülmesi ve iki taraf arasındaki işbirliğinin artırılması için çeşitli öneriler bulunmaktadır.
Türkiye, Kıbrıs konusunda kararlı duruşunu sürdürecektir. Kıbrıs’ta kalıcı barışın dayanması gereken ilkeler bellidir. Çözüm Ada’da iki tarafın eşitliğine, iki ayrı halkın, iki demokrasinin ve iki ayrı devletin varlığına dayanacaktır. Yeni bir ortaklığın bu zemin üzerinden kurulması gerekmektedir.
Hükümetimiz, KKTC’nin siyasi ve ekonomik yapısıyla, tüm kurum ve kuruluşlarıyla güçlendirilmesi yolunda her türlü katkıyı sağlamaktadır. Ülkemizdeki son seçimlerin ardından Eylül-Ekim aylarında Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül, Meclis Başkanımız Sayın Köksal Toptan ve Dışişleri Bakanı olarak tarafımdan ikili düzeyde ilk resmi yurtdışı ziyaretler KKTC’ye yapılmıştır. KKTC’ye en üst düzeylerde sağladığımız bu destek, Türkiye ile KKTC arasındaki özel bağların ve Kıbrıs Türk halkı ile güçlü dayanışmamızın somut bir göstergesi olmuştur. İki ülke arasında tüm sektörlerde giderek derinleşen işbirliği çerçevesinde KKTC ekonomisinin son dört yılda yüzde 50 oranında büyümüş ve kişi başına düşen milli gelirin 12.000 Dolar seviyesine yaklaşmış olmasından da memnuniyet duyuyoruz. Kıbrıs Türk halkının refah ve mutluluğu için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da üzerimize düşeni yapmayı aynı kararlılıkla sürdüreceğiz.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Türkiye ile Yunanistan arasında karşılıklı saygı ve anlayış temelinde geliştirmeye çalıştığımız diyalog süreci, iki ülkenin ekonomik refahı ve siyasi istikrarının yanı sıra, bölgesel barış, istikrar ve güvenlik açısından da büyük önem taşımaktadır. Bu çerçevede, başlatılan işbirliği sürecinin ikili ilişkilere olumlu yansımaları 2007 yılında da devam etmiştir.
Özellikle ekonomik ilişkilerde ciddi bir mesafe katetmiş durumdayız. Ülkemiz Yunanistan’ın 5. büyük ticaret ortağı haline gelmiştir. İkili ticaret hacmini önümüzdeki yıllarda 4 milyar Dolara çıkarmayı hedefliyoruz. Temeli 2003 yılında atılan Karacabey-Gümülcine doğalgaz boru hattının inşası da tamamlanmıştır ve resmi açılışının iki ülke Başbakanları tarafından 18 Kasım’da yapılması öngörülmektedir.
Keza, diyalog süreci çerçevesinde oluşturulan mekanizmalar da işlerliğini korumaktadır. Ege sorunlarının barışçıl çözümleri konusunda fikir teatisine imkan sağlayan istikşafi görüşmelerin 36. turu geçtiğimiz Mart ayında Atina’da, iki ülke ilişkilerinin çeşitli veçhelerinin ele alındığı Yönlendirme Komitesi’nin 11. toplantısı da yine aynı dönemde Ankara’da yapılmıştır. Güven Artırıcı Önlemler sürecinde bugüne kadar 19 GAÖ benimsenmiş olup, yeni önlemlere ilişkin çalışmalar da sürmektedir.
Bu çerçevede, 26 yıldır AB vatandaşı olan Batı Trakya Türk Azınlığı’nın, Andlaşmalardan kaynaklanan Azınlık haklarının tanınması yönündeki kuvvetli beklentimiz de sürmektedir. Batı Trakya Türk Azınlığı’nın sorunlarını, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ikili ve çok taraflı platformlarda gündeme getirmeye devam edeceğiz.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
İyi ilişkiler sürdürmeye özen gösterdiğimiz diğer bir komşumuz olan İran’la Türkiye arasındaki siyasi ve ekonomik temaslar da giderek yoğunluk kazanmaktadır. 2006 yılında 6.7 milyar Dolara yükselen ticaret hacmimiz, bu yılın ilk sekiz ayında da geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 14 artmıştır. Karayolu taşımacılığı, doğal gaz boru hattı gibi alanlarda derinleşen işbirliği ve her yıl yaklaşık 1 milyon İranlı turistin ülkemizi ziyareti mevcut dostluk bağlarını pekiştiren unsurlardır.
