#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Sayın Ali Babacan'ın Deik/Taik Tarafından Düzenlenen Öğle Yemeğinde Yaptıkları Konuşma Ve Yöneltilen Sorulara Cevapları, İstanbul, 25 Şubat 2009

Sayın Başkan, değerli Yöneticiler,

İş dünyamızın çok kıymetli temsilcileri,

Çok değerli Başkonsolos,

Değerli basın mensupları,

Bugün bu çalışma yemeği vesilesiyle sizlerle bir arada olmaktan ve Türk-Amerikan ilişkilerini sizlerle beraber değerlendirmekten gerçekten büyük mutluluk duyuyorum ve bu ortamı sağladıkları için, bu toplantıyı düzenledikleri ve beni davet ettikleri için de Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’na ve Türk-Amerikan İş Konseyi’ne özellikle teşekkür etmek istiyorum

Türkiye ve ABD arasındaki ilişkileri belki pek çok kelimelerle tarif edebiliriz, ama bizim en çok kullandığımız kelimeler bu ilişkileri tarif ederken dostluk, ortaklık ve güvenilirlik. Gerçekten şöyle bir ilişkilerimizin tarihine bakacak olursak bu ilişkiler ortak değerler ve idealler üzerine inşa edilmiştir. Demokratik ve özgür dünyanın iki üyesi olan Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, bizim her açıdan önemsediğimiz ve daha da geliştirmek istediğimiz ilişkilerdir. Ortak değerler dedik, ortak idealler dedik, bunların içinde hiç kuşkusuz, demokrasinin çok önemli bir yeri vardır. Temel haklar, özgürlükler, hukukun üstünlüğü ilkesi. Her ne kadar son zamanlarda biraz soru işaretleri oluştuysa da serbest piyasa ekonomisi gibi, Türkiye ile ABD’nin hem beraberce paylaştıkları, hem de dünyanın dört bir yanında yerleştirmek için, geliştirmek için çalıştıkları değerlerdir. Bu ortak değerler üzerinde inşa edilmiş ilişkileri ben hep sağlıklı ilişkiler olarak görüyorum. Ortak değerler, prensipler ortada olduktan, uluslararası hukuk sözkonusu olduktan sonra ilişkilerimizin temellerinin hiçbir zaman sorgulanmaması ve bu ilişkilerin hep daha iyiye doğru gideceği konusunda da herkesin bu fikirde bu inançta olması gerektiğini düşünüyorum. Bu ilişkiler kuşkusuz aynı zamanda karşılıklı çıkara dayanan ilişkilerdir. Bu ilişkilerin iyiliğinden hem Türkiye Cumhuriyeti istifade ediyor, hem de ABD istifade ediyor. Dış politikada çok geniş bir ortak gündemimiz var. Türkiye’nin en önemli 10 tane dış politika konusunu sıralasanız, bir de ABD’nin en önemli 10 tane dış politika konusunu sıralasanız, göreceksiniz ki bu listeler aşağı yukarı aynı listeler. Biz bunu 3–4 ay öncesine kadar söylediğimizde, Amerikalı dostlarımız “ doğru, belki bir Kuzey Kore, hani biz ilgileniyoruz, siz fazla ilgilenmiyorsunuz” diyorlardı bize, fakat şimdi biz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Kuzey Kore Yaptırımlar Komitesi Başkanı olduk, Türkiye olarak ve o bir alanda da artık daha yakın çalışmamız gerekecek.

