Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Ali Babacan ile Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu'nun Devir Teslim Vesilesiyle Yaptıkları Konuşmalar, 2 Mayıs 2009 Bakanlığımızın 89. Kuruluş Yıldönümü Vesilesiyle Sayın Bakanımızın Tüm Teşkilata Mesajı, 2 Mayıs 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan’ın TBMM Genel Kurulunda Yaptıkları Konuşma (29 Nisan 2009) Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın, Medeniyetler İttifakı İkinci Forumu Çerçevesinde Yüksek Temsilci Sampaio ve İttifakın Eş sunucusu İspanyol Dışişleri Bakanı Miguel Moratinos ile Birlikte Düzenlediği Ortak Basın Toplantısındaki İfadeleri, İstanbul, 7 Nisan 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Özel Sektör ve Ekonomik Kalkınma Enstitüsü'nün Açılışı Vesilesiyle Yaptıkları Konuşma, Ankara, 2 Nisan 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın 18 Mart Şehitler Günü Münasebetiyle Düzenlenen Törende Yaptıkları Konuşma, 18 Mart 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın NTV'ye Verdiği Mülakat, Ankara, 10 Mart 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Deik/Taik Tarafından Düzenlenen Öğle Yemeğinde Yaptıkları Konuşma Ve Yöneltilen Sorulara Cevapları, İstanbul, 25 Şubat 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Kosova Meclisi Genel Kurulu'nda Yaptığı Konuşma, Priştine, 13 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın AB Başmüzakerecilik Görevinin Devir-Teslimi Vesilesiyle Düzenlenen Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma, Ankara, 11 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın BM Güvenlik Konseyi'nde Gazze'deki Duruma İlişkin 1860 Sayılı Karar'ın Kabulünden Sonra Yaptığı Açıklama, New York, 8 Ocak 2009 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın BM Güvenlik Konseyi Toplantısında Yaptığı Konuşma, New York, 6 Ocak 2009 Dışişleri Bakanlığı Ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Bütçesinin TBMM Genel Kurulu’nda Görüşülmesi Vesilesiyle Sayın Bakanın Yaptığı Konuşma, 23 Aralık 2008 Sayın Bakanımızın AB Üyesi Ve AB’ne Aday Ülkelerin Büyükelçilerine Verdiği Çalışma Yemeği Öncesinde Yaptığı Açılış Konuşması, 16 Aralık 2008 Sayın Dışişleri Bakanımız Tarafından 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü Vesilesiyle Yayınlanan Mesaj Afganistan İslam Cumhuriyeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Arasında Gerçekleştirilen İkinci Üçlü Zirve Sonucunda Kabul Edilen Ortak Açıklama, İstanbul, 5 Aralık 2008 Türkiye Cumhuriyeti Ve Pakistan İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Arasında Gerçekleştirilen Görüşmenin Ardından Yapılan Ortak Açıklama, İstanbul, 5 Aralık 2008 Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın 2009 Mali Yılı Bütçe Tasarısı Konuşması, 21 Kasım 2008 Sayın Bakanın Türk-İtalyan Forumu'nda Yaptığı Konuşma, Roma, 5 Kasım 2008 Sayın Bakanımızın Boğaziçi Konferansı’nda Yaptığı Konuşma, İstanbul, 11 Ekim 2008 Sayın Bakanın 24 Ekim Birleşmiş Milletler Günü Vesilesiyle Verilen Resepsiyonda Yaptığı Konuşma Türk-Arap İşbirliği Forumu Dışişleri Bakanları Birinci Toplantısı Kapanış Ortak Bildirisi Sayın Bakan'ın Cinsiyet Eşitliği - TAIEX açılış konuşması, Çözüm, 9 Ekim 2008 Sayın Bakanımızın “AB ve Türkiye Arasındaki Sivil Toplum Diyaloğunun Geliştirilmesi Açılış Konferansı”nda Yaptıkları Konuşma, Sheraton/Ankara, 9 Eylül 2008 Sayın Bakanımızın Türkiye-KİK Stratejik Diyaloğu 1. Dışişleri Bakanları Toplantısında Yaptıkları Konuşma, Cidde, 2 Eylül 2008 Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Büyükelçiler Konferansı Açış Konuşması, 15 Temmuz 2008, Bilkent Otel ve Konferans Merkezi Sayın Bakanımızın Türkiye’den Ayrılışında Havalimanında Yaptıkları Basın Açıklaması, 26 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın GDAÜ Zirvesi için Pomorie’ye Hareketinden Önce Havaalanında Yaptıkları Basın Açıklaması, 20 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın “Dünya Türk Girişimcileri Konseyi” Gala Yemeğinde Yaptıkları Konuşma, 4 Mayıs 2008 Sayın Bakanımızın 9 Mayıs Avrupa Günü Vesilesiyle AB Üye ve Aday Ülkelerin Büyükelçilerine Verdiği Kahvaltıdaki Konuşması, 9 Mayıs 2008, Swissotel
Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Sayın Ali Babacan´ın Eğitim Derneği 80. Yıl Uluslarası Eğitim Forumu vesilesiyle “AB Katılım Sürecimizde Eğitimin Yeri” konulu Açılış Konuşması, 30 Ocak 2008, Ankara