İran’la terörizmle mücadele ve sınır güvenliği alanlarındaki işbirliğinin düzeyi de memnuniyet vericidir. Nitekim, Tahran’a geçtiğimiz ay sonunda yaptığım ziyaret, sınır bölgelerimizde terör örgütüyle mücadele konusundaki kararlılığımızın karşılıklı olarak bir kez daha teyidine imkan sağlamıştır.
Diğer taraftan, bölgesel ve küresel etkileri bağlamında, İran’ın nükleer programına ilişkin gelişmeleri yakından takip ediyor ve meselenin diplomatik yollardan çözümüne yönelik katkılarımızı sürdürüyoruz. Bu çerçevede, bildiğiniz gibi, AB Ortak Güvenlik ve Dış Politika Özel Temsilcisi Solana ile İran’ın o zamanki Başmüzakerecisi Laricani arasında geçtiğimiz Nisan’da gerçekleştirilen görüşmelere Türkiye ev sahipliği yapmıştır.
Biz tüm ülkelerin nükleer teknolojiden barışçı amaçlarla yararlanma hakkını desteklemekteyiz. Buna karşılık nükleer silahlar başta olmak üzere kitle imha silahlarının yayılmasını da ciddi bir sorun olarak görüyor ve bunu önlemeye yönelik uluslararası andlaşmalara şeffaflık içinde riayet edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu çerçevede, İran’ın nükleer programıyla ilgili sorunun diyalog yoluyla çözülmesi ve İran’ın bu konuda daha ileri düzeyde yaptırımlara maruz kalmaması samimi arzumuzdur.
Sayın Başkan, Komisyon’un Değerli Üyeleri,
Ülkemizin ortak bir geçmişi paylaştığı Orta Doğu bölgesini ilgilendiren diğer ikili ve çok taraflı konular da doğal olarak dış politikamızın öncelikli ilgi alanı içindedir. Bu meyanda, Orta Doğu Barış Süreci’ne “kolaylaştırıcı” sıfatıyla yapmakta olduğumuz katkılar ilgili tüm ülkeler tarafından takdirle karşılanmaktadır. Ülkemizin hem Arap dünyası hem de İsrail’le çok iyi ilişkilere sahip olması Türkiye’ye bölgede özel bir konum kazandırmaktadır. İzlediğimiz dengeli ve samimi politikaların doğal bir sonucu olarak, muhataplarımız, Orta Doğu’da barış, istikrar ve refahın tesisi yönünde oynamakta olduğumuz yapıcı rolün devamına büyük önem vermektedirler. Ekim ayı içinde Suriye, İsrail, Filistin, Ürdün, Mısır, Lübnan, Suudi Arabistan, Kuveyt, İran ve Irak’a yaptığım ziyaretler bu kanımızı daha da pekiştirmiştir. Sözkonusu ziyaretler, Irak’ın egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunması ve terör örgütü PKK’yla mücadele gibi konulardaki yaklaşımlarımızın diğer bölge ülkelerince paylaşılmakta olduğunu da göstermiştir. Ayrıca, bölge ülkelerinin AB’ne üyelik sürecimizi ilgiyle izlemekte oldukları ve Türkiye’nin AB’ne katılımının Batı’daki İslam karşıtı önyargıların giderilmesine yardımcı olacağına inandıkları bu vesileyle bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Bölge ülkelerindeki temaslarım sırasında, doğal olarak, Orta Doğu Barış Süreci’nin kilit unsurlarından İsrail-Filistin kanalındaki son gelişmeler üzerinde de ayrıntılı biçimde durulmuştur. Türkiye, İsrail-Filistin ihtilafının yanyana barış içinde yaşayacak iki devlet vizyonu temelinde, ilgili BM kararları, Yol Haritası ve Arap Barış Girişimi çerçevesinde, Filistin halkının tüm meşru haklarının tanındığı, kapsamlı, kalıcı ve adil bir çözüme kavuşturulmasından yanadır. Bu çerçevede, önümüzdeki haftalar içinde ABD’de düzenlenecek Uluslararası Orta Doğu Toplantısı’nın Barış Süreci’ne gerek taraf olan gerekse katkıda bulunacak tüm ülkeleri içerecek şekilde düzenlenmesini desteklemekte ve toplantıdan, iki devlet vizyonunun gerçekleşmesine yönelik somut sonuçlar alınmasını temenni etmekteyiz.