Kuşkusuz Türkiye’nin çok geniş bir coğrafyayla yakın tarihi ve kültürel ilişkileri var. Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya, Afganistan, Pakistan. Yani Fas’tan alın, Bangladeş’e kadar bu kuşakta Türkiye’nin hem yakın bir ilişkisi sözkonusu, hem de güçlü bağları, ilişkileri sözkonusu. Yine aynı bölge, yine aynı kuşak belki Dünyada en çok problemlerin yaşandığı, krizlerin yaşandığı, ara ara bu krizlerin sıcak çatışmalara dönüştüğü bir alan. Bu kadar geniş bir gündemde Türkiye bu bölgelere daha yakın bir ülke olarak ABD’yle beraber güzel sonuçlar elde edecektir diye düşünüyoruz. Özellikle Başkan Obama’nın dış politikada ortaya koyduğu temel esaslar, temel bakış açısı bu konuda bizleri cesaretlendiriyor. “ABD olarak biz dinleyeceğiz” diyorlar. “Biz danışacağız, istişare edeceğiz” diyorlar ve “ortaklarımızla müttefiklerimizle yakın çalışacağız, daha yakın bir işbirliği içerisinde olacağız” diyorlar. Bugün yeni yönetim işbaşına geldikten bu yana bir ay beş gün oldu ve bu kısa süre içerisinde biz bunun izlerini açıkçası görüyoruz. Bu 35-36 günlük kısa süre içerisinde pek çok temasımız gerçekleşti kuşkusuz. Sayın Obama’nın Başbakanımızı, Cumhurbaşkanımızı telefonla araması, yaptıkları içerikli görüşmeler önemliydi. Sayın Clinton’la benim göreve geldikten sonra yine iki ayrı telefon görüşmem oldu. Ayrıca Başkan Yardımcısı Biden’le, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jones’la, Pakistan-Afganistan’dan Sorumlu Temsilci Holbrooke’la yüz yüze uzunca görüşmelerim oldu ve bu akşam da Ortadoğu Özel Temsilcisi daha doğrusu Ortadoğu Barış Sürecinden Sorumlu Özel Temsilci Sayın Mitchell’i, Senatör Mitchell’i Ankara’da misafir edeceğiz. Bütün bu temaslarda her iki ülke de birbirine verdiği değeri, önemi vurguladı. Bunu biz önemsiyoruz, yani biz ABD’nin bölgemizdeki ağırlığına, önemine, etkisine değer veriyoruz. Yapabilecekleri çok şeyler olduğuna inanıyoruz. Ancak ABD’nin Yeni Yönetimi de Türkiye’nin bölgesindeki etkinliğine ve bölgesindeki lider pozisyonuna hem saygı gösteriyor, hem de beraber neler yapabilirizin arayışı içindedir. Bu sadece bölge için değil, biliyorsunuz, Sayın Clinton geçen hafta Asya’daydı ve Asya’da yaptığı temaslarda, dört ayrı ülkede yaptığı temaslarda da durum aynıydı. Son yaptığımız telefon görüşmesinde Asya’daki temaslarında da yine hep istişare ve işbirliği odaklı bir temas trafiği içerisinde olduğunu aktardı.

Bizim bu çok geniş coğrafyada, çok geniş ortak gündemde ABD ile birlikte elde etmek istediğimiz sonuçlar, görmek istediğimiz tablo aslında tamamen aynıdır. Sözlerimin başında bahsettiğim o değerleri, ilkeleri, idealleri Dünya’nın her yerinde anlatmak, bunların o bölgelerde gelişmesini sağlamak, istikrar, güven, barış nihai hedeflerdir. Ara ara bu hedeflere ulaşma konusunda hangi yolun, hangi yöntemin izleneceği konusunda kuşkusuz görüş ayrılıklarımız olabiliyor. Bu da gayet doğaldır, ancak şu son beş-altı yıldır özellikle bizim bölgemizde uyguladığımız politikalarda, netice almak açısından baktığınızda, Türkiye’nin yaptığı açılımların doğru açılımlar olduğunu bugün artık herkes teslim etmektedir. Hatırlayacak olursanız, bir Suriye açılımı yaptık biz. Çok eleştirildi zamanında. “Bütün dünya, uluslararası toplum izole ederken Suriye’yi siz niye bunlarla konuşuyorsunuz?” denildi. Hâlbuki biz şunu görüyorduk: Ortadoğu’da pek çok sorunun çözülebilmesi için o ülkenin işbirliğine ihtiyacımız var. Yine bazı temaslarımızda, bazı görüşmelerimizde eleştiriler aldık zamanında. “Niye bunları yapıyorsunuz?” diye. Biz bölgemizdeki sorunların çözümü için temel aracın, temel yöntemin diyalog olduğunu düşünüyoruz. Bölgemizdeki pek çok sorun, hangisini ele alırsanız alın, bunun gerginlikle, izolasyonla, tecritle hatta bunun ötesinde askeri operasyonlarla çözülebileceğine inanmıyoruz. Ve istişare odaklı, diyalog odaklı yaklaşımımızın zaman içerisinde karşılık bulduğunu ve çözüme ulaşma açısından da bize gerçekten önemli açılımlar sağladığını da fiilen görüyoruz.