Çok Değerli TED’liler, Saygıdeğer Konuklar,

Bundan 23 yıl önce mezun olduğum TED Ankara Koleji’nde tekrar burada bulunmaktan, sizlerle beraber olmaktan büyük mutluluk duyuyorum, büyük onur duyuyorum.

Özellikle bütün toplumların temel taşını teşkil eden eğitim konusunda böyle kapsamlı bir forum düzenledikleri için ve bu konudaki görüşlerimi sizlerle paylaşma imkanı sundukları için Türk Eğitim Derneği yöneticilerine de ayrıca özellikle teşekkür etmek istiyorum.

Saygıdeğer Konuklar,

Ben bugün Türkiye’nin AB süreci hakkında kısa bir bilgi verdikten sonra, eğitim konusu AB sürecinde nasıl yer alıyor, bu konuda Türkiye’de neler yapılıyor, bu konudaki görüşlerimi, bu konudaki çalışmaları sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum.

Biliyorsunuz, Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 20. yüzyılın en önemli barış projesi olarak gündeme geldi, birbiriyle kıyasıya savaşan ülkeler, milyonlarca kişinin öldüğü savaşlardan çıkan ülkeler önce kömür ve çelik konusunda bazı ortak dayanışma alanları tespit ettiler, daha sonra ağırlıklı olarak ekonomik olan bir işbirliğini 20. yüzyılın en büyük uluslararası oluşumlarından birisi haline getirdiler.

Daha bundan 60-70 yıl önce birbiriyle farklılıklar üzerinde savaşan, birbiriyle çekişen ülkeler bugün ortak değerler, ortak idealler ve ortak amaçlar etrafında buluştular, biraraya geldiler ve hem siyasi hem ekonomik anlamda dünyanın en önemli oluşumlarından bir tanesi böylece karşımıza çıkmıştır.

Türkiye’nin AB’yle ilişkileri uzun bir tarihe dayanıyor. Türkiye, 1963’den bu yana AB ile kurumsal ilişkilere girmiş ve her geçen dönemde ilişkilerini daha ileri safhalara götürmüş bir ülkedir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana modernleşme projesi çerçevesinde ilerlemeyi hem bir hedef hem de Türk halkının daha iyi standartlarda yaşaması için bir araç olarak gören ülkemiz de bu yeni oluşumla olan ilişkileri geliştirmeyi dış politikasının başlıca hedeflerinden birisi haline getirmiştir. Bu hedef bugün de Türkiye’nin uzun vadeli dış politikasının temel unsurudur.

Şu anda Türkiye AB ile olan ilişkilerinde sadece bir aday ülke değil, aynı zamanda bir katılımcı ülkedir. Yani adaylık statüsünün daha üstünde bir statüye sahiptir. Bugün Türkiye artık tam üyelik amacıyla müzakerelere başlamış bir ülkedir.

3 Ekim 2005 tarihinde başlayan müzakere sürecimiz şu anda pek çok kamu kuruluşumuzun ve aynı zamanda çok sayıda sivil toplum kuruluşunun çalışmasıyla devam etmektedir. Kamu kuruluşlarımızın tümü ve 140 kadar sivil toplum kuruluşu da bu çalışmaların içerisindedir. Yaklaşık 100 bin sayfa civarında bir dökümantasyon olan AB müktesebatı bizim ekiplerimiz tarafından çok ayrıntılı bir şekilde incelendi, tarama dediğimiz süreç tamamlandı ve Türkiye artık hem kurallarıyla hem de kurumsal yapılanmalarıyla AB müktesebatına hızla uyum sağlamaktadır.

Sadece bu Hükümet döneminde, yani 5 aylık bir süre içerisinde Ankara ve Brüksel’de farklı fasıllardaki çalışmaları ilerletmek amacıyla 229 toplantı gerçekleştirildi. Yine aynı süre içerisinde Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Bakan seviyesinde AB ülkeleriyle tam 46 ziyaret gerçekleştirildi. Yane artık AB süreci Türkiye’nin günlük çalışmasının, günlük hayatının bir parçasıdır.