Bu görüşlerimizi ve Orta Doğu’daki duruma ilişkin değerlendirmelerimizi ülkemizi ziyaret eden İsrail Devlet Başkanı Shimon Peres ve Filistin Ulusal Yönetimi Başkanı Sayın Mahmoud Abbas’la da ayrıntılı bir şekilde paylaştık. İki liderin aynı zamanda ülkemizde bulunması Türkiye’nin tarafların güvenini haiz özel konumunu ve sahip olduğu uzlaştırıcı rolü bir kez daha ortaya koymuştur. Türkiye, bu iki lideri biraraya getirebilen dünyadaki birkaç ülkeden biridir. Sayın Peres ve Sayın Abbas’ın dün birlikte TBMM’ye gelerek Yüce Meclisimize hitap etmeleri çok özel bir durum oluşturmuş ve tüm dünya tarafından ilgiyle izlenmiştir.
Barış Süreci’ne siyasi plandaki desteğimize paralel olarak, ülkemizin öncülüğünde kurulan “Ankara Forumu” gibi somut mekanizmalar yoluyla Filistinlilerin ekonomik koşullarının iyileştirilmesi yönünde de yoğun çabalar sarfetmekteyiz. Bu kapsamda başlatılan Gazze’deki sanayi bölgesi projesine ek olarak, Batı Şeria’da da benzer projelerin gerçekleştirilmesini planlanmaktayız. Bu projelerin, fakirlik ve işsizlik sorunlarına el atmak suretiyle Filistin’de istikrarı güçlendireceğine ve aynı zamanda İsrail ve Filistin arasında güven tesisine yardımcı olacağına inanıyoruz. Ankara Forumu’nun 7. toplantısı da yine 13 Kasım’da Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Peres ve Sayın Abbas’ın katılımlarıyla Ankara’da yapılmış ve en üst düzeyde sağlanan bu destekle Forum’un çalışmalarına yeni bir ivme kazandırılmıştır.
Cumhurbaşkanı Sayın Beşar Esad’ın geçtiğimiz ay ülkemizi ziyareti sırasında Suriye ile imzalanan Mutabakat Muhtırası, Irak’a Komşu Ülkeler Toplantısı marjında 2 Kasım’da İstanbul’da imzalanan Türk-Arap İşbirliği Forumu Çerçeve Anlaşması ve yine aynı toplantı vesilesiyle 3 Kasım’da Mısır’la imzaladığımız Türk-Mısır Stratejik Diyaloğu Çerçeve Muhtırası, Arap dünyasıyla aramızda hızla gelişen ilişkilerin yeni yansımaları olmuştur.
Lübnan’daki gelişmeleri de yakından izlemekte ve bir yandan BM Barışı Koruma Gücü’ndeki mevcudiyetimizle Lübnan’ın güvenliğine katkıda bulunurken, diğer yandan da ülkede siyasi istikrarı sağlamaya yönelik çabalara destek vermekteyiz. Ayrıca, insani yardımlarımız çerçevesinde Lübnan’da okul, hastane ve sağlık merkezi inşası çalışmalarımız sürmektedir. Lübnan’a gidişimde askeri birliğimizi de ziyaret imkanı buldum. Ayrıca, ülkemizin yardımlarıyla inşa edilmekte olan 40 okuldan 4’ünün Lübnanlı yetkililerle birlikte açılışını yaptım.
