#

Bakanlığı Takip Edin:

Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Büyükelçiler Konferansı Açış Konuşması, 15 Temmuz 2008, Bilkent Otel ve Konferans Merkezi



“Küresel Eğilimler ve Türk Dış Politikası”

Çok Değerli Büyükelçiler,
Değerli Konuklar,
Hanımefendiler, Beyefendiler,

Bakanlığımız tarihinde ilk kez düzenlenen Büyükelçiler Konferansı vesilesiyle sizlere hitap etme fırsatını bulmaktan mutluluk duyuyorum ve hepinize hoş geldiniz diyorum.

Dünyanın dört bir yanına yayılan 103 Büyükelçilik ve Daimi Temsilcilikte görev yapan Misyon Şeflerimiz bu vesileyle bir araya gelmiştir. Bu vesileyle belki yıllarca birbirini göremeyen, birbirlerinden doğrudan haber alamayan arkadaşlarımız da bu defa burada görüşme fırsatını bulmuş oldular. Bu konferansı düzenlemekteki temel amacımız, hem kendileriyle serbest bir tartışma ortamında, odaklı bir görüş alışverişine ve istişareye imkân sağlamak, hem de çeşitli konularda merkez ve dış teşkilatlarımız arasındaki eşgüdümü daha etkili ve daha verimli kılmaktır.

Türkiye, tarihi, coğrafi, kültürel ve jeopolitik konumu itibarıyla dünyada dış politika gündemi en yoğun ülkelerden birisidir. Dört gün sürecek olan Konferans sırasında, Bakanlık olarak yakından izlediğimiz tüm önemli konulara ilişkin ayrıntılı görüşmeler yapacağız, istişareler yapacağız. Konferans, dış politikamızın uygulayıcıları olan Büyükelçi ve Daimi Temsilcilerimize, görevleri sırasında edindikleri bilgi birikimi, deneyim ve perspektifleri diğer meslektaşlarıyla paylaşmaları imkânını sağlayacaktır. Bu konferansın her sene devam edecek bir geleneğe dönüşmesini gönülden arzu ediyorum.

Değerli Konuklar,

Diplomasi mesleği boşlukta icra edilmemektedir. Uluslararası ilişkilerin, çevremizde ve dünyamızda olup bitenlere ilgisiz ve kayıtsız biçimde, genel ve makro eğilimleri göz ardı eden bir yaklaşımla sağlıklı biçimde yürütülmesi mümkün değildir. Bu nedenle, sözlerimin başında, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren genel dünya koşulları hakkında kısaca bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Halen, son küreselleşme dalgasının etkilerinin olanca keskinliğiyle yaşandığı bir zaman diliminden geçmekteyiz. Küreselleşme her şeyden önce ülkeler arasındaki karşılıklı bağımlılığı eşi benzeri görülmemiş ölçüde artırmış durumdadır.

Aynı zamanda uluslararası ekonomik sorunlar, domino etkisiyle hemen tüm ülkelerde zincirleme sonuçlara yol açmaktadır.

Buna paralel olarak, dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin de giderek Batı yarıküreden Doğu yarıküreye doğru hareket etmekte olduğunu izliyoruz.
Uluslararası sistemin gelecekteki yapısına ilişkin belirsizliklerin de günümüzdeki tartışmalara damgasını vurmaya devam ettiğini görüyoruz. 21. yüzyılda dünyanın gidişatı kimilerine göre “çok kutuplu” kimilerine göre de “kutupsuz” bir sisteme geçiş yönündedir. Her halükarda, şekillenmekte olan sistem içinde, herhangi bir ülkenin sistemin tümü üzerinde tek başına hegemonyaya sahip olamayacağı anlaşılmaktadır.

Değerli Büyükelçilerimiz,
Değerli Konuklar,

Bu yüzyılda uluslararası ilişkilere hâkim olacak yeni sistemin adı ne olursa olsun, adil ve uzun ömürlü olabilmesi için ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği aslında bellidir. Bize göre, sağlıklı bir dünya düzeni, ancak çok taraflılık ve uluslararası meşruiyet temelinde kurulabilir. Şekillenmekte olan uluslararası sistem, insanlığı yeniden hasım kamplara bölmek yerine, ortak paydalar etrafında birleştirebilmelidir. Refahı eşit olarak yayabilen, insancıl ve barışçı bir dünya düzeninin kurulması yönünde aktif çaba harcamanın, gelecek nesillere karşı en büyük görevimiz olduğunu düşünüyorum.

Ancak, bu denli büyük küresel hedeflere ulaşmanın yolunun, aynı derecede güçlü küresel mutabakatlar sağlanmasından geçtiği de açıktır. Böylesine sağlam bir uluslararası dayanışma ruhunu ise ancak çok taraflı kuruluşlar ateşleyebilir. Halen bu sistemin bayrak gemisi de Birleşmiş Milletler’dir. Türkiye önümüzdeki birkaç ay içinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçildiği takdirde, barış ve refahı küresel kılmaya yönelik çabalarında işte bu idealden, bu yaklaşımlardan güç alacaktır.

Güvenlik Konseyi’ne seçildiğimiz takdirde izleyeceğimiz hareket tarzı konusunda biraz daha ayrıntı vermekte ben bu noktada fayda görüyorum. Bunlar aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası kamuoyuna açık taahhütleridir. Konsey’de temsil edilme hakkını kazandığımız takdirde özellikle şu hususlarda faal bir tutum içerisinde olacağız:

• BM reform sürecine destek vererek, kuruluşun uluslararası alanda daha etkin kılınması yönünde çaba harcayacağız.

• BM Binyıl Kalkınma Hedefleri çerçevesinde, 2015 yılına kadar dünyada yoksulluğun azaltılması ve onunla bağlantılı sorunların çözümüne yönelik uluslararası çabalara katkılarımızı daha da artıracağız.

• Uluslararası siyasi krizleri çıkmadan önlemeye çalışacak, bunun mümkün olamadığı durumlarda uyuşmazlıkların, güce başvurulmaksızın, barışçı yollardan çözümü yönünde canla başla çalışacağız.