Katılım sürecimizin sonunda ülkemizin AB üyeliğinin gerçekleşmesi ve bu şekilde ülkemizin çok daha modern, çok daha yüksek standartları yakalamış bir ülke olması gerçekten Türk toplumu için son derece önemlidir. Bu sürecin bir siyasi yönü var, bir de daha çok teknik içerikli yönü var. Siyasi reformlar AB sürecimizde son derece önemli. Demokrasimizin derinleşmesi, Türkiye’deki insan hakları ve özgürlükler konusunda tam bir AB uyumu, Kopenhag siyasi kriterlerine uyumu, yine hukukun üstünlüğü ilkesinin ülkemizde tam olarak yerleşmesi, bu AB sürecinin en önemli hedeflerinden biridir.

Dünyada kendisine demokratik cumhuriyet diyen o kadar çok ülke var ki, bu ülkeleri şöyle tek tek alıp incelediğinizde bunların pek çoğunun aslında demokrasi kelimesini tamamen şeklen kullandığını, aslında demokrasiyle uzaktan yakından ilgileri olmadığını görüyoruz. Türkiye kendisine hedef olarak birinci sınıf demokrasiyi seçen bir ülkedir. Biz, Türkiye’ye özel sebeplerle „bize has özelliklerimiz var, bu bize özel bir demokrasidir, bunu başkasıyla kıyaslamayalım ve elimizde olana razı olalım“ demek lüksüne sahip değiliz. Türkiye kendi demokrasi uygulamalarını mutlaka ve mutlaka dünyadaki en iyi uygulamalarla sürekli mukayese etmeli ve kendine dünyadaki en iyi demokrasileri hedef olarak seçmelidir. Biz artık bir devlet projesi olarak AB’yi kendimize hedef seçmişiz. Yani Kopenhag siyasi kriterleriyle tanımlanan bir demokrasiyi kendimize hedef seçmiş bir ülkeyiz. Her an kendimizi o kriterlerle mukayese edeceğiz, o kriterlere ne kadar yakınız ne kadar uzağız, bunu mutlaka kontrol ederek çalışmalarımıza devam edeceğiz. Aksi halde birileri çıkıp bu kadar yeter, Türkiye’ye bundan daha fazlası yaramaz diyebilir. Yine temel hak ve özgürlükler konusunda bizim standartımız, kriterimiz Kopenhag kriterleridir. Türkiye’de özgürlüklerin böylesine yaşanması, tüm vatandaşlarımızın istisnasız olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak vatandaş olmanın verdiği haklardan sonuna kadar yararlanması, yine bizim bütün bu reform sürecimizin en temel unsurlarından biridir.

Bu konuda çok büyük ilerlemeler kaydettik. 2002 yılının Türkiyesi ile bugünün Türkiyesi bu açıdan bakıldığından neredeyse farklı iki ülkedr. 2004 sonuna kadar bu kriterleri yeterince karşılayan bir ülke olarak çok sayıda reform gerçekleştirdik, böylece müzakerelere başlama hakkını elde ettik, arkasından da reformlarımızı rafine etme dönemine girdik ve şu anda bu dönemin içindeyiz.

Müzakerelerin fasıllar temelinde nasıl ilerlediğine şöyle bir bakacak olursak; bugüne kadar 6 faslın resmen açılışını gerçekleştirdik. Ancak, Türkiye için fasıl açmak ya da fasıl kapatmak, yeni üye olan 12 ülkeyle mukayese ettiğimizde çok farklı anlamlar taşıyor. Türkiye’nin AB süreci yeni üye olan ülkelerden çok daha farklı niteklikler taşıyan bir süreç. Maalesef, fasılların açılması ya da kapanması fasılların içeriğiyle ilgili teknik konularda Türkiye’nin ne kadar ilerlediğine değil, fasılların açıldığı ya da kapandığı dönemde AB’nin genel siyasi iklimiyle son derece ilgili. Şu anda bizim 5-6 faslımız daha aslında hemen açılmaya hazır durumda. Teknik olarak bütün problemlerin çözüldüğü, Türkiye’nin bunları resmen açmaya hazır olduğu da AB Komisyonu tarafından tüm üye ülkelere rapor edilmiş durumda. Ancak kimi zaman farklı üye ülkelerin farklı yaklaşımları bu fasılların önünde engel teşkil edebiliyor. Biz 2007 yılının başında, yani geçtiğimiz yılın başında çok önemli bir stratejik karar verdik. Özellikle fasılların açılması ya da kapanmasının üye ülkelerin genel siyasi iklimine o kadar bağlı olduğunu gördüğümüzde, dedik ki biz kendi reform sürecimizi bu fasılların açılmasına kapanmasına bağlayamayız. Bizim kaybedecek vaktimiz yok. 27 ülkeden bir tanesinin keyfi yerinde değil diye, biz sürecimizi yavaşlatamayız dedik. Dolayısıyla iç reform sürecimizle fasılların resmen açılıp-kapanması arasına mesafe koyduk ve iç reform sürecimize hızla devam etme kararı aldık.