Orta Doğu’da barış ve güvenlik alanında oynadığımız yapıcı rolün yanısıra, G-8 grubu tarafından başlatılan “Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika” girişimi kapsamında bölgesel reform çalışmalarına da güçlü bir destek veriyoruz. İtalya ve Yemen’le birlikte eşbaşkanlığını yaptığımız “Demokrasi Yardım Diyaloğu” çerçevesinde bölgede kadın haklarının geliştirilmesi yönünde harcadığımız çabalar ilgili tüm ülkelerce yakından takip edilmektedir. Ayrıca, OECD bünyesindeki benzeri bir süreç kapsamında da bölge genelinde iyi yönetişim ilkelerinin yerleştirilmesine ve yatırımların teşvikine yönelik çabalarımızı de sürdürmekteyiz.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Küresel barış ve güvenliğe katkılarımız çerçevesinde Afganistan’a yardımlarımızı da her alanda kesintisiz sürdürmekteyiz. Son dönemde terör olaylarındaki artışın da gösterdiği gibi, güvenliğin sağlanması Afganistan’da bir numaralı öncelik olmaya devam etmektedir. Kabil Merkez Bölge Komutanlığı’nı geçtiğimiz Nisan ayında sekiz aylık bir süre için devralmamızla birlikte Afganistan’daki asker sayımız 1.220’ye ulaşmıştır. Afganistan’daki güvenlik güçlerinin eğitilip donatılmasının yanısıra, kurduğumuz sağlık merkezlerinde her gün ortalama 900 hastayı ücretsiz tedavi etmekteyiz. Şu ana kadar tedavi ettiğimiz hasta sayısı 750 bini aşmıştır. İnşa ettiğimiz 27 okulda eğitim gören Afgan öğrenci sayısı da 38.000’i bulmuştur. Halen bir hastane, bir sağlık kliniği ve 16 okulun inşaatı sürmektedir. Vardak İl İmar Ekibimizin geçen yıl Kasım ayında faaliyete geçmesiyle insani yardım çalışmalarımızın kapsamı bu şekilde daha da genişlemiştir. Ayrıca, Filistinlilere yardım amacıyla kurulan Ankara Forumu’nun bir benzerinin, “İstanbul Forumu” adı altında Afganistan ve Pakistan bağlamında da hayata geçirilmesine yönelik çalışmalarımız sürmektedir.
Bu bağlamda, tarihi dostluk ve kardeşlik bağlarına sahip olduğumuz Pakistan’la ilişkilerimizin de mükemmel bir düzeyde seyrettiğini belirtmek istiyorum. Pakistan halen zor bir dönemden geçmektedir. Geçen ay meydana gelen ve yüzlerce kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan terör saldırısı ülkedeki güvenlik ortamının kırılganlığını göstermiştir. Pakistan’ın topraklarındaki radikal ve aşırı unsurlara karşı yürüttüğü mücadeleyi destekliyor ve ülkede yaşamın bir an önce normale dönmesini temenni ediyoruz. Öte yandan, ülkemizin evsahipliğinde geçen Nisan ayında yapılan Türkiye-Pakistan-Afganistan üçlü zirve toplantısıyla başlayan Ankara Süreci çerçevesinde, Pakistan’la Afganistan arasındaki ilişkilerin karşılıklı güven temelinde ilerletilmesine de katkıda bulunmaktayız.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Tarihten kaynaklanan gönül bağlarına sahip olduğumuz Orta Asya’daki kardeş cumhuriyetlerle ilişkilerimize de büyük önem veriyoruz. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlık, egemenlik ve güvenliklerini korumaları, istikrar içinde olmaları, ekonomilerini güçlendirmeleri, demokratik reformlarını gerçekleştirmeleri ve dünyayla bütünleşmeleri herkesin menfaatinedir. Türkiye, bölge ülkelerinin bu yöndeki çabalarını şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da desteklemeye devam edecektir.