• Hem toplumların içinde hem de ülkeler arasında görülebilen yabancı düşmanlığı, ırkçılık, ayrımcılık, hoşgörüsüzlük, aşırıcılık ve şiddet gibi tehlikeli eğilimlerle mücadelenin ön saflarında yer alacağız, farklı kültürler ve dinler arasında yeni diyalog kapıları açılmasına gayret edeceğiz.

• Dünyamızın aslında ne kadar küçük ve korumasız olduğu gerçeğinin daha iyi anlaşılması ve çevre koruma bilincinin yayılması yönünde çaba göstereceğiz.

Tabiatıyla, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi çatısı altında küresel sorunların çözümüne katkıları bu alanlarla sınırlı kalmayacaktır. Güvenlik Konseyi üyeliğinin bize yükleyeceği tüm sorumlulukların gereğini layık veçhile yerine getireceğimizden kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Bilindiği gibi, Türkiye, Birleşmiş Milletler çatısı altında dünyanın çeşitli köşelerinde yürütülen barışı koruma ve destekleme operasyonlarına da, uzun yıllardır çok önemli katkılar sağlamaktadır. Birleşmiş Milletler’e bu desteğimiz, imkânlarımız ölçüsünde daha da artırılarak önümüzdeki dönemde de devam ettirilecektir.

Güvenlik alanında NATO ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) katkılarımızı da, önem atfettiğimiz ilkeler temelinde sürdüreceğiz. NATO İttifakı, Türkiye’nin güvenlik ve savunma politikalarının önemli bir unsuru olmaya devam edecektir. İttifak’ın “açık kapı” politikası çerçevesinde üyelik kıstaslarını karşılayan yeni üyelerle genişlemesini sürdürmesinin, Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenlik ve istikrarına olumlu etkiler yapacağı kanaatindeyiz. Öte yandan, Türkiye NATO ile AB arasında işbirliğinin derinleştirilmesine de önem vermektedir. Ancak, bu ortaklığın verimli olabilmesi için, NATO’nun AB üyesi olmayan üyelerinin, daha önce sağlanan mutabakatlar doğrultusunda AGSP karar mekanizmalarına etkin katılımlarının sağlanması da gerekmektedir. Bu yöndeki çabalarımız önümüzdeki dönemde de kararlılıkla sürdürülecektir.

Değerli Konuklar,

Türkiye’nin AGSP’ye etkin katılımı konusu, Avrupa Birliği’ne katılım sürecimizle de yakından bağlantılıdır. Bu bağlamda halen yaşanan sıkıntıların temelinde, NATO ve AB’nin Avrupa ölçeğindeki üyelik profilleri büyük ölçüde örtüştüğü halde, bir NATO üyesi olarak Avrupa’nın güvenliğine önemli katkılarda bulunmaya devam eden Türkiye’nin halen AB dışında olması yatmaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin AB’ne tam üyeliğinin mümkün olan en kısa sürede gerçekleşmesi, başka alanlarda sağlayacağı sayısız yararlara ilaveten, Transatlantik bölgesinin güvenliğinin pekiştirilmesi anlamında da ilgili tüm tarafların menfaatine olacaktır.

Bu vesileyle, devlet politikamız haline gelen AB’ne tam üyelik hedefimizde herhangi bir sapma olmadığını ve bu yönde aynı kararlılıkla çaba göstermeye devam ettiğimizi de özellikle vurgulamak istiyorum.

Bununla birlikte, Avrupa Birliği’nin Türk kamuoyu nezdindeki algılamasının son birkaç yıl zarfında önemli ölçüde yıpranmış olduğu ve halkımıza bu konuda yeniden güven aşılanmasının ertelenemeyecek bir ihtiyaç haline geldiği herkesin malumudur. Bu konuda en büyük görev de Avrupa Birliği’ne düşmektedir. AB konusunda kamuoyumuzun bazı temel beklentileri var: Bunlardan birincisi bu süreçte Türkiye’ye karşı ayrımcılık ve farklı muamele yapılmamasıdır. İkincisi de Türkiye’nin üyeliği konusunda AB ülkelerinden gelen mesajların tutarlı ve teşvik edici nitelikte olmasıdır.

AB Komisyonu’nun müzakere sürecindeki desteğinden dolayı memnun ve müteşekkiriz. Ancak bu desteğin üye ülkelerce Zirve kararlarına da net biçimde yansıtılması gerekir. “Ahde vefa” ilkesi bir anlaşmanın tüm taraflarını bağlayan temel bir hukuk kuralı ise, AB liderlerinin Birliğin Türkiye ile kurumsal ilişkilerinde bu ilkeye uygun hareket etmelerini beklemek en tabii hakkımızdır.

Şimdiye kadar sayısız vesilelerle fiilen göstermiş olduğumuz üzere, bu süreçte Türkiye üzerine düşeni yapacak ve reformlarını sürdürecektir. Hükümetimizin bu konudaki kararlılığında en ufak bir değişiklik yoktur. Esasen, yapılan reformların büyük bir kısmı, uzunca bir geçmişi olan modernleşme projemizin devamı niteliğinde olup, halkımızın da talep ve beklentilerini yansıtmaktadır. Kesintisiz sürdürülecek olan reform sürecinin sonunda Türkiye’nin ulaşacağı standartların, bugün Avrupa’da tam üyeliğimize karşı görünen çevrelerin kullandıkları söylemlerin büyük bir kısmını geçersiz hale getireceğinden ve tam üyelik yolumuzu açacağından kuşku duymuyorum.

Değerli Konuklar,

Türk-Amerikan ilişkileri hem ikili düzeyde, hem de İttifak sistemi içinde köklü bir geçmişe, kapsamlı bir amaç ve çıkar ortaklığına ve sağlam bir jeopolitik zemine dayanmaktadır. Bu ilişkilerin daha geniş kapsamlı bir şekilde ekonomik, teknolojik, sosyal ve kültürel alanda zenginleştirilmesi gerekmektedir. Son dönemlerde PKK terör örgütü ile mücadelede gerçekleştirilen işbirliği ve elde edilen olumlu sonuçlar, Türk-Amerikan ilişkilerine önemli açılımlar kazandırmıştır.