Türkiye’nin kuşkusuz, farklı bölgelerde uyguladığı politikalar, Balkanlar’a bakış açısı, Kafkaslarla ilgili yaptığı girişimler, Ortadoğu’daki açılımları bütün dünyanın dikkatini çekiyor. Geçtiğimiz Ağustos ayında, Rusya ile Gürcistan arasında savaş başladığında, biz savaşın dördüncü günü akşamı Moskova’daydık. Sayın Başbakanımızla beraber oturduk, Rus liderlerle bunun neden yanlış olduğunu, bu sorunun çözümü için nasıl yaklaşılması gerektiğini konuştuk kendileriyle. Yine aynı şekilde, İsrail’in Gazze’ye başlattığı operasyonlarda da, yine ilk tepki veren, ilk müdahale eden ülkelerden birisi biz olduk. Bunun yanlış olduğunu, bu şekilde bir sonuç alınamayacağını açıkça söyledik. Bizim dış politikada uyguladığımız en önemli ilkelerden bir tanesi gizli bir gündemle yaklaşmamaktır. Bir işin doğrusu neyse onu konuşuruz. Birisine farklı, diğerine farklı mesajlar vermemek zorundayız. Herkese mavi boncuk dağıtmamak, doğruyu açık bir şekilde her yerde söylemek. Ve biz belli ilkeler, belli prensiplerle hareket ettikten sonra, uluslararası hukuk dedikten sonra, açıkçası korkacak hiçbir şeyimiz yok. Temel insan hakları dedikten sonra, demokrasi dedikten sonra korkacak hiçbir şey yok. Eğer bir bölgede, bir ülkede, halkın iradesi önemli diyorsak, halkı anlamak önemli diyorsak, burası ister Gazze olsun, ister Afganistan olsun, ister Pakistan olsun, bunu açık yüreklilikle söylüyorsak, çözümün ancak öyle olacağına inandığımız için söylüyoruz. Çünkü halkı kazanmadan, halkın aklını, kalbini kazanmadan çözümlerin çok zor olacağına inanıyoruz. Tepeden inme çözümlerin hiçbir bölgeye fayda getirmeyeceğine, kalıcı olmayacağına inanıyoruz. Ve bu çerçevede de dış politikamızı yürütüyoruz.

Türkiye’nin kuşkusuz bu geniş coğrafyayla yakın ilişkisi var ancak bir yandan da Türkiye’nin kendi içinden geçtiği bir reform süreci var. Bu da çok önemli bir süreç, bu da bütün Dünya’nın yakından izlediği bir süreç. Belki anahatlarını Avrupa Birliği katılım sürecinin çizdiği, ama sahibinin bizim olduğumuz ve günlük hayatımızın pek çok yönünü kuşatan, ancak Türkiye’yi de son yıllarda özellikle ciddi bir siyasi, sosyal ve ekonomik bir transformasyondan geçiren bir süreç. Bu sürecin de dış politikamızda çok önemi var. Çünkü Türkiye kendi içinde ne kadar başarılı olur ise dışarıda tezlerini, duruşunu o kadar kolay kabul ettirebiliyor. Türkiye’nin elde etmiş olduğu ekonomik başarı, Türkiye’nin demokratikleşme alanında göstermiş olduğu başarı, bizim elimizi dışarıda da güçlendiriyor. Konuşurken tecrübeler geçirmiş ve başarılı olmuş bir ülke olarak söylediklerimiz daha etkili oluyor kuşkusuz. Özellikle son yaşadığımız küresel kriz, önce bir finans krizi olarak başlayan daha sonra ekonomik krize dönüşen ve açık tüm ekonomileri etkileyen bu kriz kuşkusuz Türkiye’yi de etkilemektedir. Belki tamamen dışa kapalı, tamamen tecrit olmuş ekonomiler haricinde bu krizden etkilenmeyen bir ülke de yok. Özellikle bu krizin kaynağının başta ABD olmak üzere gelişmiş ekonomiler olduğunu düşündüğümüzde de bunun da özellikle iş dünyasına, sizlere kuşkusuz yansımaları önemli bir gündem maddemiz.Kriz 2009’da kesinlikle önemli bir gündem maddesi olacak. Belki birkaç yıl daha bunun izlerini hep konuşacağız, tartışacağız.