Bu meyanda, hem Orta Asya ile Türkiye arasında bağlantıyı sağlayan, hem de Doğu-Batı enerji ve ulaştırma koridorlarının kesiştiği noktada yer alan Güney Kafkasya’daki komşu ülkelerle ilişkilerimizi de kritik bir önemde görmekteyiz. Bölgeye bütüncül yaklaşımımız çerçevesinde, Azerbaycan ve Gürcistan’la sürekli gelişen ilişkilerimize yeni boyutlar kazandırmaya gayret ediyoruz.
Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı, Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı, temelini bu yıl sonundan önce atmayı planladığımız Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Projesi ve Batum Havalimanının özel durumu gibi girişimlerle, hem bölge içi ticarete ciddi bir ivme kazandırılmakta, hem de bölgenin dünyayla bütünleşmesi hızlandırılmaktadır. Bu sürecin bir sonraki aşamasında, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında ortak bir alan oluşturulması amacıyla, AB çerçevesindeki yükümlülüklerimiz de dikkate alarak ülkemizce geliştirilmekte olan projeyi hayata geçirmeye çalışmaktayız.
Bölgeye yönelik politikamız, “donmuş” durumdaki ihtilafların barışçı yollardan çözüme kavuşturulmasını, bölgede istikrarın korunmasını ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesini esas almaktadır. Bu meyanda, Gürcistan’la Rusya Federasyonu arasında ortaya çıkan gerginliğin tırmanmaması için uygun yollardan girişimlerde bulunmaktayız. Ayrıca, Ermenistan’ın uluslararası hukuka aykırı bir biçimde işgal altında tutmaya devam ettiği Yukarı Karabağ’la ilgili ihtilafın çözüm sürecinde Azerbaycan’ı da güçlü biçimde desteklemeye devam ediyoruz.
Ermenistan’ın içinde bulunduğu olumsuz koşullara ve ülkemizin bugüne kadar tek taraflı olarak sergilediği tüm iyiniyet jestlerine rağmen, uluslararası alanda Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini sürdürüyor olması hazindir. Yüce Meclisimizin desteğiyle Sayın Başbakanımız tarafından 2005 yılında gündeme getirilen Ortak Tarih Komisyonu kurulması önerisine karşı sergilediği olumsuz tavır, Ermenistan’ın tarihle ve gerçeklerle yüzleşme cesaretine sahip olmadığını göstermiştir. Ermenistan son olarak ABD Kongresi’nde gündeme getirilen 1915 olaylarına ilişkin karar tasarısına etkin destek vermek suretiyle, bir yandan Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesine yönelik çabaları bir kez daha baltalamış, diğer yandan da bölgede kendisini daha da izole edebilecek gelişmelerin yolunu açmıştır.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerle ilişkilerimiz her alanda güçlenmeye devam etmektedir. Bu bağlamda, ülkemizin ikinci en büyük ticaret ortağı haline gelen Rusya Federasyonu’yla aramızda, “çok boyutlu güçlendirilmiş ortaklık” ilişkisi temelinde, çeşitli alanlara yayılan verimli bir işbirliği mevcuttur. Mavi Akım Doğal Gaz Boru Hattı ikili işbirliğini stratejik bir seviyeye taşımıştır. İkili ticaret hacminin bu yıl sonuna kadar 25 milyar Doları aşacağını tahmin etmekteyiz. Müteahhitlik firmalarımızın bugüne kadar Rusya’da üstlendikleri projelerin toplam tutarı da 23.5 milyar Dolara ulaşmıştır. 2007 yılının sadece ilk dokuz ayında ülkemizi 2.2 milyon Rus turist ziyaret etmiştir. İki ülke arasındaki üst düzey siyasi temaslar ve diyalog da tatminkar bir düzeyde seyretmektedir. Giderek derinleşen bu işbirliğinin karşılıklı çıkarlar temelinde önümüzdeki dönemde de sürdürülmesi her iki tarafın da menfaatinedir.
Diğer bölge ülkelerinden Ukrayna, Moldova ve Belarus ile de aramızda iyi ilişkiler mevcuttur. Bu ülkelerin siyasi, ekonomik ve toplumsal dönüşüm süreçlerini ve Batı kurumlarıyla yakınlaşmalarını desteklemekteyiz.