Türkiye’nin, AB üyeliğine giden yolda küresel sistemdeki ağırlığını daha da artırabilmesi için, kendi çevresinde istikrarlı bir barış ve güvenlik kuşağı kurması ve bunu giderek genişletmesi gerektiğinin de bilincindeyiz. Esasen Türkiye, çevresindeki gelişmeleri izlemek ve tepki vermekle yetinmemekte, sorunların çözümüne yönelik somut adımlar atmakta ve yapıcı politikalarını yeni ve özgün açılımlarla sürdürmektedir.

İzlediği etkin politikalar sayesinde, Türkiye, son yıllarda bölgesel uyuşmazlıkların çözümüne yönelik diplomatik faaliyetler bakımından bir “merkez” olmaya başlamıştır. Lübnan’daki siyasi krizin aşılmasından, Filistin-İsrail görüşmelerine, Pakistan-Afganistan diyaloğunun geliştirilmesinden Suriye ile İsrail arasında aracılı görüşmelerin tekrar başlatılmasına kadar bir dizi konuda proaktif çabalar harcamaktayız. Türkiye, bölge ülkeleri için güvenilir bir ortak olduğunu sayısız vesilelerle kanıtlamıştır. Kazandığımız bu güven sayesinde, sorunların çözümünde bir “kolaylaştırıcı” rol üstlenmekte ve olumlu sonuçlar da almaktayız. Bölgesel ve küresel barışa katkılarımız bu anlayış temelinde devam edecektir.

Az sayıdaki ülke ile aramızda mevcut “stratejik ortaklık” ilişkisine ilaveten, bölgesel düzeyde de stratejik işbirliği süreçleri başlatmaktayız. Bölgesel ortaklarımız da Türkiye’nin uluslararası alanda etkin roller üstlenmesine önem vermekte ve bunu fiilen de göstermektedirler. Nezdinde “Daimi Gözlemci” statüsüne sahip olduğumuz Afrika Birliği Örgütü’nün bu yılın başındaki toplantısında Türkiye’yi “stratejik ortak” ilan etmesi bunun somut bir örneğidir. Körfez İşbirliği Konseyi üyesi 6 ülke ile bir stratejik diyalog mekanizmasını da ayrıca başlatıyoruz. Keza, Asya kıtasının en etkili bölgesel kuruluşu haline gelmekte olan Şanghay İşbirliği Örgütü ile de daha yakın bir çalışma ilişkisi içine girmek istiyoruz.

Türkiye’nin, ortasında yer aldığı Balkanlar, Karadeniz, Güney Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz bölgelerine yönelik yakın ilgisi, önümüzdeki yıllarda da devam edecektir. Bu bölgelerde önemli siyasi ve ekonomik girişimlere öncülük etmiş olan Türkiye, akrabalık ilişkileriyle de bağlı olduğu komşu ve yakın coğrafyalarda oynamakta olduğu yapıcı rolü önümüzdeki yıllarda daha da güçlendirmek arzusundadır. Bu çerçevede, bağımsızlık süreçlerinden itibaren kendilerine güçlü destek sağladığımız Orta Asya Cumhuriyetleriyle işbirliğimize yeni bir ivme kazandırılması da hedeflerimiz arasındadır.

Kıbrıs Türk halkının güvenlik ve refahının sağlanması ve Doğu Akdeniz’de denge ve istikrarın korunması, Türkiye’nin Kıbrıs politikasının iki ana stratejik hedefini oluşturmaktadır.

Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulmak için yapılacak girişimlere Birleşmiş Milletler’in yerleşmiş parametreleri çerçevesinde desteğimizi sürdüreceğiz.

Komşularımız arasında ilişkilerimizin problemli olduğu tek ülke olan Ermenistan ile ilgili olarak da ilişkilerde inisiyatif alan taraf konumumuzu sürdüreceğiz. Attığımız adımlar karşılık gördüğünde ilişkilerimizi arzu edilen seviyelere çıkarmak için çaba göstermeye devam edeceğiz.

Değerli Konuklar,

Dış politika alanındaki hedeflerimize ulaşabilmemiz, aynı zamanda Türkiye’nin hızlı ekonomik büyüme eğilimini korumasına ve küresel ekonomide ağırlığını artırmasına da önemli ölçüde bağlıdır. O nedenle ekonomik alandaki hedefleri en az siyasi alandaki hedefler kadar önemli ve öncelikli görüyorum.

Türkiye’nin küresel ekonomik sistem içindeki yerini pekiştirirken, aynı zamanda dışa açık olmanın getirebileceği bazı olumsuz etkileri de en aza indirmeye çalışmamız gerekmektedir. Yeni küresel krizlerin çıkması durumunda, bu şokları en az zararla atlatmamıza imkân sağlayacak bir ekonomik yapıya sahip olmamız yaşamsal önemdedir. Bu da, Türkiye’nin yüksek katma değer üretebilen ve yüksek rekabet gücüne sahip bir ekonomi haline gelmesi ile mümkün olacaktır.

Esasen, ekonomik alanda önümüzdeki döneme ilişkin vizyonumuz 2007–2013 dönemini kapsayan 9. Kalkınma Planı’nda belirlenmiştir: Bu da Türkiye’yi, istikrar içinde büyüyen, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen ve AB’ne üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir ülke haline getirmektir.

Daha uzun vadedeki hedefimiz ise, Türkiye’yi 2020’li yıllarda ekonomik alanda küresel bir güç konumuna yükseltmektir. Türkiye bunun için gerekli dinamizm ve insan kaynaklarına fazlasıyla sahiptir. Nitekim gerekli yapısal dönüşümleri sürdürmemiz ve istikrarı korumamız durumunda, Cumhuriyetimizin 100. kuruluş yıldönümü olan 2023 yılında Türkiye’nin, dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmesi beklenmektedir.