Geçen sene Nisan ayında bir program yayımladık ve bu programda 2013 yılına kadar yapacağımız bütün müktesebata uyum programının ayrıntılı bir açıklamasını kamuoyuyla paylaştık. 400 sayfalık bu dökümanda 200 kadar yasal düzenleme, 600 kadar da ikincil düzenlemenin takvimi ve bunları yapacak sorumlu kuruluşların isimleri yer aldı. Ve bu neredeyse bir senelik bir dönemde uygulanmaya başlanmış oldu. Dolayısıyla, 2013 yılı itibarıyla Türkiye ben hazırım diyecektir. Tabii o gün itibarıyla AB Türkiye için ne kadar hazır olacak bunu hep beraber göreceğiz.

Değerli Konuklar,

Kuruluşundan bu yana çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşma ülküsü için çalışan Türkiye, bu süreç çerçevesinde Avrupa Birliği’nin eğitim alanındaki öncelik ve hedeflerini de paylaşma kararı almıştır. Bu öncelik ve hedefleri hayata geçirmek için hem kurumsal altyapı hem de insan kaynağı ülkemizde mevcuttur.

Türkiye, AB’nin daha rekabetçi ve daha verimli olmasına yönelik Lizbon Gündeminin hedef ve amaçlarını da paylaşmaktadır.

Erken yaşta okuldan ayrılanların oranının azaltılması, ortaöğretimde okuyan nüfusun oranının artırılması, kız erkek arası okuma oranı farklılıkların azaltılması, bilgi ve iletişim teknolojilerinin daha etkin bir şekilde kullanımının sağlanması ve hayat boyu öğrenim ülkemizin AB’yle paylaştığı eğitim alanındaki ortak hedeflerdir.

Türkiye 2001 yılında AB’nin Bologna Sürecine de katılmıştır. Bologna Sürecinin katılımcıları arasında öğrencilerin ve öğreticilerin karşılıklı hareketliliğini artırma yönündeki çabalarımız da sürmektedir.

Eğitim alanında AB’yle işbirliğimizin en önemli boyutunu AB’nin eğitim ve gençlik programları teşkil etmektedir. Bu programları “Ulusal Ajans“ olarak adlandırdığımız kurumumuz “Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi Başkanlığı“ yürütmektedir.

Ülkemiz, 2004 yılından bu yana AB’nin Leonardo, Sokrates ve Gençlik Programlarına başarıyla katılım sağlamaktadır. 2007 yılında Hayatboyu Öğrenim ve Gençlik Programlarına da katılım sağlanmıştır. Erasmus Yüksek Öğrenim Öğrenci Değişim Programı sayesinde binlerce gencimiz AB ülkelerine belirli süreler için eğitime gitmektedir.

2004 yılında bu yana, AB’nin eğitim ve gençlik programlarından yararlanan kişilerin sayısı 40.000’i aşmıştır ve bu rakam 2013 yılında toplam 380 bine ulaşacaktır. Şu ana kadar, yararlanıcılar olarak tanımlanan bu kitle içerisinde 9.000’den fazla üniversite öğrencisi, 5.000’den fazla mesleki eğitim öğrencisi ve öğreticisi, 18.000’den fazla genç, 3.000’den fazla öğretmen ve 2.000’den fazla öğretim üyesi bulunmaktadır. Ülkemizde işgücü kalitesinin artırılması bakımından sözkonusu programlar önemli işlev görmektedir.

Türkiye, AB eğitim ve gençlik programlarını başlatma, uygulama ve yaygınlaştırma konusunda gösterdiği performansa dayalı olarak 2007-2013 dönemiyle ilgili önemli bir noktadadır ve Avrupa çapında Hayatboyu Öğrenme Programı’nda 7. (46 milyon Avro), Gençlik Programı’nda ise 4. (6,9 milyon Avro) en büyük bütçeye sahip olan ülke konumuna yükselmiştir.