Büyük soydaş ve akraba topluluklarının yaşadığı Balkan coğrafyasına yakın ilgimiz de doğal olarak devam etmektedir. Mevcut bazı ihtilaflar henüz kalıcı biçimde çözülememiş olsa da, Balkanlar’da son yıllarda sağlanan ve 2007 yılında da şu ana kadar bozulmayan barış ve istikrar ortamının sürmesine büyük önem atfediyoruz. Bu bağlamda, Aralık ayında yeni bir aşamaya girmesi beklenen Kosova’nın nihai statüsüyle ilgili gelişmeleri yakından izlemekteyiz. Bu sorunun, yeni çalkantılara meydan verilmeksizin, Kosova’nın çok-etnili ve çok-kültürlü yapısını koruyacak bir uzlaşıyla kalıcı bir çözüme kavuşturulacağını ümit ediyoruz.
Sayın Başkan, Değerli Üyeler,
Her biri başlı başına önemli olmakla birlikte zamanın sınırlılığı nedeniyle ayrıntılarına giremediğim bazı konulara özetle de olsa değinmekte yarar görüyorum.
Dünyanın barış ve istikrarla ilgili sorunlarının çözümünün, orta ve uzun vadede yerküredeki ekonomik dengesizliklerin giderilmesi, küreselleşmenin nimetlerinin daha adil dağılımı ve gelişmekte olan ülkelere sağlanan yardımların artırılması gibi konularda sağlanacak ilerlemelere de bağlı olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. İşte Türkiye, bu gerçeği de dikkate alarak, son yıllarda resmi ve özel yollardan sağladığı kalkınma yardımlarını ciddi oranda artırmış bulunmaktadır. Nitekim, 2006 yılında sağladığımız dış yardımlar, bir önceki yıl sağlanan 600 milyon Dolar rakamını da aşarak 750 milyon Dolara ulaşmıştır.
Ülkemizin girişimiyle Birleşmiş Milletler tarafından geçtiğimiz Temmuz ayında İstanbul’da düzenlenen En Az Gelişmiş Ülkeler Bakanlar Konferansı, Türkiye’nin “donör ülke” niteliğinin uluslararası planda görünürlüğünü daha da artırmıştır.
Somut eylem planlarıyla da desteklenen Afrika, Latin Amerika, Doğu Asya ve Pasifik bölgelerine yönelik açılım politikalarımız, anılan bölgelerle başta ticaret hacminin büyümesi olmak üzere her alandaki ilişkilerimize olumlu etkiler yapmaktadır. Bu çerçevede, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya’nın yanısıra, küresel güç olma yolunda hızla ilerleyen Çin ve Hindistan’la ilişkilerimizi daha da derinleştirmek, önümüzdeki dönemde önceliklerimiz arasında olacaktır.
Dış güvenlik politikamızın kilit unsurlarından olan NATO, Avrupa-Atlantik coğrafyasının temel askeri ve siyasi forumu olarak ülkemiz açısından önemini korumaktadır. Bu çerçevede, NATO’nun değişen koşullara uyum sağlamaya yönelik dönüşüm sürecini ve “açık kapı” politikası çerçevesinde, gerekli kriterleri yerine getiren aday ülkeleri bünyesine almasını destekliyoruz. Türkiye, NATO ile AB arasında stratejik işbirliğinin derinleştirilmesi çabalarında da aktif rol oynamaktadır.