Dünya Ticaret Örgütü’ne 1995 yılından beri üye olan Türkiye, küresel ekonomiyle büyük ölçüde bütünleşmiş durumdadır. İkili ve bölgesel düzeylerde kurduğumuz ekonomik ilişkiler ağı da son yıllarda giderek genişlemektedir. Komşu ve yakın çevremizdeki ülkelerle ticaretimizin toplam dış ticaretimize oranı giderek artmaktadır. 1996 yılından beri Balkanlar-Kafkaslar-Orta Doğu üçgeni içinde yer alan 11 ülke ile Serbest Ticaret Anlaşmaları (STA) imzaladık. 14 ülke veya çok taraflı kuruluşla STA akdine yönelik girişimlerimiz de sürmektedir. Bunlar arasında KİK, MERCOSUR ve SACU gibi önemli bölgesel kuruluşlar da bulunmaktadır. Bu çerçevede, 2010 yılına kadar kurulması öngörülen Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Bölgesinin de, bölgesel ekonomik ilişkilerimize yeni bir ivme kazandırabileceğini düşünüyoruz. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün bölge ülkeleri arasında oluşturduğu yeni dinamiklerin ve sinerjinin de bu olumlu tabloya eklenmesi mümkündür.

Kuşkusuz Türkiye’nin son beş yılda gerçekleştirmekte olduğu ekonomik ve siyasi reformlar, Türkiye’nin dışarıda görünürlüğünü çok değiştirmiştir. Özellikle siz Büyükelçilerimiz, bunu bulunduğunuz ülkelerde yakından izlemektesiniz. Türkiye, dünyanın dört bir köşesinde artık bir başarı örneği olarak anılmakta ve pek çok ülkede, pek çok çevrede takdirle karşılanmaktadır. Siyasi reformlar ekonomik reformları, ekonomik reformlar ise siyasi reformları desteklemektedir. Bunların her ikisinin de paralel bir şekilde ilerliyor olması son derece önemlidir. Türkiye’nin iyi işleyen bir demokrasi haline gelmesi, Türkiye’de temel hak ve özgürlükler konusunda uluslararası standartlara ulaşmamız, hukukun üstünlüğü ilkesinin Türkiye’de gerçek anlamda egemen olması aynı zamanda ekonomik geleceğimizin de garantisini oluşturan temel unsurlardır. Türkiye, geçen yıl sonu itibarıyla ulaştığı 659 milyar dolarlık milli gelirle dünyanın 17. büyük ekonomisidir. Avrupa Birliği’ne üye olmuş olsaydı Türkiye, bugün Avrupa Birliği’nin 6. büyük ekonomisi olacak idi. Bunun dünyanın dört bir köşesinde, sizler tarafından, Büyükelçilerimiz tarafından da sık sık vurgulanması ve Türkiye’nin ekonomik başarılarının da özellikle gündeme getirilmesi ülkemiz açısından kuşkusuz önemlidir.

Yine bu süreçte Avrupa, ABD ve komşu ve yakın ülkelerle geleneksel ekonomik ve siyasi ilişkilerimize kuşkusuz büyük değer vermekteyiz ve bu bağları daha da güçlendirmek istiyoruz. Bununla birlikte, özellikle ekonomik alandaki hedeflerimize ulaşabilmek için sadece kendi yakın coğrafyamızla yetinmememiz ve hem ufkumuzu hem de menzilimizi genişletmemiz gerektiği de açıktır. Bu nedenle, şimdiye kadar aramızdaki işbirliği potansiyelinin tam olarak değerlendirilemediği coğrafyalara yönelik açılım politikalarımız da sürecektir. Ancak bunlar AB’nin ve transatlantik bağlarımızın alternatifi değil, tamamlayıcı boyutudur.

“BRIC” ülkeleri olarak da ifade edilen Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, ekonomik potansiyelleri bakımından halen tüm dünyanın ilgisini çeken ülkelerdir. Özellikle, günümüzün en hızlı büyüme oranına sahip gelişen ülkesi durumundaki Çin, gerek büyük iç pazarı, gerek cezbetmekte olduğu dış yatırımlar ve kendi dış yatırımları itibarıyla küresel ekonominin de itici güçlerinden birisi haline gelmiştir. Bu çerçevede, Çin ve Türkiye’nin aralarındaki ekonomik işbirliğini derinleştirmelerinin her iki ülkenin de menfaatine olacağı kanısındayım.

Bu yıl Rusya en büyük ticaret ortağımız haline gelmiştir. Karşılıklı yatırımlardaki hızlı artış ve inşaat sektörümüzün Rusya’daki başarıları, bu ülke ile ekonomik ilişkilerimizin ne kadar derinleştiğini de göstermektedir.

Keza, bilgi teknolojilerindeki uzmanlığı ve eğitimli insan potansiyeliyle dikkat çeken Hindistan’la Türkiye arasında çeşitli alanlara yayılan daha yakın bir işbirliği tesisinde de büyük yarar vardır. Gerek Şubat ayında Hindistan’a yaptığım ziyaret, gerek akabinde yapılan ikili temaslar bu kanımızı daha da pekiştirmiştir. Nitekim bu ülkeye yapılan açılımların karşılıkları da hızlı bir şekilde alınmaya başlamıştır.

Buna ilaveten, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olma özelliğini koruyan Japonya ile ilişkilerimize de büyük önem veriyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın Haziran ayında bu ülkeye yaptıkları ziyaret, Japonya’nın da daha üst düzeyde bir işbirliğine istekli ve hazır olduğunu bize göstermiştir. Küresel ölçekte faaliyette bulunan belli başlı Japon firmalarının Türkiye’nin coğrafi avantajlarından daha etkili biçimde yararlanma arzusunda olduklarını bu ziyaret sırasında müşahede ettik. Bu çerçevede, özellikle yatırım ve teknoloji transferi gibi alanlarda işbirliğini giderek artırmayı hedefliyoruz.

Önümüzdeki dönemde Hindistan ve Brezilya’daki temsilciliklerimizin sayısını, kurulacak yeni Başkonsolosluklarla daha da artırmayı öngörüyoruz. Ayrıca, bölgeyle ilişkilerimize atfettiğimiz önem çerçevesinde, Latin Amerika’da yeni Büyükelçilikler açılmasına da karar vermiş bulunmaktayız.