İşte Türkiye’nin zamanında yapmış olduğu bu reformlar, bugün bizim göreceli olarak bu krizden daha az etkilenmemize yardımcı olmaktadır. Bugün Avrupa’da bankacılık sektörüne destek vermek zorunda kalmayan, yeni garantiler, yeni uygulamalar başlatmak zorunda kalmayan birkaç ülke varsa onlardan birisi Türkiye’dir. Bu, zamanında alınan tedbirlerin ve finans sistemimizi A’dan Z’ye adeta yeniden yapılandırmamızın da olumlu bir sonucudur. Ki sizler de o dönemde yakından takip etmişsinizdir. Gerçekten de 2004, 2005, 2006 yılları, bizim sadece kamu sektörünün değil aynı zamanda finans sektörümüzün de yeniden yapılandırıldığı yıllardır. Pek çok satınalma olmuştur, birleşme olmuştur, yeniden sermeyalendirilmiştir bankalarımız, bilançoları daha güçlü hale getirilmiştir. Olası dalgalanmalara karşı ve o günkü alınan tedbirlerin bugün mutlaka olumlu yanını hep beraber görüyoruz. Bu krizin etkilerinin tek başına ülke ülke alınacak tedbirlerle de azaltılamayacağını düşünüyorum. Yani ülkeler münferit tedbirlerle belki bir noktaya kadar giderler ama global bir yaklaşım olmadıktan sonra bu krizin etkilerinin azaltılması ve benzer krizlerin önlenmesi de mümkün olmayacaktır. İşte bu nedenle biz bu G-20 toplantılarını önemsiyoruz. İlk Vaşington’da yapılan, ikincisi biliyorsunuz Nisan ayının başında Londra’da yapılacak bu toplantılarda uluslararası dayanışma, atılacak adımların koordinasyonu konuşulacak. Bu çok önemli. Koordine edilmiş adımların beraberce atılması bu krizin en az hasarla atlatılması aşçısından önem taşıyor. Uluslararası yeni bir mimariden sık sık bahsediliyor biliyorsunuz bu günlerde. Hiçbir ülkenin dışında kalmadığı, hiçbir ülkenin “ben çok büyüğüm, ben bunun dışındayım, ben özelim” demediği bir mimarinin mutlaka uygulamaya geçmesi gerekiyor. İlk G-20 sonuçlarında ilke olarak gayet güzel açıklamalar var. Sonuç bildirgesi gayet güzel olumlu ama bunun uygulaması da büyük önem taşıyacak. Düzenleme ve denetlemede küresel bir yaklaşım, uluslararası kuruluşların yeniden yapılandırılıp günün şartlarına uygun bir felsefede, günün yaklaşımların uygun bir yapıda çalışmaları da bunun atlatılması için sorunların çözülmesi için büyük önem taşıyor. Aksi halde bunun ne kadar süreceği, bunun dibinin neresi olacağı, dibe vardığımızda orada ne kadar kalacağımız bunların hiçbirisi için bugün bir şeyler söylemek mümkün değil. Gün geçmiyor ki bir başka sürprizle, bir başka olumsuz haberle uyanmayalım, gün geçmiyor ki piyasalar çok ciddi miktarda aşağı yukarı hareketler yaşıyor ve mutlaka doğru yönetilmesi gereken ve global bir bakış açısıyla yönetilmesi gereken bir krizin içinden geçiyoruz. Kimileri bunu 1929’la mukayese ediyordu ama 1929’daki krizde bu kadar çok banka batmamıştı. Büyük miktarda bu kadar çok finansal kuruluş bu noktaya gelmemişti. Şimdi ne oldu bakıyoruz, Avrupa’da olsun, Amerika’da olsun ciddi sıkıntılar oluyor ancak devlet yardımlarıyla bu kuruluşlar yüzdürülüyor, ayakta kalıyor.