Eğitim ve gençlik Programları uluslararası işbirliğine dayalı programlar olduğundan ülkemizden yurtdışına gidenler kadar eğitim faaliyetlerini yürütmek üzere ülkemize gelenler de olmaktadır.

Erasmus Yüksek Öğrenim Öğrenci Değişim Programı kapsamında “gelen” öğrenci ve öğretim elemanları sayıları her yıl katlanarak artmaktadır. 2004 yılından bu yana üç yıllık ilk dönem sonunda ülkemizdeki yüksek öğretim kurumlarına yurtdışından yaklaşık 1.000 öğretim elemanı ve 2.300 de öğrenci gelmiştir. Bu durum, yüksek öğretim kurumlarımızın diğer ülkelerdeki karşıtlarıyla karşılıklı etkileşim ve işbirliği için verimli bir ortam yaratmakta; gelenlerin sayısının yüksekliği ise ülkemizin tercih edilirliğine işaret etmektedir.

Karşılıklı hareketliliğin daha da yoğun olduğu bir başka program ise Gençlik Programıdır. Bu program kapsamında yurdumuza 2004 yılından bu yana gelenlerin sayısı 6.300’e ulaşmıştır.

Türkiye’ye yönelik bu hareketliliğin bir diğer memnuniyet verici boyutu ise ilk kez Avrupa ülkeleri vatandaşlarının Türkçe’yi yabancı dil olarak öğrenmeye ve Türkçe’ye ilgi göstermeye başlamış olmalarıdır. Bir yıla yakın süre ülkemizde kalan bu gençler, dilimizi ve kültürümüzü ilk elden tanıma ve öğrenme fırsatını elde etmekte, ülkemiz toplumsal hayatını yakından gözlemleme ve tanıma fırsatı bulmaktadırlar. Bugüne kadar edinilen izlenim, bu tür uzun süreli kalışların bir Türkiye imajı oluşturmada, bir Türkiye algılaması oluşturmada çok büyük bir önemi olduğudur.

Değerli Konuklar,

AB-Türkiye ilişkilerinin çok önemli bir yönü karşılıklı iletişim, karşılıklı olarak birbirini daha iyi tanıma imkanıdır. Bu aslında aynı zamanda sadece bir Türkiye ve sadece bir AB meselesi değil, bölgesel ya da küresel anlamda düşündüğümüzde medeniyetlerarası bir iletişim, bir kaynaşma, bir yakınlaşma projesidir de aynı zamanda.

Müzakere kararının alındığı 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’e pekçok ülkeden gazeteciler gitmiştir. Fakat sadece bölge ülkelerinden, Ortadoğu’dan 270’in üzerinde gazeteci Türkiye’yle ilgili kararı izlemiştir. Bugün Türkiye’nin attığı her reform adımı Kuzey Afrika, Orta Asya, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’ya kadar yankılar uyandırmaktadır. Bir bakıma, Türkiye, demokrasi, İslam ve laikliğin aynı anda ve her geçen ay, her geçen yıl daha iyi bir şekilde birarada bulunduğu bir ülke olarak bütün dünyada izlenmektedir ve pek çok ülkedeki genç entelektüeller, reform yapmak isteyen insanlar Türkiye’yi bir bakıma kendilerine örnek almaktadır. Türkiye’deki gelişmeler, o insanlara kendi ülkelerinde güç katmaktadır.

Özellikle 11 Eylül olaylarından sonra doğu-batı çatışmasının çoğalacağı, medeniyetler arasındaki ilişkilerin son derece kötü bir noktaya gideceği konusunda pek çok senaryo üretildi. Aslında Türkiye’nin AB süreci, Türkiye’nin AB ile başlatmış olduğu bu müzakere süreci, bütün bu olumsuz senaryolara verilmiş belki de en iyi cevaptır. AB’nin kendisi nasıl 20. yüzyılın en büyük barış projesiyse, Türkiye’nin AB süreci ve Türkiye’nin nihayetinde AB’ye tam üye olması da 21. yüzyılın en önemli barış projelerinden, küresel barış projelerinden birisi olarak mutlaka tarih kayıtlarına geçilecektir.