Açılım politikalarımız içinde Afrika’ya da özel bir önem veriyoruz. 2002–2007 döneminde dünya ortalamasının üzerinde büyüyen Afrika kıtasıyla ekonomik ve ticari ilişkilerimize yeni bir ivme verilmesi için zaman ve zeminin uygun olduğunu düşünüyoruz. Hedefimiz, 2007 sonunda 13 milyar dolara ulaşmış olan kıtayla toplam ticaret hacmimizi 2012 yılına kadar 50 milyar doların üzerine çıkarmaktır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Afrika kıtasında açacağımız 15 yeni Büyükelçilik bu süreci daha da hızlandıracaktır. Kısa vadede ise, gündemimizdeki öncelikli bir konu bir ay sonra İstanbul’da yapılacak birinci “Türkiye-Afrika İşbirliği Zirvesi”dir. Afrika ile ilişkilerimizde bir kilometre taşı olarak gördüğümüz bu Zirvenin başarısına da büyük önem vermekteyiz. 53 ülkenin temsil edilmesini beklediğimiz bu zirveye çok sayıda devlet başkanı ve hükümet başkanı davet edilmiştir. Türkiye-Afrika ilişkilerinde bir ilk niteliği taşımaktadır.

Değerli Büyükelçiler,

Dünyada tarımı, sanayileşmeyi ve küresel ticareti geliştirme yönünde kaydedilen tüm ilerlemelere rağmen, yoksulluk büyük bir sorun olmaya devam etmektedir. Yeryüzündeki en yoksul 2,6 milyar insan, dünya nüfusunun yüzde 40’ını oluşturuyor. Bunun sağlıklı bir tablo olduğunu herhalde kimse iddia edemez.

Türkiye’nin en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere resmi ve özel düzeylerde sağlamakta olduğu insani ve kalkınma yardımları her yıl düzenli biçimde artmaktadır ve kamu ile özel sektör yardımlarımızın toplam miktarı 2007 yılı sonu itibarıyla yaklaşık 3 milyar dolar olmuştur. Türkiye, bu çerçevede, En Az Gelişmiş Ülkelerin geleceklerini şekillendirecek insan kaynaklarını geliştirmeye yönelik eğitim ve istihdam odaklı yardım projeleri yürütmektedir.

Gerek nakdi olarak sağladığımız insani ve kalkınma yardımları, gerek gelişmekte olan ülkelerde yaptırdığımız okul, hastane ve sağlık merkezi gibi altyapı tesislerinin sayısındaki kaydadeğer artışlar, artık uluslararası sınıflandırmalarda Türkiye’yi “yükselen donör ülke” haline getirmiştir.

Şu hususu özellikle vurgulamak isterim ki, En Az Gelişmiş Ülkelerle ilişkilerimiz zaman içinde sınırlı, kısa vadeli ve dar görüşlü hedeflere endeksli değildir. Amacımız kurmakta olduğumuz tüm yeni ortaklıkları kalıcı, istikrarlı ve uzun soluklu kılmaktır.

Değerli Konuklar,

Önümüzdeki yıllarda dış politika gündemimizde ağırlığı giderek artacak olan bir başka konu da küresel ısınma ve sonuçlarıdır. Türkiye, içinde bulunduğu yarı-kurak iklim kuşağı dolayısıyla, küresel ısınmanın olumsuz sonuçlarından ilk planda etkilenebilecek ülkeler arasında yer almaktadır. Tahminlere göre, mevcut küresel ısınma eğiliminin sürmesi halinde insanlığın ciddi varoluşsal sorunlarla karşı karşıya kalması kaçınılmazdır.

Türkiye, sanayileşmesini sürdürmekle birlikte, yüzde 1’in altındaki payıyla dünyadaki karbon salımları listesinde oldukça alt sıralardadır. Buna rağmen, yerkürenin geleceğiyle ilgili olumsuz tahminler, bizim için de ciddi bir endişe kaynağıdır. Öngörülen felaket senaryolarının önlenmesinde istisnasız her ülkeye görev düştüğünün bilincindeyiz. İşte bu anlayışla, Kyoto Protokolü’ne katılma kararını aldık.

Küresel ısınmanın sonuçları bağlamındaki bir diğer gerçek de, tatlı su kaynaklarının öneminin önümüzdeki on yıllarda giderek artacağıdır. BM Çevre Programı yetkilileri, mevcut tüketim eğilimlerinin tasarruf lehine değişmemesi halinde, 2025 yılında dünyadaki üç kişiden ikisinin susuzluk sorunuyla karşı karşıya kalacağını belirtmektedirler. Bu sonucun önlenebilmesi, suyun korunması ve idaresi konusunda dünyada kolektif bir bilincin hâkim kılınabilmesine bağlıdır. Bu bakımdan, önümüzdeki yıl Mart ayında İstanbul’da düzenlenecek ve binlerce uzmanı bir araya getirecek olan 5. Dünya Su Forumu’na da büyük önem atfetmekteyiz. Bunun İstanbul’da yapılacak olması, çevreyle olan konuların önemli bir gündem maddesini teşkil ettiği bu günlerde tüm dünyanın ilgisini kuşkusuz İstanbul üzerinde yoğunlaştıracaktır.



Değerli Misafirler,

Eskiden pek önemsenmeyen kültürler arasındaki ilişkilerin durumu ve gidişatı, şimdi dünya gündeminin en üst sıralarına yerleşmiştir. Dünya’da kültürler ve inanç sistemleri arasında işaretleri şimdiden görülen kutuplaşma yeni tehlike ve tehditleri gündeme getirebilecektir. Bunun önlenmesinde Türkiye, başka hiçbir ülkenin sahip olmadığı doğal avantajlarla merkezi bir rol oynayacak durumdadır.