Değerli Konuklar,

Türkiye şu anda Avrupa’nın daha doğrusu Avrupa Birliğinin eğer üyesi olsaydı 6ncı büyük ekonomisi olacaktı. Bişliyorsunuz dünyanın da ilk 20’si içerisinde bulunuyoruz. Hangi kategoride hesapladığınıza bağlı olarak 16ncı, 17nci sıralardayız. Ancak pek çok tahmin gösteriyor ki 2023 yılında, yani Cumhuriyetin 100. kuruluş yıldönümünde bizim ilk 10’a girmemiz gerçekçi bir tahmin. Çünkü bizim üstümüzdeki ülkelerin büyüme hızlarına baktığımızda bizim kadar hızlı büyüyen bir ülke yok. Dolayısıyla bu önümüzdeki 10-15 yıllık süre içerisinde teker teker üzerimizdeki ülkelerden belki en az 5-6 tanesini geçip onların üzerine yerleşip ilk 10’a girme ihtimalimiz gerçekten büyük görünüyor. İşte bu noktadan baktığımızda yani daha bugün dünyanın 16ncı, 17nci büyük ekonomisi olan Türkiye’yle ABD’nin, dünyanın en büyük ekonomisi olan ülkenin aralarındaki ekonomik ilişkilerine baktığımızda gerçekten rakamlar hiç iç açıcı değil. Yani kendi başına baktığımızda geçen sene 16 milyar dolar gibi bir ticaret hacmi belki geçmişe göre iyi sayılabilir ama bu iki önemli ülke arasındaki ticaret hacminin, karşılıklı yatırımların mutlaka çok daha iyi noktalara gelmesi gerekiyor. Yine yatırımlar açısından baktığımızda bize doğrudan sermaye girişi oldukça yüksek seyrediyor. Ancak, Türkiye’ye giren doğrudan sermayenin % 80’i AB’den geliyor. Yani ABD’den gelen doğrudan sermaye oranı da henüz çok iç açıcı noktalarda değil. Güzel örnekler var, güzel başlangıçlar var, ama potansiyelin yanında gerçekten biz bu rakamları da geride görüyoruz ve bu noktada da beraberce yapılacak çok şey olduğuna inanıyoruz.

İkili ilişkilerimiz açısından, Türkiye ile ABD arasındaki ikili ilişkiler açısından beklentimiz gerçekten son derece olumlu. Yani önümüzdeki dönemde çok daha iyi bir noktaya varacağımızı, ortak işbirliği alanlarımızı genişleteceğimizi ve kazan-kazan sonuçları elde edecek şekilde işbirliğimizi çok daha farklı bir noktaya götüreceğimize içten inanıyorum. Özellikle bölgesel sorunların çözümü konusunda da beraber yapabileceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.

Bugün yine yeni yönetimin en önemli gündem maddeleri arasında Afganistan –Pakistan konusu var. Her iki ülke de Türkiye’nin çok yakın dostluk ilişkilerinin olduğu, halktan halka özellikle çok özel duyguların beslendiği ilişkiler. Ve biz Afganistan ile Pakistan arasındaki sorunların giderilmesi için çok şey yaptık, çok uğraştık. Zirveler düzenledik, biliyorsunuz geçenlerde yine iki Cumhurbaşkanını burada İstanbul’da görüştürdük. Bu noktada yine doğru adımlar atıldığı takdirde Afganistan’daki sorunların da çözülebileceğine inanıyoruz. Bunu özellikle ifade etmek istiyorum, çünkü önümüzdeki dönemde belki Amerikan dış politikasında Irak’tan Afganistan’a doğru bir ilgi kayması ister istemez göreceğiz, çünkü Irak’ta işler nispeten düzeliyor, güvenlik nispeten sağlanıyor. Artık Irak’ta demokrasi az çok çalışmaya başladı diyebiliriz. Geçen yerel seçimler fena geçmedi. Katılım belki biraz düşüktü ama fena geçmedi. Dolayısıyla o bölgenin hele hele şöyle bir komşularına baktığımızda Afganistan, Pakistan’ın bir tarafında İran var, öbür tarafında Hindistan var, kuzeyinde Orta Asya Cumhuriyetleri var. Nereden bakarsanız bakın son derece önemli bir bölgede güvenliğin sağlanması, istikrarın sağlanması küresel istikrar ve güvenlik açısından da son derece önemli olacak diye düşünüyoruz.