Türkiye’yi içine alan bir AB çok daha güçlü olacaktır. Türkiye’yi içine alan bir AB gerçek anlamda bir küresel aktör olabilecektir. Yine Türkiye’yi içine alan bir AB çok daha yüksek bir temsil gücüne sahip olacaktır. Bugün AB’nin ekonomik gücüyle siyasi gücü arasında bakıyorsunuz büyük bir uçurum vardır. Ekonomik olarak dünyanın en büyük güçlerinden bir tanesi ama siyasi güç olarak bakıyorsunuz ki durum çok daha farklı bir noktada. Ortak bir dış politika oluşturmakta güçlük çeken ve bir çok temel konularda dahi bir türlü dünyada sesini yeterince duyuramayan, yeterince etkin olamayan bir AB’den sözediyoruz. AB ne kadar içine kapanırsa, ne kadar münhasır bir bölge, münhasır bir oluşum olarak kendini tanımlarsa, ilan ederse, o kadar gücünü kaybedecektir. AB ne kadar dışa açılır, ne kadar katılımcı bir anlayışla bundan sonra devam ederse o kadar güçlenecektir, dünyada o kadar daha fazla söz sahibi olabilecektir.

Biz Türkiye’nin AB sürecini sadece 28.-29. ülkenin üye olmasından ibaret görmüyoruz. Kimsenin de böyle görmemesi gerekir. Türkiye’nin AB süreci yeni bir AB tanımlamayla, AB’ye yeni bir çehre katmayla alakalı bir süreçtir ve müzakere sürecimiz tamamlandığında işte o verilecek karar gerçekten bölgemizin kaderini etkileyecek bir karar olacaktır. Saygıdeğer Konuklar,

AB’yle yürüttüğümüz bu verimli işbirliğine paralel olarak, biz ulusal düzeyde de eğitimin kalitesinin yükseltilmesini öncelikli hedef olarak kendimize belirlemiş bulunuyoruz.

Ülkemizde eğitim konusunda başlıca görevi üstlenen Milli Eğitim Bakanlığımız, Yüksek Öğretim Kurulumuz ve genel stratejileri belirleyen Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığımızın yanısıra pek çok sivil toplum kuruluşumuz da eğitim politikalarının geliştirilmesinde ve uygulanmasında önemli çalışmalar yapmaktadır. İşte Türk Eğitim Derneği de, Türkiye’nin eğitim alanında, eğitim politikalarının oluşturulmasında ve AB sürecinde gerçekten çok aktif ve önemli bir rol almaktadır. Ve şimdiye kadar bütün bu çalışmalara verdiği destekten dolayı ben tekrar Türk Eğitim Derneği’ne ve değerli yöneticilerine buradan teşekkür etmek istiyorum.

Biz bu çerçevede, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının Türk eğitim sistemine devamlı artış gösteren katkılarını memnuniyetle takip etmekteyiz. Özellikle kamu ve sivil toplum kuruluşlarının yakın işbirliğiyle kız çocuklarımızın 8 yıllık temel eğitime erişiminde kaydedilen önemli ilerlemeden de mutluluk duyuyoruz. Bu çabalarla hem çocuklarımızın kaydolma oranını artırmayı hem de bölgesel ve mekânsal farklılıkları azaltmayı hedefliyoruz.

Biliyorsunuz başlattığımız bir program çerçevesinde, bugün 1 milyon 600 bin çocuğumuz şartlı nakit desteği adını verdiğimiz program çerçevesinde eğitim görmektedir. Bu özellikle dar gelirli ailelerin çocuklarını okula göndermeleriyle ilgili devletimiz tarafından verilen bir teşvikle, özellikle annelere yapılan bir ödemeyle yakından alakalıdır. Biliyorsunuz, ilköğretimdeki miktara göre ortaöğretimde daha yüksek bir ödeme yapılmakta, yine kız çocukları için erkek çocuklara göre daha yüksek bir ödeme yapılmakta ve ödeme anneye yapılmaktadır. Özellikle ülkemizin daha az kalkınmış bölgelerinde okula gitme oranında, hele hele kız çocuklarının okula gitme oranında son derece hızlı bir artış sağlandı ve bu programın bunda önemli bir payı olduğunu düşünüyoruz.

Daha fazla kaynağı seferber ederek ve kamu ve sivil toplum kuruluşları arasındaki işbirliğini geliştirerek, eğitim alanındaki çabaların tüm ülke çapında yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesini amaçlıyoruz.