Coğrafyamız ve tarihi arka planımız itibarıyla, Batı’da kodifiye edilen ve kurumsallaştırılan evrensel değerleri Doğu’ya, Doğu’nun kültürel zenginliklerini ve bazı alanlardaki hassasiyetlerini de Batı’ya ulaştırmak gibi önemli bir misyona sahibiz. Bu çerçevede, Türkiye, değişik kültür ve inanç sistemleri arasında, farklılıklar yerine ortak noktaları ön plana çıkaran, karşılıklı saygıyı kurumsallaştıran ve “ötekileştirme”yi “empati” ile ikame eden yeni bir paradigmanın yerleştirilmesine gayret etmektedir.

Türkiye ve İspanya’nın öncülüğünde kurulan Medeniyetler İttifakı Girişiminin İkinci Forum Toplantısının 2009 Nisan ayında Türkiye’de yapılacak olması, bizim açımızdan hem önemli bir fırsat, hem de bu çabalarımızın başarı ve etki derecesini ölçmemize imkân sağlayacak bir sınama niteliğindedir. Bu bakımdan, sözkonusu Forumun temel mesajları üzerinde şimdiden düşünmemizde yarar olduğu kanaatindeyim.

Başbakanımız Sayın Recep Tayip Erdoğan ile İspanya Başbakanı Sayın Zapatero’nun eşbaşkanlığında başlatılan ve bütün dünyada geniş yankı bulan bu girişim artık bir BM girişimi haline gelmiştir. “Dostlar Grubu” adıyla bir grup kurulmuştur ve anılan grup üyeleri listesine konuyla ilgilenen ülkeler ve uluslararası kuruluşlar kaydolabilmektedir. Şu anda 80’in üzerinde ülke ve uluslararası kuruluş Medeniyetler İttifakı’nın “Dostlar Grubu” içerisinde yerini almıştır. En son Madrid Forumu’na 45 ülkenin Bakanı katılmıştır. Önümüzdeki dönemde, Nisan 2009’da düzenleyeceğimiz İstanbul’daki Foruma ise, çok daha yoğun bir katılım bekliyoruz.

Türkiye bu konuyla bağlantısı bulunan diğer uluslararası çalışmalara da etkin biçimde katılmaktadır. Son olarak Mayıs ayında Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen “Kültürlerarası Diyalog Beyaz Kâğıdı”nın hazırlanmasına önemli katkılarda bulunduk. Keza, İslam Konferansı Örgütü’nün kuruluşundan bu yana ikincisi olan, Yeni Şartı’nın, demokrasi, şeffaflık, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hesap verilebilirlik ve cinsiyet eşitliği gibi evrensel değerleri daha iyi yansıtacak bir içerik kazanmasında Türkiye’nin harcadığı yoğun çabaların önemli rol oynadığının da özellikle altını çizmek isterim. 57 ülkenin ortaklaşa kabul etmiş olduğu bu “Yeni Şart” aslında, İslam Konferansı Örgütü ülkelerinin önümüzdeki dönemde belki kendi içlerinde yaşayacağı değişim süreçlerine Türkiye’nin katkısını da somutlaştırmıştır. Bu gelişmeler, aslında insanlığı birleştiren noktaların ayıran noktalardan çok daha önemli ve fazla sayıda olduğunu da göstermektedir.

Kültürel alanda dış politikamızın önceliklerinden biri de yurtdışındaki Osmanlı/Türk kültür mirasının korunmasıdır. Buna paralel olarak, çeşitli şiveleriyle dünyada yaklaşık 200 milyon kişinin konuştuğu Türk dilini küresel bir iletişim aracı haline getirme yönünde çaba harcamalıyız. Diğer ülkelerde açılacak Türk kültür merkezleri, araştırma enstitüleri, Türk kürsüleri ve okullar bunun kilometre taşlarını oluşturacaktır. Yoğun çabalarımız sonunda İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi önemli bir fırsattır.

Tanıtım alanında belki en çok ağırlık vermemiz gereken konu turizmdir. Ülkemizi ziyaret eden turistler bizim fahri kültür elçilerimizdir. Ülkemizi daha fazla turist ziyaret ettikçe, Türkiye’nin bazı ülkelerde haksız biçimde maruz kaldığı yanlış imaj sorunu da zaman içinde kendiliğinden gündemden düşecektir.

Esasen Türkiye’nin dünya turizm pazarındaki payı da gittikçe büyümektedir. Nitekim 2007 yılında 21 milyondan fazla turist ağırladık ve turizm gelirleri bakımından dünyada 7. sıraya yükseldik. Bu yıl ise 25 milyonun üzerinde turisti Türkiye’ye çekmeyi hedeflemiş durumdayız. Öngördüğümüz turizm seferberliğinin başarısında, dış temsilciliklerimizin de önemli rol oynayacağını bu vesileyle vurgulamak istiyorum.

Değerli Konuklar,

Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızı bulundukları ülkelerle Türkiye arasındaki siyasi ilişkilerin en sağlam teminatı, kültürel alanda doğal bir dostluk köprüsü ve ekonomik alanda da işbirliğini derinleştiren aktörler olarak görmekteyiz. Ancak vatandaşlarımızın çoğu zaman kendilerinden kaynaklanmayan önemli sorunlarının da bulunduğu göz ardı etmemeliyiz. Bunların temelinde, çoğunlukla kültürel unsurların yattığı da bir gerçektir.

Buna paralel olarak, nüfus artış oranları abartılmak veya düpedüz yanıltıcı veriler kullanılmak suretiyle, Avrupa’daki göçmen toplulukları hakkında bazı endişe ve korkuların suni biçimde körüklenmekte olduğunu da biliyoruz. Bu süreçte, ne yazık ki, göçmen toplulukların, sık sık, iç siyasi tartışmaların veya seçim kampanyalarının da önemli unsurlarından biri haline getirildiğini görmekte ve bunu üzüntüyle karşılamaktayız. Objektif, dürüst araştırmalar aslında Avrupa’daki göçmen kitlelerle ilgili vehimlerin son derece yersiz olduğunu da ortaya koymaktadır.