Bütün bu geniş perspektifte Türkiye’nin yeni açılım alanlarına belki değinmekte fayda görüyorum. Özellikle son bir yıldır, bir buçuk yıldır neler yaptık, ki bütün dünyada da ses getiren önemli açılımlardır bunlar.

Kıbrıs süreci biliyorsunuz yeniden başladı. Kıbrıs’ta şimdi yeni bir müzakere ortamı var. Yine Türkiye’yle Ermenistan arasında bir diyalog süreci var. Daha önce yoktu. Ve bu süreç iyi işleyen bir süreç. İlişkilerin normalleşmesini hedefleyen bir süreç. Ve bu hedefe doğru da şu anda ilerlemekteyiz.

Yine bu dönemde Afrika ile alakalı önemli kararlarımız oldu. 15 tane yeni Büyükelçilik açmaya karar verdik biliyorsunuz. Bunlar özellikle Sahraaltı Afrika’yla ilgili. Şu anda uluslararası işbirliği ve kalkınma yardımı sağlayan kuruluşumuz TİKA’nın 37 Afrika ülkesinde yaptığı projeler var. Kalkınma projeleri, sağlık eğitim projeleri. Yani Büyükelçiliğin olmadığı ülkelerde bile şimdiden TİKA’yı devreye sokmuş durumdayız.

Hindistan’la ilişkilerimizde yeni bir sayfa açtık. Bu da son derece önemlidir. Benim geçen sene Şubat ayında yaptığım ziyaret 30 yıldan sonra Hindistan’a gerçekleştirilen ilk Dışişleri Bakanı ziyaretiydi. Ardından hemen Sayın Başbakanımızın ziyareti oldu ve Hindistan’la olan ilişkiler de artık normal bir sürece girmiş durumdadır. Bunun da şimdi çok faydasını görüyoruz. Özellikle Pakistan-Hindistan arasındaki sorunların yaşandığı bu dönemde her iki ülkeyle de çok rahat konuşup çok rahat ilişki kuran, ilişki kurabilen bir ülke haline geldik. Hindistan’da dört tane yeni Başkonsolosluk açmaya karar verdik. Mumbai şu anda devreye girmiş durumdadır. Haydarabat, Cenai ve Kalküta da yakında devreye girecek.

Bütün bu çabaların sonucunu belki geçen sene Ekim ayında yaşadığımız bir oylamayla bir test etmiş olduk. Yani biz bu kadar çabayı gösteriyoruz ama Dünya Türkiye hakkında ne düşünüyor? Dünya’nın Türkiye algılaması nasıl? Bu da, BM Güvenlik Konseyi’yle ilgili oylamaydı. Ekim ayında yapılan oylama. Bu oylama gizli oylama dolayısıyla hangi ülkenin kime oy verdiğini bilmek mümkün değil. Türkiye adına oyu ben kullandığım için iyi biliyorum, pusula nasıl, nereye nasıl yazılıyor. Bizzat yazıyorsunuz ülkenin adını, çoktan seçmeli de değil, illa elinizle o ülkenin adını yazacaksınız, kartı sandığı atacaksınız. Bu ancak o ülkelerin gönlünü kazanmakla mümkün. Gerçekten ikna olmaları gerekir. Aldığınız yazılı taahhüt bile çoğu zaman bir şey ifade etmiyor. Bizzat şahit oluyoruz, bir ülke bütün ülkelere yazılı taahhüt vermiş. Bakıyorsunuz, yan yana getirdiğinizde anlıyorsunuz, bu mümkün değil. Şimdi dolayısıyla bu gerçekten gönülleri kazanmayla ilgili bir oylamaydı. Ve 192 tane üyesi var biliyorsunuz Birleşmiş Milletler’in. Biz bu ülkelerin 151 tanesinin oyunu aldık, yani yaklaşık % 80’e tekabül ediyor. Ve bu oran Afrika’da da yüksekti, Asya’da da yüksekti. Pasifik Ada ülkelerinde de böyleydi, Avrupa’da da öyleydi. Yani oranın düşük olduğu coğrafya yoktu. Dolayısıyla yaptıklarımız, çalışmalarımız gerçekten Dünya’nın dört bir köşesinde karşılık buluyor, takdir ediliyor, Türkiye’nin bu duruşu, Türkiye’nin ortaya koyduğu ilkeler, savunduğu değerler karşılığını buluyor.