Eğitime erişimdeki sorunların yanı sıra, eğitimin kalitesine ilişkin konulara da son derece önem vermekteyiz. Eğitim kalitesinin artırılması açısından; müfredatın güncelleştirilmesi, sınıf öğretmenliği, yabancı dil, bilgisayar gibi ihtiyaç duyulan alanlarda yeterli sayıda ve nitelikte öğretmen istihdam edilmesi ve hizmetiçi eğitim yoluyla niteliklerinin artırılması, derslik başına düşen öğrenci sayısının azaltılması, ilköğretimde ikili eğitimden tam gün eğitime geçilmesi, etkin bir rehberlik ve danışmanlık sisteminin kurulması, mesleki eğitimin işgücü piyasasıyla uyumunun sağlanması, okullarda bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin olarak kullanılması temel öncelikler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Değerli Konuklar,

Biz 2002 yılından bu yana eğitim konusunu aynı zamanda ekonomik programımızın da çok önemli bir unsuru olarak ele aldık. Dünya Bankasıyla yapmış olduğumuz çok kapsamlı çalışmalarda eğitim en önemli reform alanlarından birisi olarak hep yer aldı. Çünkü Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik kalkınması, Türkiye’nin uzun vadeli ekonomik istikrarı, sağlam bir eğitim sisteminden geçmekte ve çok iyi yetişmiş nesillerden geçmektedir. Bir ülkenin ekonomik gücü toplam milli geliriyle ölçülür. Milli gelirin pek çok tanımı vardır, pek çok hesaplama yöntemi vardır. Ama bir tanesi, o ülkedeki katma değerlerin toplamıdır. Yani, bir ülke fert fert, birey birey ne kadar katma değer üretiyor, bunların toplamını aldığınızda o ülkenin toplam milli gelirini bulursunuz. İşte Türkiye’nin milli gelirinin yükselmesi, Türkiye’nin ekonomik büyümesi fert fert daha yüksek katma değer üretmekten geçiyor. Daha yüksek katma değer üreten bireyler ise daha eğitimli, daha güncel bilgi ve becerilerle donatılmış bir nesilden geçiyor. Türkiye’nin malum bir cari açık sorunu var. Biz 4-5 yıldan beri sürekli söyledik. Bu sorunun dahi çözümü eğitimden geçer. İlk önce soruyorlar, ne alakası var, cari açık bir ekonomik gösterge, ülkenin döviz endeksi, eğitim bunu nasıl düzeltir diye. Eğer biz okul öncesi eğitimden başlayarak insan yetiştirmeye gerekli önemi verirsek, mesleki eğitime önem verirsek, işgücü piyasalarına esneklik gösterecek o mesleki eğitim konusunda meslekten mesleğe kolay geçiş sağlayacak eğitim konusunda gerekli önemi verirsek, bu konulara esneklik getirirsek, Türkiye çok daha yüksek bir katma değer üreten bir ülke olacaktır. Çünkü Türkiye çok daha yüksek katma değer içeren ihracat yapma imkanına ulaşacaktır. Orta ve uzun vadede Türkiye’nin önemli bir konusu olan bu ödemeler dengesi ancak bu şekilde çözülebilecektir.

Değerli Konuklar,

Bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde ihtiyaç duyulan teknolojik yetkinliklerin öğrencilere kazandırılması ile örgün ve yaygın eğitimin bu teknolojilerle desteklenmesi için öğretmen ve eğiticilerin niteliklerinin artırılması ve okullarda bilgi ve iletişim teknolojilerine yönelik altyapının geliştirilmesi de yine büyük önem arzetmektedir. Bilişim teknolojisi sınıflarının eğitimde etkin kullanımı için şu ana kadar 29 binin üzerinde okula ve diğer eğitim kurumuna genişbant internet erişim hizmeti sağlanmıştır. Ve biz sadece ilkokullara geçtiğimiz iki yıl içerisinde 500 binin üzerinde bilgisayar dağıttık. Bugün belki istisnalar olabilir ama Türkiye’deki ilkokulların önemli bir kısmında bilgisayar laboratuvarı ve internet erişimi vardır.

Ülkemizde kamu eğitim harcamaları milli gelire oranla nerede, bu da çok önemli bir göstergedir. Çünkü, bakıyoruz AB’de bu ortalama milli gelirin yüzde 5’i, OECD’de de ortalama yüzde 5,4’ü. Yani milli gelirin içinde eğitim harcamaları yüzde 5,4’lük bir paya sahip OECD ülkeleri içerisinde. Türkiye’de bu oran nerede? 2005’de yüzde 4, 2006’da yüzde 4,1 ve 2007’de ise yüzde 4,3. Yani her yıl eğitimin milli gelirden aldığı pay yükselmekte. Yine önceki hükümetimiz döneminde hazırladığımız ilk bütçe, 2003 bütçesinde, tarihte ilk defa eğitim en önemli harcama kalemi haline getirilmiştir. Yani bütün devlet harcamaları içerisinde devlet en çok parayı nereye harcıyor diyer sorarsanız eğitim bir numaralı harcama alanıdır, bir numaralı bütçe kalemidir. Bu, 2002 yılına kadar böyle değildi. 2003 yılından bugüne kadar her bütçede, 2008 bütçesi dahil eğitim bir numaralı bütçe kalemi olarak yer almıştır. Tabii bu oranı daha da yükseltmek, hem milli gelir hem de genel bütçe harcamaları içinde eğitim oranının daha da artırılması da bizim en önemli hedeflerimizden birisidir.