Bu meyanda, Türkiye olarak biz, vatandaş ve soydaşlarımızın çalıştıkları veya vatandaşlığına geçtikleri ülkelere başarıyla uyum sağlamalarına, katılımcı bir anlayışla toplumsal yaşamın tüm alanlarında etkin roller üstlenmelerine büyük önem vermekteyiz. İçinde yaşadıkları toplumun dilini iyi konuşan, çalışan, üreten, istihdam yaratan, vergi veren, yasalara saygılı bireyler olarak Avrupa’da yaşayan vatandaş ve soydaşlarımızın Avrupa kültürüyle uyumlu olduklarını her vesileyle göstermeleri büyük önem taşımaktadır. Bunu yaparken benliklerinin ayrılmaz parçası olan öz değerlerini de korumak kuşkusuz onların en doğal haklarıdır.

Çağdaş teknolojileri etkili biçimde kullanarak konsolosluk hizmetlerinin sürat ve kalitesinin artırılması, yurtdışındaki vatandaşlarımıza yönelik politikamızın temel hedefleri arasındadır. Konsolosluk hizmetlerini büyük ölçüde elektronik ortama aktarmış bir ülke olarak bu alanda öncü rol de oynamaktayız. Ancak, sistemin veriminin artırılabilmesi bakımından, “e-konsolosluk” ve “konsolosluk çağrı merkezi” gibi imkânların vatandaşlarımızca daha yaygın biçimde kullanımının teşviki konusunda dış temsilciliklerimizce yeni bir hamle yapılmasında da doğrusu yarar görmekteyim.

Bu çerçevede, yurtdışında okuyan Türk gençlerini de, öğrenimlerini tamamladıktan ve belirli bir iş tecrübesi edindikten sonra Türkiye’ye dönmeleri konusunda teşvik etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin kalkınma modelinin, sanayi-sonrası dünyasının gerekleriyle uyumlu hale gelmesi ve bilgi toplumuna dayanabilmesi için, dışarıya doğru “beyin göçü”nü tersine çevirmemiz şarttır. Esasen çalışabilir nüfusumuzun oranının yüksekliği, toplumun genç ve eğitimli olması ve insan kaynaklarımızın zenginliği, AB katılım sürecinde de en büyük avantajlarımız arasındadır.

Değerli Konuklar,

Günümüzde geleneksel diplomasi kavramı da önemli bir değişim ve dönüşüm içindedir. Uluslararası ilişkilerin yürütülmesinde, teknik bilgi ve uzmanlaşma giderek artan bir önem kazanmaktadır. Öte yandan, son yıllarda, hükümetten hükümete temasların yanısıra, sivil toplum kuruluşları, akademik merkezler, kanaat önderleri ve medya gibi faktörlerin de uluslararası ilişkilerin önemli unsurları arasına girdiğini hepimiz biliyoruz.

Diplomasi sanatının bir yandan kapsamı genişler ve aktörlerinin sayısı artarken, diğer yandan da uygulanma biçim ve yöntemlerinin çeşitlendiği bu ortamda, Dışişleri Bakanlığı olarak bizim de değişen koşullara hızla uyum sağlamamız zorunludur. Son yıllarda, insan kaynaklarının geliştirilmesi, uzmanlaşma, bilişim teknolojilerinin etkili biçimde kullanılması ve hizmette verimliliğin artırılması gibi alanlarda önemli adımlar attık ve çok önemli projeleri uygulamaya koyduk. Bu atılımlar devam edecektir. Bakanlığımın tüm mensupları, iletişim teknolojilerinden derinlemesine yararlanmayı, çalışma alışkanlıklarının ayrılmaz bir parçası haline getirmelidirler.

Diplomasinin toplum sathına yayıldığı günümüzde, Büyükelçilerimizin, geleneksel diplomatik temaslara ilaveten, bulundukları ülkede kamuoyunun ve sivil toplumun nabzını yakından tutmaları büyük önem kazanmıştır. Bu anlayışla, tüm Misyon Şeflerimizin, hükümet dışı kuruluşlar, akademik çevreler, medya ve şirketlerle Türkiye’deki karşıtları arasında sağlıklı iletişim ve temas kanalları açılmasında birer “katalizör” ve “kolaylaştırıcı” olarak hareket etmelerini bekliyoruz.

Bu husus, özellikle AB kamuoylarına yönelik uzun soluklu tanıtım kampanyamızın başarısı bakımından da vazgeçilmez niteliktedir. Sivil toplum diyaloğunun geliştirilmesinin, AB katılım sürecimizin de üç temel ayağından biri olduğu hatırlandığında, konunun aciliyeti ve önemi kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Değerli Konuklar,

Diplomasimizin temel görevlerinden biri de, Türkiye’yi, gelecekte uluslararası alanda meydana gelmesi muhtemel gelişmelere karşı bilinçli kılmak ve hazırlamaktır. Bu çerçevede, önümüzdeki 5–10 yıllık vadeye ilişkin somut perspektif ve hedeflere sahip olmamız, izleyeceğimiz yol haritasına ışık tutacak analitik çalışmalara ağırlık vermemiz büyük önem taşımaktadır.

Biraz önce de değindim gibi, Avrupa Birliği’ne tam üyelik, ülkemiz açısından dış politikada en öncelikli hedef olma özelliğini önümüzdeki yıllarda da koruyacaktır. Türkiye’nin katılım sürecinin önüne çıkarılabilecek engellerin bertaraf edilmesi ve diğer üyelerle eşit koşullarda tam üyeliğimizin zamanlıca gerçekleştirilmesi, çabalarımızı yoğunlaştıracağımız temel bir alandır. Bu çerçevede, katılım süreci içinde olduğumuz Birliğin, gelecek on yıl içinde nasıl bir yapıya dönüşeceği sorusu da Türkiye açısından kritik önemdedir. Dolayısıyla, diplomasimizin, dikkat ve enerjisinin önemli bir bölümünü bu konuya hasretmeye devam etmesi önemlidir.