Balkanlar’dan Orta Doğu ve Afganistan’a kadar yayılan geniş bir bölgede BM çatısı altındaki barışı koruma operasyonlarına katkılarımız sürmektedir. 2009-2010 yılları için adaylığımızı koyduğumuz BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçilmemiz, küresel güvenlik ve istikrarın güçlendirilmesinde oynadığımız etkin rolü taçlandıran bir gelişme olacaktır. Üyeliği fazlasıyla hak etmiş olduğumuz bir gerçektir. Uzun süredir üzerinde çalışmakta olduğumuz bu konuyu, Eylül ayındaki BM Genel Kurulu vesilesiyle diğer ülke Dışişleri Bakanlarıyla yaptığım çok sayıdaki görüşme sırasında da gündeme getirdim. Bu konudaki çabalarımız istediğimiz sonucu alana kadar aralıksız sürecektir.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Yurt dışında yerleşik vatandaşlarımızın bulundukları toplumla huzur, barış ve uyum içinde yaşaması en çok öncelik verdiğimiz konulardan biridir. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra göçmenlere karşı değişik nedenlerle duyulan korkunun huzur ve barış ortamını zedelememesi için ilgili ülkelerle ortak çalışmalar yapılmasına yönelik çabalarımız sürmektedir. Buna paralel olarak, son dönemde çeşitli Batı Avrupa ülkelerinde uygulamaya konan ve ayırımcı hükümler içeren yasal düzenlemelere karşı, vatandaşlarımızın başta temel insan hakları olmak üzere ikili ve çok taraflı anlaşmalardan kaynaklanan hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla da her düzeyde gerekli girişimleri yapmaktayız. Ayrıca, yurtdışındaki vatandaşlarımızın başta Türkçe olmak üzere kültürel değerlerini ve ülkemizle bağlarını korumalarına yardımcı olmak amacıyla yoğun gayret sarfetmekteyiz.
Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımıza sunulan konsolosluk hizmetlerinin kalitesi de son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. Bu amaçla geliştirilen “konsolosluk.net” programı sayesinde yurtdışındaki yaklaşık 5 milyon vatandaşımızın yüzde 96’sının kayıtlarına bilgisayar ortamından ulaşıp işlemlerini süratle yapabilmekteyiz. 2007 yılında başlatılan ve kullanıcı sayısı giderek artan “e-Konsolosluk” sistemi de, vatandaşlarımızın en sık ihtiyaç duydukları işlem başvurularının yüzde 85’ini İnternet kanalıyla yapmalarını mümkün kılmaktadır. Ayrıca, geçtiğimiz Nisan ayında, Bakanlığımız bünyesinde, konsolosluk işlemleri hakkında telefonla süratle bilgi alınmasına ve işlem takibine imkan sağlayan bir Çağrı Merkezi faaliyete geçirilmiştir.
Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri,
Bakanlığımın oldukça geniş bir alana yayılan bu faaliyet ve hizmetleri en iyi şekilde yürütmeye çalışırken dayandığı temel unsur, sahip olduğu birikimli ve donanımlı kadrolar ve Bakanlık personelinin disiplin, idealizm ve azmidir. Ülkemizi temsil etmek ve çıkarlarını korumak uğruna dünyanın en zor bölgelerinde ve en ağır koşullar altında özveriyle görev yapan ve çok sayıda şehit de vermiş olan Dışişleri mensupları, son onbeş yılın uluslararası gelişmeleriyle birlikte iş hacmi birkaç misli ve süratle artmış olan ve çalışma temposu her gün giderek hızlanan merkez teşkilatında da, bu durumun yarattığı büyük maddi ve manevi baskıya aldırmaksızın aynı tutkuyla kendilerini görevlerine adamakta ve mesai mefhumu gözetmeksizin canla başla hizmet vermektedirler.
Dışişleri Bakanlığı, değişen koşulların bir gereği olarak, son yıllarda mesaisinin ve işgücünün önemli bir bölümünü, enerji, ulaştırma ve dış ticaret gibi alanlarda geleneksel diplomasi kulvarına paralel olarak yürütülen ve teknik niteliği ağır basan çalışmalara hasretmekte, ayrıca, ülkemizin TİKA aracılığıyla sağladığı dış kalkınma yardımlarıyla ilgili hazırlık, eşgüdüm ve sonuçlandırma çalışmalarında da merkezi rol oynamaktadır. Giderek genişleyen bu görev ve sorumluluklar çerçevesinde, Bakanlığımın, içinde bulunduğumuz bilgi ve uzmanlaşma çağının gerektirdiği nitelikleri haiz yeterli sayıda personel yetiştirilmesinden, küresel açılım politikalarımızın zorunlu kıldığı yeni dış temsilciliklerin açılmasına kadar uzanan geniş bir alanda ödenek ihtiyaçları gittikçe artmaktadır. Buna karşılık, Dışişleri Bakanlığı’nın genel bütçeden aldığı pay geleneksel olarak son derecede düşük düzeydedir. Büyük kısmı merkez ve dış teşkilatın zorunlu ihtiyaçları için tahsis olunan ödeneklerle personel giderlerinden oluşan bu bütçeye uluslararası kuruluşlara ülkemiz adına ödenen katkı paylarının da dahil olduğunu hatırlatmak istiyorum. Bakanlığım azami tasarruf anlayışı doğrultusunda hareket etmekle birlikte, Genel Bütçe içinde bu yıl binde 3.1 düzeyine düşen payımız ihtiyaçlarımızı karşılamakta yetersiz kalmaktadır.