Saygıdeğer Konuklar,

Toplumsal gelişmenin sağlanması amacıyla; düşünme, algılama ve sorun çözme yeteneği gelişmiş, yeni fikirlere açık, çağdaş uygarlığa katkıda bulunabilen, bilim ve teknoloji kullanımına ve üretimine yatkın, sanata değer veren, beceri düzeyi yüksek, üretken ve yaratıcı bilgi çağı insanlarını yetiştirmek Türkiye gibi dinamik ve hızla büyüyen bir ülkenin en önemli ihtiyacıdır.

Bu ihtiyacın en verimli ve sağlıklı şekilde karşılanması amacıyla, ulusal önceliklerimiz ve AB ile paylaştığımız ortak hedefler doğrultusundaki çalışmalarımız kararlılıkla sürecektir.

Tabii, bu dönemde gördüğümüz bir başka trend de özellikle AB konusundaki çalışmaların ve AB hedefinin gençlerimize çok farklı şekilde anlatılması ve gençlerimizde gerçekle alakası olmayan bir AB imajının oluşturulmasıdır. Ben açıkça bir hususu ifade etmek istiyorum: Türkiye’de AB süreci işine gelmeyen çevreler var. Türkiye’nin kapalı bir ülke olmasından, Türkiye’nin içine dönük bir ülke olmasından, Türkiye’nin kendine özgü sistemi olmasından belki nemalanan, fayda sağlayan çevreler var. AB süreci Türkiye’nin dışa açılması için, halkımızın çok daha yüksek standartları yakalaması için, halkımızın hakettiği özgürlük ortamına ulaşabilmesi için çok önemli bir süreç.

Şunu da açıkça ifade etmek istiyorum: Türkiye bu çalışmaları yaparken sadece üye olmak amacıyla yapmıyor, Türkiye bu çalışmaları bir çerçeve olarak kendisine belirlemiş, bir reform çerçevesi olarak kabul etmiştir ve ne yapıyorsa kendi için yapmaktadır.

Bakın bugüne kadar, şöyle bir 1963’den bu yana olan çalışmaları ele alalım, AB’ye taviz anlamında tek bir şey verilmemiştir. Attığımız her adımda kazanılmıştır. Kim kazanmıştır? Halkımız kazanmıştır. Ekonomimiz çok daha farklı bir noktaya gelmiştir. Bugün, müzakereler başlayıncaya kadar Türkiye’ye giren doğrudan sermaye yılda ortalama 1 milyar. Müzakereler başladıktan sonra 2005’de 10, 2006’da 20 ve 2007’de yine 20 milyar dolar daha sermaye girişi olmuştur. Türkiye’nin milli geliri geçen sene 500 milyar dolara yaklaştı. 80 milyar nerede, 500 milyar dolar nerede? Türkiye daha açık bir ülke, daha açık bir toplum oldukça bundan sadece kendi insanımız istifade edecektir ve halkımız, toplumumuz bundan yararlanacaktır. Açık bir ülke olmaktan kaybedenler, zarar edenler ise maalesef talihlerine küseceklerdir. Türkiye’nin artık geri döndürülemez bir yola girdiğini, geri dönülemez bir reform sürecine girmiş olduğunu kabul etmek zorundadırlar. Bu gerçeği artık bütün dünya görüyor. Bu reform süreci, bu açılım süreci Türkiye’nin geri döndürülemez bir süreçtir. Bugünün dünyası, bugünün Türkiyesi, bugünün Türk toplumu artık bu hızla açılan Türkiye’nin, hızla ilerleyen Türkiye’nin önüne kimsenin engel olmasına izin vermeyecektir.

Tekrar ifade etmek istiyorum ki, Türkiye’de eğitimde kalitenin artması, Türk işgücünün daha da nitelikli hale gelmesi, ülkemiz için olduğu kadar, küresel bir aktör olmak için, dinamik Türk işgücüne ve beynine ihtiyaç duyan AB için, Türkiye’nin bu süreci önem taşımaktadır.

Bu seminer serisini düzenlediği için tekrar Türk Eğitim Derneği’ne teşekkür ediyorum.

Hepinize iyi günler diliyorum.