İlginize ve katıldığınız için teşekkür ediyorum.


SORU-CEVAP BÖLÜMÜ

Irak’la başlayım müsaade ederseniz. Irak’la olan ilişkilerimizde en sorunlu konumuz biliyorsunuz bölücü terör örgütünün oradaki varlığıdır. Onunla alakalı da açılımlar oluyor, gelişmeler oluyor. Bizim kuşkusuz dönem dönem yapmakta olduğumuz operasyonlar var ama bunun haricinde de başka enstrümanları da biz tümüyle devreye sokmuş durumdayız. Bunun iki ülke arasındaki ilişkilerin gündeminden hızla çıkması ve ilişkilerin hızla normalleşmesinden hem Türkiye hem de Irak büyük çıkar sağlayacaktır diye düşünüyorum. Ama öte yandan da ekonomik ilişkilerimiz biliyorsunuz gayet iyi. Kuzey dâhil olmak üzere sahada yapılacak pek çok şey var. Irak’ın kendi içinde yapacağı bazı yasal düzenlemeler gelir paylaşımı, hidrokarbon meselesi, özellikle enerji konusundaki ilişkilerin yoğunlaşması için kendi yasal düzenlemelerini tamamlamaları önemli bir aşama olacaktır. Onu bir bakıma bu sene biraz gözleyeceğiz. Biz de konuşuyoruz bütün partilerle, gruplarla, yasal düzenlemeler için. Yoğun bir çaba var. Burada bizim için önemli olan Irak’ın bağımsız bir ülke olması, egemen bir ülke olması ve Irak’ın toprak bütünlüğünü ve siyasi birliğini koruyor olması. Bunu sağlamak için Irak’ın gerçek anlamada bağımsız ve egemen bir ülke olmasını sağlamak istiyoruz, elimizden gelen her türlü desteği veriyoruz. Oradaki demokrasinin derinleşmesi için elimizden gelen desteği veriyoruz ve Irak’ta etnik ya da mezhep çizgilerinden hatlarından çıkacak sıkıntıları da önleyebilmek için katılımcı bir demokrasinin önem taşıdığını düşünüyoruz. Demokrasinin derinleşmesi için de Irak’ta elimizden gelen her türlü çabayı gösteriyoruz.

ABD’nin Irak’taki askeri varlığını tedricen azaltmasıyla ilgili geçen sene SOFA Anlaşması yapıldı. Aralık ayında Irak Parlamentosu bunu kabul etti. Haziran sonuna kadar şehirlerde toplanacak askeri unsurlar 2011 sonuna kadar da artık iyice azaltılacak. Plan bu şekilde. Bunu gerçekleştirirken ABD’nin Türkiye’den olabilecek taleplerini biz her an görüşmeye hazırız. Ve bu konudaki desteğimizi yardımımızı da açıkçası vermek isteriz. Ama kuşkusuz bunun modaliteleri zamanı, detayları, karşılıklı konuşulup görüşülmesi gereken konulardır. Bunları da talep geldiğinde mutlaka yaparız, konuşuruz.