Dış politikamızın önümüzdeki yıllarda da değişmeyecek temel amaçlarından biri de, Türkiye’nin barış, güvenlik ve istikrarının güçlendirilmesi, bunlara dışarıdan yönelebilecek tehdit ve tehlikelerin önceden saptanarak bertaraf edilmesidir. Özellikle terör örgütü PKK ile mücadelemiz kararlılıkla sürdürülecektir. Terör örgütünün sadece fiziki saldırı imkânları değil, nereden gelirse gelsin mali kaynakları da yok edilmelidir.

PKK’yla mücadele ederken komşumuz Irak’ın iç barış ve istikrarı ile toprak bütünlüğünün korunması gibi hususlara da özel önem atfetmeyi sürdüreceğimizin altını çizmek isterim. Bu bağlamda, komşumuz Irak’ın yeniden yapılanma süreci içinde önümüzdeki yıllarda ne yönde bir evrim geçireceği konusu sadece Türkiye açısından değil, tüm bölgenin istikrarı bakımından da büyük önem ve hassasiyet taşımaktadır. Irak’ın bu süreçte, ülkedeki tüm grupların hak ve menfaatlerini gözeten bir uzlaşma kültürünü geliştirmesini, iç dengelerini istikrara kavuşturmasını ve güvenlik tüketen değil, üreten bir ülke haline gelmesini hayati önemde görüyoruz.

Keza, dünyanın artan enerji ihtiyaçları çerçevesinde, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve güvenliğinin sağlanması zorunluluğu ve bu alanda yaşanabilecek krizler de, geleceğe yönelik tüm hesaplarımızda göz önünde tutmamız gereken bir faktördür. Hem kendi ihtiyacımız, hem de küresel enerji güvenliği bakımından enerji konusuna özel önem atfetmeye devam ediyoruz. Orta ve uzun vadedeki hedefimiz, enerji alanında Ceyhan Terminalini Avrupa’nın en büyük depolama ve aktarma istasyonlarından biri haline getirmektir. Mevcut ve planlanan çok sayıda boru hattı projesiyle bu yönde gerekli altyapı kurulmaktadır. Gündemdeki mega projelerden Nabucco Boru Hattı’nın bir an önce kuvveden fiile çıkarılması da başlıca hedeflerimiz arasındadır.

Temel öncelikler bakımından özel dikkat gerektirecek konulara, önümüzdeki dönemde mutlaka dikkat etmemiz gerekmektedir. Afganistan’daki gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Türkiye, Afganistan’da barış ve istikrarın sağlanması ve güçlendirilmesi için Afganistan’daki kardeşlerinin yanında olmaya devam edecektir. Öte yandan, Pakistan’daki gelişmeleri de yakından izlemekteyiz. Dost ve kardeş ülke Pakistan’ın istikrarlı ve güçlü olması hem içinde bulunduğu bölge açısından hem de dünya barışı açısından önem taşımaktadır ve bu konuda Pakistan’a olan desteğimiz güçlü bir şekilde devam edecektir.

Temel önceliklerden bahsederken, küresel ısınmanın yol açabileceği yeni sorunlara da burada değinmek istiyorum. Bu meyanda, iklim değişikliğine bağlı olarak mevcut su kaynaklarında ortaya çıkacak daralmalarla çevre koşullarındaki genel kötüleşmenin yakın çevremizde yeni çatışmaları tetiklemesi ve sınıraşan suç türlerinde artışa yol açması, güvenliğimize olası etkileri bakımından üzerinde ciddiyetle durmamız gereken bir olasılıktır.

Öte yandan, uluslararası sistemdeki yeni saflaşmaların Türkiye’ye olası etkilerinin yanısıra, küresel ekonominin ağırlık merkezindeki kaymalar ve dünya ticaretinde yaşanabilecek iniş-çıkışlardan dış ticaretimizin ne yönde etkileneceği gibi hususlar da, orta ve uzun vadede dış politikamızı meşgul edecek konular arasındadır.

Türkiye’nin bir yandan küreselleşmenin getirdiği fırsatlardan etkili biçimde yararlanırken, diğer yandan da giderek güçlenmesi beklenen bölgeselleşme eğilimini dikkate alarak, yakın çevresiyle ilişkilerini daha da ilerletme arayışı içinde olması bir zorunluluktur. Bu çerçevede, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğe paralel olarak, Türkiye’yi, hem yakın coğrafyasında hem de küresel ölçekte, üretim, yatırım, teknoloji, inovasyon, finans, enerji ve turizm gibi alanlarda bir merkez ülke haline getirmeyi amaçlamalıyız.

Bunun için bölgesel barış ve istikrarın da gerekli olduğunu biliyoruz. Ancak hızla değişen rekabetçi bir dünyada hiçbir ülke ekonomik atılım yapabilmek için siyasi alanda ideal koşulların oluşmasını beklemek lüksüne sahip değildir. Biz bu anlayışla, siyasi düzeyde sorun çözmeye, kriz yönetimine ve bölgesel istikrarı pekiştirmeye yönelik çabalarımızla, ekonomik alandaki hamlelerimizi eşzamanlı ve birbirine paralel biçimde yapmak durumundayız.

Değerli Arkadaşlar,

Ortaya koyduğum bu tablo ışığında, gerek merkez gerek dış teşkilatımızın, değişen dünya koşullarının gerekleri doğrultusunda, diplomasimizin etkinliğini daha da artırma yönündeki özverili çabalarını bundan sonra da aynı kararlılık ve maharetle sürdüreceklerinden kuşku duymuyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle, Konferansın, üretken, verimli, yeni bakış açılarını gündeme getiren ve geleceğe de ışık tutan canlı bir tartışma ve görüş alışverişi şeklinde cereyan etmesini diliyor, katılımınızdan dolayı hepinize teşekkür ediyorum. Yine diğer kuruluşlarımızı temsilen aramızda bulunan Sayın Müsteşarlarımıza ve diğer tüm yetkililerimize bu konferansın açılışına gösterdikleri ilgi ve burada bizlerle birlikte oldukları için de ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Önümüzdeki 4 günlük yoğun çalışma programının dış politikamıza, Türkiye’mize faydalı olmasını, yeni açılımlar sağlamasını gönülden diliyorum, teşekkür ediyorum.