Dış politikada kendimize belirlediğimiz yüksek hedeflere ulaşılabilmesi açısından, Dışişleri teşkilatının altyapı, teçhizat ve personel takviyesi gibi alanlardaki ihtiyaçlarının acil olarak giderilmesi büyük önem taşımaktadır. Bakanlığımın önümüzdeki yıllarda artan oranda ihtiyaç duyacağı kaliteli ve nitelikli işgücünü çekebilmesi, özellikle yoğun mesai gerektiren merkez teşkilatındaki memurların özlük haklarında sağlanacak iyileştirmelere bağlı olacaktır. Bu çerçevede, Bakanlığımız mensuplarının yurtiçi aylık ve ücretlerinin, diğer kurumlarda benzer statüde görev yapan kamu personeline sağlanan imkanlar düzeyine çıkarılması, hem devletimizin kadirşinaslığının gösterilmesi, hem de kurumlararası eşitliğin sağlanması açısından da yararlı olacaktır. Keza, Avrupa Birliği’yle müzakere sürecimizde sorumlulukları giderek genişleyecek olan AB Genel Sekreterliği’ne zaman içinde görevin gerektireceği ek imkanların süratle tahsisi de büyük önem arzetmektedir.
Türkiye gibi, dış politika gündemi diğer ülkelerle mukayese kabul etmeyecek kadar yoğun ve yaşamsal önemde meselelerle yüzleşmek durumunda olan bir ülkenin Dışişleri’ne ayırdığı bütçenin böylesine mütevazı düzeyde kalması gerçekten ileride mümkün olmayacaktır. Bakanlığımın mensuplarının, mevcut bütçe olanaklarıyla, insanüstü gayretlerini üstün vatan sevgisi içerisinde aynı azim ve kararlılıkla sürdürecekleri tabiidir. Ancak, ortaya koymaya çalıştığım bu manzaranın, Yüce Meclisimiz ve Devletimizin ilgili diğer kurumlarınca layıkıyla değerlendirilip, Bakanlığımın başta ödenekler olmak üzere, içinde bulunduğu bu müşkül çalışma koşullarından bir an önce kurtarılmasını sağlayacak tedbirlerin süratle uygulanması yönünde harekete geçilmesi dileğimi bu vesileyle önem ve öncelikle arzetmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyetin 100. yıldönümü olan 2023 yılında dünyanın ilk 10 ekonomisi içine girebilecek önemde bir ülkedir. Böylesine bir ülkenin dış politikasında gerekli imkanlara kavuşturulması lazımdır.
Bakanlığım, ulusal çıkarlarımızı koruyup geliştirmek amacıyla özveriyle yürüttüğü çalışmalarında, bu yıl 84. yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyetimizin dış politikasına damgasını vuran temel ilkeleri kendisine rehber edinmiştir. Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün insanlığa mal olmuş “yurtta barış, dünyada barış” felsefesi bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da çabalarımıza ışık tutmaya devam edecek ve Bakanlığım ülkemizin standartlarını her alanda çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmayı hedefleyen ulusal davamıza etkin katkılarını artırarak sürdürecektir. Bu çalışmalarımızda Yüce Meclisimizin güçlü desteğini bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da arkamızda hissedeceğimize olan inancımla, Bakanlığım ve Hükümetim adına Komisyonunuza saygılar sunuyorum.