Afganistan’la alakalı konu kuşkusuz güvenlik sözkonusu olunca askeri enstrümanlar önemli. Yani orada belli miktarda askeri varlık önemli. Ayrıca Afganistan’ın kendi güvenlik ve savunma sistemlerini oluşturuncaya kadar, sayı olarak teçhizat olarak tam donanımlı bir ordusuna ve iç güvenlik birimlerine Afganistan sahip oluncaya kadar dış desteğe Afganistan’ın ihtiyacı var. Bu bir gerçek. Ancak bunun tek başına yeterli olacağını da düşünmüyoruz. Afganistan’da çözümün sonunda mutlaka siyasi bir çözüm olacağını düşünüyoruz. İnsani yardımların, kalkınma programlarının son derece önemli olduğunu düşünüyoruz. Yani direkt halka yansıyan adımların atılmasının çok önemli olacağını düşünüyoruz. Türkiye olarak biliyorsunuz bizim şu an orada inşaatını bitirdiğimiz 43 tane okul var. Şu anda 110 kadın öğretmenimiz Afganistan’daki okulda ders veriyorlar. Sadece kızlar için okullar açtık biliyorsunuz. Şu anda Kabil’deki okulda 1600 tane öğrenci okuyor. Ben Ekim ayında gittiğimde Akça’da okulun açılışını yaptım. O da sadece kız öğrenciler için yapmış olduğumuz bir okul. Buradan Milli Eğitim Bakanlığı’ndan öğretmeni gönderiyoruz, teçhizatlarını gönderiyoruz ve orada eğitim veriyorlar. 10 tane sağlık tesisimiz var. Bizim askeri birliğimizin içinde sağlık tesisi var, askeri birliğimizin kapısı halka açık. Afganistan’daki güvenlik ortamını düşünün, yani askeri konvoylara 50 metreden fazla yaklaşana ateş ederiz diye işaretlerin olduğu bir şehirde bizim askeri birliğimizin kapısı halka açık. Orada kadın subay doktorlarımız var. Günde 100-150 hastayı tedavi ediyoruz. Haftada 5-6 tane ameliyat yapıyorlar. Yani oradaki halkla bütünleşmek, halkı kazanmak Afganistan’daki mücadeleyi kazanmanın temel unsuru olacak diye düşünüyoruz ve bütün çalışmalarımızı biz o yönde yoğunlaştırıyoruz. Öte yandan Afganistan’ın kendi kapasitesini oluşturmasıyla da alakalı polis eğitimi, subay eğitimi veriliyor. Çalışmalarımızda bunları da çoğaltmaya hazır olduğumuzu biz zaten Afgan yetkililerine bildirdik. Orada Polis Eğitim Merkezimiz var. Subaylara, polislere hem orada eğitim veriyoruz, hem de buraya getirip eğitiyoruz.

Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına dönüşüne gelince şimdi biz NATO’nun güçlü bir ittifak olmasını istiyoruz, güçlü bir NATO’nun bölgemiz için dünya için önemli olacağını düşünüyoruz. Dolayısıyla bütün NATO üyelerinin tam üye olması bizim arzu ettiğimiz bir tablo. Öte yandan Fransa’nın dönüşüyle alakalı henüz modaliteler belli değil, kendileri de fazla bir açıklama da yapmıyor. Henüz ortaya konan somut unsurlar da yok. Bunların da kuşkusuz konuşulması gerekiyor. Yani bu modalitelerin konuşulması gerekiyor. Orada bir kuşkusuz al-ver süreci olacaktır NATO ile Fransa arasında. Bu konuda da biz görüşmeye konuşmaya hazırız.

Avrupa Birliği vize konusu ABAD kararına gelince, bu kuşkusuz olumlu bir gelişmedir. Yani vatandaşlarımızın açmış olduğu bu davanın olumlu bir şekilde neticelenmesi güzel bir gelişmedir. Ancak bunun henüz yargı süreci tamamlanmamıştır. Bu sürecin öncelikle tamamlanması gerekmektedir. Gerekçeli kararın açıklanması, bunun incelenmesi gerekmektedir. Kuşkusuz bu vize konusunda önemli bir gelişmedir. Ancak bunun günlük hayata ne zaman nasıl yansıyacağı hakkında değerlendirmeler yapmak için biraz erken. Kapsamlı bir değerlendirme şu anda yapılıyor. Dediğim gibi özellikle dava sürecinde öncelikle bir tamamlanıp kesin sonucun yerel mahkemede de, ülke içindeki mahkemede de alınması gerekiyor.

İlginiz ve dikkatiniz için tekrar teşekkür ediyorum.